Ağlamak ve gülmek, İslâmi kültürlerde ölçülü yaşanması öğütlenmiş iki tezat duygu. İkisi de Osmanlı dünyası için alçaltıcı durumlardı; gözyaşı yalnızca ilahi aşkla ve gizlice dökülmeli, gülmek tebessümü aşmamalıydı. Ancak kadim gelenekler ve 18. yüzyıldaki kültürel değişim, tavsiye edilenin dışında istisnai durumlar yaratmıştı ve bunlardan bazıları Osmanlı görsel tarihine nakşolundu.

 Buhârî’nin aktardığı peygamber sözü, hemen bütün Osmanlı-İslâm yas tutma geleneğinin sınırlarını belirler: “Yanaklarını döven, yakalarını yırtan ve Câhiliye âdetini sürdürenler bizden değildir”. Tirmizî’nin naklettiği bir diğeri, “Çok gülmek kalbi öldürür” manasındadır ve neşede bir tür denge hâlini salık verir. 

Bu gibi dinî öğüt ve uyarılar, Osmanlı yaşayışını da hiç şüphesiz etkilemişti. Ancak yine de ölenin ardından yüzünü yırtmak, giyimlerini parçalamak ve bağıra çağıra ağlamak gibi bazı İslâm öncesi âdetler de sürüyordu. Kanûnî’nin cenaze merasiminde siyah çullar giyilmiş, feryatlar koparılmıştı. Şeyhülislam Kemalpaşazâde’nin (öl. 1534) Yavuz Sultan Selim için yazdığı mersiyede tabiat bir insan gibi, yüzünü yırtarak, göğsünü döverek ağlıyordu. 

18. yüzyıla kadar resmedilen Osmanlı insan figürleri, genelde ifadesiz ve donuk, nadiren mütebessim ve bazen de mahzundu. Ama bu devirden sonra, yani Lâle Devri’nde (1718-1730), uzun süren savaşlardan yılmış isyankâr nakkaşlar, başlarına kötü bir şey geleceğinden korkmadan dişlerini göstererek gülebilen, besbelli kahkaha atan ilk Osmanlı tiplerini betimlediler. Muhtemelen o devirde, ağırbaşlı, sürekli ölümü düşünen ve oldukça ciddi Osmanlıların yanında, lâle bahçelerini dolaşan, zevk ve sefa süren, şakalaşan ve yüksek sesle gülebilen bir insanın da artık pekala makbul görüldüğünün kanıtıydı bu tasvirler. 

2. Bayezid’in cenazesi Sultan 2. Bayezid, oğlu Yavuz Sultan Selim tarafından 1512’de tahtından indirilmiş, emeklilik günlerini geçirmek için çıktığı Dimetoka yolunda şüpheli bir biçimde ölmüştü. İstanbul’da kendi adını taşıyan camideki cenaze merasimini gösteren bu minyatürde, koyu renk kaftanlar giymiş ve çoğunlukla siyah sarıklar takmış birkaç adam ve yukarıda ağlaşan kadınlar görülüyor. Nakkaş eğer figürlerin yanaklarındaki kırmızı tonlamalarla kendi yüzlerini paraladıklarını ima etmiyorsa, gayet vakur bir yas betimleniyor (Şükrî-i Bitlisî, Selimnâme, res. Pir Ahmed?, 1520’ler. TSMK H. 1597-98). 
2. Selim’in cenazesi 1574’te ölen padişahın cenaze merasiminin tasvirinde, sol alt köşede ellerini yüzlerine koyarak yas tutanlar, pek de tarife uygun bir ağırbaşlılık göstermiyor gibi (Seyyid Lokman, Şehnâme-i Selim Han’dan koparılmış sayfa, res. Nakkaş Osman ve Ali, 1581, Boston Güzel sanatlar Müzesi, 14.694). 
Dişleri gösteren ilk gülüş Lâle Devri’nin nakkaşlarından, sadece adını bildiğimiz İbrahim, 3. Ahmed’in oğullarının 1720’deki sünnetini anlatan Vehbî Surnâmesi’ni Sadrazam İbrahim Paşa için resimlemişti. Osmanlı minyatüründe belki de ilk ve tek olarak bir insanın dişlerini göstererek güldüğünü onun fırçasından görüyoruz. Seyirci, Bir Bektaşi’nin kap-kacak kaybetme gösterisine ya da direğe tırmanan Mısırlı göstericilerin hareketlerine gülüyor (TSMK A. 3594). 
Başkasının hüznü 1. Murad’ın Bizans ve Haçlılar üzerine çıktığı 1366’daki seferinde Bulgaristan/ Süzebolu’daki Polunya Kalesi’ni kuşatması. Nakkaş olayı betimlerken muhtemelen kendisi cariye, çocuğu kul olacak bir annenin ağlamaklı ve korku dolu yüzünü yansıtmaktan kaçınmamış (Seyyid Lokman, Hünernâme I, res. Nakkaş Osman, 1584. TSMK H. 1523). 
Levnî’nin gülen kuklası Lâle Devri nakkaşı Levnî, figürlerine ruh hâlleri kazandıran ender bir sanatkardı. Onun çizimleri arasında bolca tebessüm eden suret görsek de, nakkaş gerçek şuh bir gülüşü sadece bu acem kuklasına layık görmüş (Vehbî Surnâmesi, 1720-28, TSMK A. 3593).