10 Eylül 1598’de, Roma’ya yakın La Petrella köyündeki bir şatodan çığlık sesleri duyuldu. Bir müddet sonra Kont Francesco Cenci’nin cesedi bulunacak ve henüz 22 yaşındaki güzel kızı Beatrice, üvey annesi ve kardeşiyle birlikte, babalarını öldürtmek suçundan idam edileceklerdi. Kontun “vahşi, saldırgan, paragöz ve basbayağı iğrenç bir yaratık” olması, aile üyelerini ölümden kurtaramadı ama, Beatrice sonraki yıllarda romantizme ve bir dizi sanatçıya ilham verdi. 

Bugün Roma’ya giden turistler bir şehir turuna katılırlarsa, eski Yahudi gettosunun girişindeki Palazzo Cenci adlı Rönesans sarayının önünden geçerken, rehberlerinden güzel Beatrice Cenci’nin tüyler ürpertici öyküsünü dinleyebilirler. İki yüzyıl önce de durum farksızdı. O dönemin turistleri arasındaki Fransız ve İngiliz romantikleri, tam gönüllerine göre bir kahraman, esin perilerini uyandıracak bir öyküyle karşılaşmışlardı. İngiliz şair Shelley, The Cenci adlı bir oyun, Fransız romancı Stendhal, Les Cenci adlı bir öykü kaleme almış, böylece bu şehir efsanesi dünyaya yayılmıştı. 

Beatrice’nin resmi yapılıyor Barok ressam Guido Reni’nin ünlü portresinin Beatrice’yi temsil ettiği ve genç kadının idamından az önce yapıldığı iddiası çok yaygındı. 19. yüzyıl ressamı Achille Leonardi de bu tabloda idamdan bir gün önce, Reni’yi Beatrice’nin resmini yaparken canlandırıyor. 

Babaya karşı kadın 
Stendhal, Percy Shelley, Dumas, Artaud, ve Guerrazzi gibi romantiklere ilham olmuş olan bu portrenin Elisabetta Sirani’ye ait olduğu da söylenmişti. Sirani, 17. yüzyıl İtalya’sında yaşamış bir feminist ressamdı ve 27 yaşında öldürülmüştü. Beatrice kendi hikayesiyle, kadın hareketine de ilham verecekti. 

Aslında öykü gerçekti ve ürkütücüydü. 10 Eylül 1598’de, Roma’ya yakın La Petrella köyünde, şatodan çığlık sesleri geldiğine dair bir söylenti dolaştı. Halkın şato dediği, Kont Francesco Cenci’nin köyün dışındaki, günümüze birkaç duvarı kalmış Rocca Cenci adlı konutuydu. Dedikoduyu duyan Plautilla adlı bir kadın koşarak şatoya gitti. Evin kızı Beatrice Cenci’nin pencerelerden birinden baktığını gördü. “Ne oldu Signora?” diye seslendi. Beatrice hiç cevap vermeden donuk donuk baktı ona. Üvey annesi Lucrezia’nın ise şatonun içinde çığlıklar attığı duyuluyordu. 

Köylüler az sonra tahta bir balkonun altında Kont Francesco Cenci’nin cesedini buldu. Balkondan düştüğüne hükmettiler ama ceset yıkanırken kafasının sağ tarafında üç yara olduğu ortaya çıktı, sağ şakağında da bir parmağın gireceği büyüklükte bir delik vardı. Yıkanma işlemine tanıklık eden rahipler, Kont Cenci’nin kesici bir aletle saldırıya uğradığını, düştüğü izlenimini yaratmak için balkondan fırlatıldığını anladılar. 

İnfaz 
Kont Francesco Cenci’nin ölümünden sorumlu tutulanlar, yani kontun eşi, kızı ve oğlu, Papa’nın emriyle başları kesilerek idam edildi. 

Soruşturma hızla sonuca ulaştı. Kont Cenci, eşi Lucrezia’nın hazırladığı bir uyku ilacının etkisindeyken iki adam odasına girmişti. Kont uyanmış, adamlardan biri onu tutarkan, diğeri çekiçle sivri uçlu bir demiri kafasına gömmüştü. Sonra cesedi giydirmiş, balkondan atmış, ardından da kanlı çarşafları olduğu gibi bırakarak şatodan kaçmışlardı. Bu iki beceriksiz katil, La Rocca şatosunun kahyası Olimpio Calvetti ve kiralık katil, gitar öğretmeni Marzio Catalano’ydu. Bu ikisinin birer tetikçi olduğu, cinayeti aslında ailenin üç üyesinin, yani Kont’un karısı Lucrezia, kızı Beatrice ve oğlu Giacomo’nun planladığı ortaya çıktı. Tetikçilerden biri Olimpio dağlarda kaçak gezerken bir kelle avcısı tarafından öldürüldü, diğeri ise Roma’da Tordinona zindanında işkence altında hayatını kaybetti. Dava sırasında zaten kimse katillerle ilgilenmedi; bütün dikkat aile üyeleri, özellikle de güzel Beatrice üzerinde toplandı. 

Cinayet kurbanı, Romalıların gayet iyi tanıdığı bir şahsiyetti. Stendhal, onu Les Cenci öyküsünde kötü bir Don Juan olarak tanımlamıştı. Ama Don Juan, hiç değilse ağzı laf yapan, kadınları büyüleyen bir karakterdi; oysa Papalık kayıtları, Francesco Cenci’nin vahşi, saldırgan, paragöz, “basbayağı iğrenç bir yaratık” olduğunu gösteriyordu. Babası Cristoforo, Papalık hazinesinde yöneticilik yapmış, büyük servet edinmişti. Francesco gayrimeşru bir çocuk olarak doğmuş, babası ancak ölüm döşeğinde annesiyle evlenerek servet ve unvanını ona bırakabilmişti. Papalık, babasının zimmetine geçirdiği paralar yüzünden Francesco’dan iki kere tazminat istemişti. Francesco Roma’da kasım kasım dolaşıyor, ona buna sataşıyor, uşaklarını dövüyor, kiracılarına saldırıyordu. Sık sık hapse atılıyor, para cezalarıyla paçayı kurtarıyordu. Oğullarını o kadar ihmal etmişti ki sonunda Papa çocukların bakımını üstlenmesi için bir buyrultu çıkartmak zorunda kalmıştı. Oğullarından Rocco bir sokak kavgasında hayatını kaybetmiş, Cristoforo ise bir aşk üçgeninin kenarı olarak öldürülmüştü. Kızı Antonina’nın çeyizini ödememiş, hatta 1594’te bir çocuğa sarkıntılık ettiği için mahkum olmuş, malvarlığının üçte birini kiliseye bağışlayarak kurtulmuştu. 

Kont’un şatosu Roma’ya yakın La Petrella köyünde bulunan Kont Francesco Cenci’nin şatosunda, bugün yalnızca birkaç duvar var. 

Romalılar bütün bunları biliyorlardı. Bir de üstüne sanık olarak güzel, sarışın Beatrice ile karşılaşınca, kamuoyu günümüz medyasıyla aynı tepkiyi gösterdi. Papalığın merkezinde başka konu konuşulmaz oldu. Dava süresince aile sırları ortaya döküldü. Sanıkların avukatı Prospero Farinaccio, çok sayıda tanığı mahkemeye çıkartarak, Palazzo Cenci ve Rocca Cenci’nin aile için bir cehennem olduğunu gösterdi. 

Romantizmin ilham kaynağı Stendhal, Percy Shelley, Dumas gibi romantikleri çok etkilemiş olan Guido Reni’nin bu portresinin Beatrice Cenci’ye değil, Elisabetta Sirani’ye ait olduğu da söylenir. Sirani, 17. yüzyıl İtalya’sında yaşamış bir feminist ressamdı ve 27 yaşında öldürülmüştü. 

Calidonia adlı bir hizmetçiye göre Beatrice bir gün “yakılmak istemiyorum!” (ensest iması) diye feryat ederek babasının odasından kaçmıştı. Avukat zaten mahkemede kontun kızına tecavüz ettiğiyle ilgili sayısız imada bulunmuştu, ancak işkence altında bile konuşmayı reddederek masum olduğunu iddia eden Beatrice, bu konuda sadece üvey annesi Lucrezia’nın kendisini “göreceksin, sonunda senin de namusunu kirletecek” diye uyardığını söylemekle yetinmişti. Tecavüzün gerçekleşip gerçekleşmediği hukuken önemliydi, çünkü babasını öldürmek gibi büyük bir suçun tek hafifletici nedeni bu olabilirdi. 

Cenci ailesinin bir zorbanın elinde bitmek bilmez bir eziyet ve aşağılama yaşadığı tanıkların sözlerinden anlaşılıyordu. Örneğin Kont Cenci’nin bir çeşit uyuz hastalığı vardı. Bedeninin her tarafını sürekli olarak nemli bir bezle kaşımak gerekiyordu. Evdeki kadınların nefret ettiği bu görev, sık sık Beatrice’ye düşüyordu. Zaten Girolama adlı bir hizmetçiye göre “Signor Francesco evde sırtında sadece bir gömlekle dolaşma âdetindeydi”. Kont Cenci’nin kamçısını ikide bir şaklatma, karısını ve oğullarını aşağılama veya dövme gibi başka alışkanlıkları da vardı. 

Dava süresince cinayet kurbanı herhangi bir sempati toplamadı. Ancak bir babanın çocukları ve eşi tarafından öldürülmesi, bütün ataerkil kültürlerde olduğu gibi Roma’da da günahların en büyüğüydü. İdam kararındaki gecikme, Papa VIII. Clemente’nin karar vermekte zorlanmasına bağlandı. Kimilerine göre ise Papa, tam tersine Cenci ailesinin malvarlığına el koymak için olayı fırsat bilmişti. 

Sinemaya nasıl yansıdı? 1969 tarihli Beatrice Cenci (ya da yaygın bilinen ismiyle The Conspiracy of Torture), Cenci ailesinin içinde yaşanan cinayeti ve ardından bunun Roma Katolik Kilisesi’nde yarattığı sarsıntıları işleyen bir film. 

Sonunda 10 Eylül 1599’da Roma büyük idama hazırlandı. Giacomo, henüz 12 veya 17 yaşında olan küçük kardeşi Bernardino, Lucrezia ve Beatrice, Roma’nın en kalabalık caddelerinden Via San Celso’dan geçtiler. Yol boyunca zavallı Giacomo’nun çıplak bedenine kızgın penslerle yapılan işkence devam etti. Nihayet Castel Sant’Angelo meydanındaki idamlar için kurulan platforma çıktılar. Genç Bernardino ölümden kurtulmuştu ama annesi, ağabeyi ve ablasının ölümünü seyretmeye mahkum edilmişti. İdam sehpasına çıkarılan Lucrezia, daha kılıç darbesi ensesine inmeden kendinden geçti; oğlu Bernardino da bayıldı. Ardından cellat Beatrice’nin kafasını kestiğinde kalabalıktan hıçkırıklar yükseldi. Giacomo’nun ise başı tek bir sopa darbesiyle ezildi, cesedi parçalandı, her bir parça kasap çengellerine asıldı. 

Beatrice’ye duyulan sempati hiç yok olmadı. O dönemde, acıma duygularını uyandırması için 16-17 yaşında, masum bir kız olması gerekiyordu. Bugün kadınlara acımak için onlardan melek olmalarını beklemiyoruz. Beatrice, zalim bir babanın elinden kurtarmak için bir cinayet planı hazırlayan, köşeye sıkışmış 22 yaşındaki bir genç kadındı. Yasal suç ile ahlaki masumiyet arasındaki çelişkinin bir örneğiydi. Yaşarken, hatta yargılanırken bile kendi sesi hiç duyulmamıştı. Ama yüzyıllar sonra Fransız yazar Antonin Artaud ona oyununda şunları söyletmişti: 

“Beni istediğiniz gibi suçlayın ama suçsuzum… Adaletinize göre, babamın ölümünden sorumlu olduğumu hiç kuşkusuz kanıtlayacaksınız. Ama başka bir adalete göre masumum; bunun aksini asla kanıtlayamayacaksınız. Bilmediğiniz, yönetemeyeceğiniz bir adalete göre”. 

Referans

Düşmüş bir meleğin ardından

Öykü ve tiyatro: Sadece birkaç örnek: Percy Shelley’nin 5 perdelik trajedisi The Cenci (1819), Stendhal’ın 1837’de yayınlanan öyküsü Les Cenci (sonradan Chroniques Italiennes kitabına aldı), Alexandre Dumas’nın öyküsü Les Cenci (Crimes Célèbres adlı kitaba aldı, 1853), Nathaniel Nawthorne’un The Marble Faun adlı romanı (1860), Antonin Artaud’nun oyunu Les Cenci (1935), Alberto Moravia’nın oyunu Beatrice Cenci (1958). 

Opera: Berthold Goldschmidt’in 3 perdelik operası Beatrice Cenci (1949-50), Alberto Ginastera’nın 2 perdelik operası Beatrice Cenci (1971). 

Sinema: 1908’deki Béatrix Cenci adlı kısa filmden 2011’deki İtalyan filmi Beatrice Cenci, una storia maledetta’ya kadar, hepsinin adı Beatrice Cenci olan 6 filme ilham verdi. En çok yankı uyandıranı, İtalyan yönetmen Lucio Fulci’nin yazıp yönettiği oldu (1969).