#tarih
Dehşet Hikayeleri

Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu

Mantara benzer bulut göğe yükselir. Peki aşağıda neler olmaktadır? Müthiş bir ışık (pika), dev bir patlama (don), mutlak sessizlik, giysiler yokolunca geriye kalan çıplaklık… Kollarını yana açmış, derileri sarkan insanların yürüyüşü. Bisiklet üzerinde ölü bir beden. Yanıp kör olmuş bir at. Cesetlerle dolu sarnıçlar. Yangınlar. Elinde gözünü tutan bir adam. Yıkıntıların altından sıyrılmaya çalışanlar. Kapkara bir yağmur. İnsan ve insansızlık hikayeleri…

Hiroşima şehri 6 Ağustos 1945 Pazartesi sabahı bulutsuz bir gökyüzünün altında sıcak bir yaz gününe uyandı. Saat 8’i çeyrek geçe çocuklar okul bahçelerinde toplanmış, çalışanlar işbaşı yapmıştı. 2. Dünya Savaşı’nın Japonlar için tersine döndüğü, Amerikan bombalarıyla dövüldükleri günlerdi ama 350 bin kişilik bu şehirde hayat şöyle-böyle devam ediyordu.

O sırada Enola Gay adlı bir Boeing-29 Amerikan askerî uçağı gökyüzünde belirdi ve kente bombayı attı. Gökyüzünü bembeyaz bir ışık aydınlattı, neredeyse aynı anda 15 bin ton dinamit lokumuna eşit bir patlama oldu. Bir saniye sonra yüzeyindeki ısı 7-8 bin dereceye ulaşan 200 metre çapında bir alev topu ortaya çıktı. Hiroşima’ya Uranyum 235 kullanılan bir atom bombası atılmıştı.

Japonya’nın büyük manga çizerlerinden Nakazava Keiji, o sabah ilkokulda bahçe duvarının dibindeydi. Bir arkadaşının annesi, birinci sınıf öğrencisi 6 yaşındaki Keiji’yi bir şey sormak için durdurmuştu. Ama ne sormak istediği hiç öğrenilemedi. Kadın bir anda yokolurken, Keiji patlamayla fırladı; yıkılan bahçe duvarının altında kaldı ve kurtuldu.

O sabah Posta-Telgraf-Telefon Bakanlığı’nın Hiroşima’daki hastanesinin başhekimi Dr. Haçiya uykusuz bir gece nöbetinin ardından uyanmış, bahçeye bakan kapıların önünde bağdaş kurmuş oturuyordu. Gerisini birkaç ay sonra günlüğünde şöyle yazacaktı: “Birdenbire parlayan güçlü bir ışık ödümü kopardı. İnsan küçük şeyleri ne kadar iyi hatırlıyor. Bahçedeki taştan fenerin tutuşması gözümün önünde. Gölgeler kayboldu, her şey karardı. Toz bulutunun arasından evimin dayandığı ahşap sütunu zar-zor seçiyordum. Dehşetle bahçeye fırlamışım. Üzerime ağırlık çöktü. Tamamen çıplak olduğumu fark ettim. Kalçamdaki bir yaradan büyük bir parça sallanıyordu, alt dudağım açılmıştı. Boynumdaki cam parçasını çıkardım, kana bulanmış elimi dünyaya uzaktan bakar gibi inceledim”.

Dr. Haçiya ve karısı çöken binaların, toz bulutunun, alevlerin arasından hastaneye doğru koştular. Doktor yere düştü. “Etrafımdaki insanlar yürüyen hayaletlere benziyordu. Bazıları korkuluk gibi kollarını iki yana açmıştı. Anladım ki yanmışlardı, sürtünmenin acısından kurtulmak için böyle yürüyorlardı. Çıplak bir kadın bebeğiyle önümden geçti. Sonra bir çıplak adam daha gördüm. Benim gibi onlar da esrarengiz bir nedenle kıyafetlerini kaybetmişti. Yaşlı bir kadın yüzünde büyük bir acı ifadesiyle yanımda uzanmıştı, ama hiç sesi çıkmıyordu. Gördüğüm herkesin ortak bir noktası vardı: Tam bir sessizlik”.

Silinmeyen kabuslar Japonya’nın ünlü manga çizerlerinden Nakazava Keiji’nin imzasını taşıyan Yalınayak Gen, Hiroşima’da ölülerle dolu bir troleybüste. Keiji, atom bombasının atıldığı gün, Hiroşima’daydı.

Hiroşima’da bombalama anında 140 bin kişi ölmüş, bombanın iç merkezinde (patlama noktasının hemen altında yerde) 2 bin metre çapındaki alanda her şey tamamen yanmış, 50 bin bina çökmüş ve yanmıştı. Yanan bölge yaklaşık 13 milyon 250 metrekareydi. Geleceğin manga yazarı küçük Nakazava Keiji okul bahçesinin duvarının korumasında baygın yatarken, yıkılan evinde yangın çıkmıştı. Keji olanları sonradan annesinden dinledi: “Annem hep ağabeyimin çığlıklarını duyarak yaşadı. ‘Seninle öleceğim’ diye bağırarak onu kollarının arasına almış ama ne kadar çekerse çeksin kurtaramamıştı. Ağabeyim ‘çok sıcak anne çok sıcak!’ diye, babam da ‘bir şeyler yap!’ diye haykırıyordu. Ablam Eiko kirişlerin arasındaydı, hiç ses çıkarmamıştı. Annem ‘Seninle öleceğim!’ diye bağırıyordu durmadan. Bir komşu geldi, ‘Artık dur! Senin de ölmene gerek yok’ diyerek onu dışarı sürükledi. Annem arkasına döndüğünde alevler gökyüzüne yükselmişti ama hâlâ ağabeyimin ‘anne çok sıcak!’ diye bağırdığını duyabiliyordu”.

Keiji’nin 1973’te Yalınayak Gen (Hadaşi no Gen) adlı mangaya başlamasının nedeni, belki de hayatta kaldığı için duyduğu suçluluk duygusuydu. Diziyi 1985’te 10 ciltte bitirdi. Türkçeye de çevrilen Hiroşima’nın çizgi romanı Yalınayak Gen, yeryüzündeki cehennemi yaşayan ama doludizgin yaşamaya devam eden bir çocuğu anlatır. Yalınayak Gen öfke doludur, bombayı atanları olduğu kadar Japonya’yı savaşa sürükleyenleri de nefretle anar.

Nagazaki: 9 Ağustos

9 Ağustos 1945 Perşembe sabahı Nagazaki’de hayat başlamıştı. Hiroşima’ya atılan “yeni tür” bomba duyulmuştu ama Nisan’dan beri Amerikan B-29’larının Japon kentlerine attığı bombalar “sıradan” hale gelmişti. Liman kenti Nagazaki bugün olduğu gibi o gün de Mitsubishi’nin üssüydü. Torpido, savaş gemisi, uçak imal eden dev şirketin fabrika ve tersaneleri herkese iş sağlıyordu. 14 yaşında güzel bir kız olan Nagano Etsuko’nun babası Mitsubishi elektrik fabrikasında görevliydi; kendisi de diğer Japon gençleri gibi haftada birkaç gün lise eğitimine ara veriyor, Mitsubishi uçak fabrikasında çalışıyordu. Küçük erkek kardeşi Seiji ile kız kardeşi Kuniko büyükannelerinin yanına köye gönderilmişti ama Nagano ilkbaharda annesini razı edip köye giderek kardeşlerini neredeyse zorla Nagazaki’ye getirmişti. Ömrü boyunca bunun pişmanlığıyla yaşayacaktı.

Nagano o sabah annesiyle kardeşlerini evde bırakıp işe gitti. Saat 11’i biraz geçe The Great Artiste adlı bir Amerikan B-29 askeri uçağının attığı, bu kez Plutonyum 239 içeren bomba kentin 500 metre üzerinde 21 bin ton dinamit lokumuna eşit bir güçle patladı. Aynı beyaz ışık, aynı infilak, aynı alev topu. Bomba, tepelerden oluşan şehirde 30 bin insanın yaşadığı Urakami Vadisi’ni yerlebir etti.

Yaşamanın pişmalığı Nagazaki’de bombadan kurtulan Nagano Etsuko 1945’te 14 yaşındaydı (solda). 2007’de 76 yaşındayken bile kardeşleri ölmüşken hayatta kalmanın suçluluk duygusunu yaşıyordu (sağda).

Mitsubishi uçak fabrikasının zemininde bir süre baygın yatan Nagano kendine geldi; ağzına burnuna dolan cam parçalarını ayıklayarak diğer işçiler gibi dışarı fırladı. Evinin bulunduğu Urakami Vadisi’ne doğru koştu. Suva Tapınağının 277 basamaklı taştan merdivenlerini tırmandı. Aşağı baktığında geniş vadide birkaç elektrik teli veya bacadan başka ayakta kalmış hiçbir şey yoktu. Her yer kararmış cesetlerle doluydu. Derileri üzerlerinden sarkan birkaç kişi inleyerek kalıntıların altından çıkmaya çalışıyordu. Nagano’nun evi dün oradan 10 dakika yürüyüş mesafesindeydi ama bugün neredeydi? Ne ağaç, ne bina, ne yol vardı.

Nagano tam bir tesadüf eseri çalıştığı fabrikadan çıkıp gelen babasıyla karşılaştı. O geceyi sığınakta geçiren baba-kız ertesi gün mahallelerine ulaşabildi. Evleri yoktu. Nagano’nun annesi, Kuniko ve Seiji de yoktu. Bir komşu seslendi: “Dün kardeşin Seiji’yi gördüm. Bir sığınakta yatıyordu”. Nagano ile babası “Sei-çan! Sei-çan!” diye bağırarak bir sığınaktan diğerine koştular. Birinin girişinde tamamen yanmış bir çocuk yerde yatıyordu. Yüzü şişmiş, gözleri kapanmıştı. Derisinin yüzüldüğü yerlerden kan ve irin akıyordu. “Kardeşim olduğunu düşünmek istemedik” diye ağlayarak anlatıyordu Nagano. “Ama kulağına eğildik, ‘Sei-çan, sen misin?’ diye sorduk. Bizi göremiyordu ama başını ‘evet’ diye salladı. Parçalanmış okul üniformasından bir etiket sarkıyordu: Zenze İlkokulu, 4. Sınıf. Kanazava Seiji. Yaş 9. Kan grubu B”.

Aynı kaderi paylaşan Hiroşima’da çizer Kavanişi Tsuneo derileri dökülürken gördüğü kadını: “yol kenarında ses çıkarmadan oturuyordu” diye anlatıyor.

Babası tahta bir kepenk bularak Seiji’yi yatırdı, yaralıların sırada beklediği bir yardım noktasında kuyruğa girdiler. Baba-kız sedyedeki çocuğu yakıcı güneşten korumak için yanında ayakta durup gölge yapmaya çalışarak saatlerce bekledi. Yardım merkezindekiler Seiji’nin bedenini çinkyu denilen, kalın, beyaz bir çinko oksit merhemiyle kapladı. Oradan uzaklaşırlarken bir mucize kabilinden Nagano’nun annesi ve kız kardeşi Kuniko perişan bir halde karşılarına çıktı. Anne sedyedeki oğluna sarılmaya çalışarak “Affet beni Sei-çan! Neredeydin?” diye ağlamaya başladı. Aile o geceyi bir sığınakta uyanık olarak geçirdi. Kırık bir borudan avuçlarına doldurdukları suyu çocuğun ağzına damlatarak hayatta kalması için çırpındılar. Ama ertesi sabah Seiji ölmüştü.

Çizer Akira Onogi, Hiroşima’da bir sarnıçta ölenleri kağıt üzerinde ölümsüzleştirmiş.

15 Ağustos’ta Japon İmparatoru Hirohito’nun ilk defa radyoda konuşması, resmiyet meraklısı tarihçiler tarafından Yalınayak Gen veya Nagano gibi hibakuşa’ların (bombadan sağ kurtulanların) başına gelenlerden çok daha fazla önemsenmiştir. İmparatorun ağdalı sözleri ve ülkenin ABD’ye teslim olması şüphesiz Hiroşima ve Nagazaki’dekileri de sarsmıştı ama düşünecek fırsatları yoktu. Hiroşima’da günlüğünden parçalar verdiğimiz Dr. Haçiya, yaraları tam iyileşmeden PTT Hastanesi’nde soluksuz hasta nöbetine başladı. Nagazaki’de Birinci Urakami Hastanesi’nin 29 yaşındaki hekimi Akizuki, otomat gibi, önüne gelenlerin yanıklarına merhem sürerek bir şeyler yapmaya çalıştı. Bir hafta sonra sağ kalanlarda tuhaf belirtilerin ortaya çıktığını farkettiler. Yüksek ateş, baş dönmesi, iştah kaybı, mide bulantısı, baş ağrısı, ishal, burun kanaması, yorgunluk. Saçları büyük tutamlar halinde dökülüyor, diş etleri şişip kanıyordu. Doktorlar gelen hastalara “yanıktan sonra saç kaybı olması normaldir” diye yalan söylüyorlardı; oysa saçı dökülenler arasında hemen hemen yaşayan yoktu. İnsanlar korokoro-korokoro (sapır sapır) ölüyordu.

Ölüleri gölgeleri Aşırı yüksek ısı dalgaları, yolları, duvarları badanaya veya kirece benzer bir etkiyle beyazlaştırırken, önüne çıkan engellerin izi bu renk değiştirmiş yüzeylerde kalır. Bu izler ölen insanların o andaki gölgeleridir.

Hiroşima ve Nagazaki nüfusunun büyük bölümünü ölüm ve göçle kaybetti. Tren istasyonlarında, yanmış vagonlarda yaşayanlar çoktu. Nagano’nun babası, ailesini kendi köyü Obama’ya taşımaya karar verdi. Köye ulaştıktan birkaç gün sonra 13 yaşındaki Kuniko öldü. Nagano kız kardeşinin ölümünü şöyle anlattı: “Hiçbir şeyi yoktu. Ama sonra birden saçları döküldü, dişetleri kanadı, vücudunda mor lekeler belirdi. Ateşi çıktı, kan kustu, bir hafta sonra öldü. Korkunç bir suç işlemiştim. O baharda kardeşlerimi zorla büyükannemin evinden alıp Nagazaki’ye getirmiştim. Onların yerine ben ölmeliydim”.

Hiroşima’da 1945 Eylül’ünde bir Amerikan askeri tarafından çekilen fotoğrafta kilometreler boyunca hiçbir şey kalmadığı görülüyor.

Eylül ayında radyasyon hastalığı söylentileri yayılmaya başladı. Şöhretini korumak isteyen muzaffer ABD yönetimi bu lafları duymak bile istemiyordu. 1945 sonbaharında Amerikan ordusu şöyle bir bildiri yayınladı: “Atomik patlama sonucu açığa çıkan radyoaktivite nedeniyle ölmesi gerekenlerin hepsi zaten ölmüştür; kalıntı halindeki radyasyonun herhangi bir fizyolojik etkisi artık görülmemektedir”. Bombayı geliştiren Manhattan Projesi’nin başkanı General Leslie Groves, radyasyon hastalığı söylentilerinin Japon propagandası olduğunu iddia etti. New York Times’a verdiği bir demeçte “Atom bombası insanlıkdışı bir silah değildir” diyebildi ve “Bundan kuşkulanan herkese verebileceğimiz en iyi cevap, savaşı bizim başlatmadığımızdır” diye devam etti.

Küçük Çocuk ve Şişman Adam Hiroşima’ya atılan 70 cm çapındaki bombaya “Little Boy” (solda), Nagazaki’deki 150 cm çapında bombaya ise “Fat Man” dendi (sağda).

Japonya’daki Amerikan işgal kuvvetlerinin başında bulunan General Douglas MacArthur işbaşına gelir gelmez, 19 Eylül 1945’te Japon Basın Yasası çıktı. Basına önsansür getiren yasa, atom bombardımanıyla ilgili bilgi verilmesini ve yorum yapılmasını yasakladı. Bu yasa 1952’de Japonya’daki Amerikan işgalinin bitişine kadar yürürlükte kaldı. Daha sonra Japonların kendi kendilerine uyguladıkları otosansür başladı. Sessizlik, 1954’te bir Japon balıkçı teknesinin Bikini Adası açıklarında Amerikalıların yaptığı bir bomba deneyi sonucu radyasyona maruz kalmasına kadar devam etti. Öyle ki, Hiroşima bölgesinin en önemli gazetesi Çogoku Şimbun’un matbaasında 10 yıl boyunca “atom bombası” ve “radyoaktivite” kelimelerine dank gelen yazı kalıpları bile yoktu.

Nagazaki’den 119 fotoğraf Yamahata Yosuke, bobadan 1 gün sonra Nagazaki’ye gelir. “Renksiz, sessiz bir cehennem” diye tanımladığı kentte 10 saat kalır ve ancak sansürden sonra yayımlanacak 119 kare çeker.

1960’lar: Yaralı yüzler

1960’larda bütün dünyayı bir nükleer savaş korkusu sarınca, Tokyo dışında hiçbir Japon kentinin adını bilmeyenler bile Hiroşima ve Nagazaki’yi öğrendi. Japon romancı Kenzaburo Oe (Nobel edebiyat ödülü 1994) ilk defa 1963’te bir gazeteci olarak Hiroşima’ya gitti. Kentte hâlâ bombanın bıraktığı hasarla mücadele eden hibakuşa’lar karşısında bütün hayatını değiştiren büyük bir şoka uğradı. Yazılarını Hiroşima Notları adlı kitapta biraraya getiren Kenzaburo Oe’yi en çok çarpan, hibakuşa’ların aşağılanma duygusuydu. 1960’larda yüzlerce genç kadın, keloid denilen yanık yaralarıyla evlerinden dışarı adım atmadan yaşıyordu. “Hiroşima işte bu: Sayısız kadının utançla evine kapandığı yer” diye yazdı. “Kaçışı tercih edenler kuşkusuz çoğunluktadır. Kaçmayan diğerlerine gelince, onlar da insanlığın tamamı kendileri gibi keloid’lerle kaplansın diye yeni atom bombalarının gelmesini ister. Böylece yüzlerindeki izlere yönelen bakışlar yok olacaktır; artık ‘öteki’ kalmayacak, gezegenimizi ikiye ayıran korkunç uçurum kapanacaktır”. İşte Takahaşi Takeo’nun şiiri, böyle bir öfkeyi dile getiriyordu: “Yaşayan her şey/ Ölü yığınlarına dönsün/ Yerde, gökte/ Her şey yok olsun!/ Kalbim teselli bulsun”.

Küllerin içinden Amerikalı mimar Standish Backhus’ın suluboya resminde Hiroşima’da küle dönmüş bir bahçe ve çocuklarıyla bir anne.

Hibakuşa’lar Japonya’da istenmeyen kişilerdi. Masuji Ubize’nin çarpıcı belgesel romanı Kara Yağmur’da Şigematsu, yeğeni Yatsuko’yu evlendirmeye çalışır. Genç kız bomba anında Hiroşima’dan birkaç kilometre uzakta olduğu halde, halk arasında radyasyona maruz kaldığına dair bir söylenti dolaşır. Şigematsu söylentiyi yalanlamak için damat adayına Yatsuko’nun günlüğünden parçalar göndermeyi düşünür ama günlükteki kara yağmurla ilgili bölümleri sansür eder: Yatsuko, kara yağmuru, yani patlamadan yarım saat sonra radyoaktif maddelerden kaynaklanan kurumun yağışını görmüştür, kimse onun bir radyasyon hastası olmadığına inanmayacaktır.

Elbette yaşadığı travmayı geleceğe yönelik bir umuda çevirmeye çalışanlar da vardı. Bugün Hiroşima Barış Parkı’nda şair Toge Sankiçi’nin şu ünlü şiiri taşa yazılıdır: “Babamı geri verin, annemi geri verin/ Büyükbabamı geri verin, büyükannemi geri verin/ Oğullarımı geri verin, kızlarımı geri verin/ Kendimi geri verin/ İnsanı geri verin/ Bu hayat sürdükçe, bu hayat, / Hiç bitmeyecek/ Bir barışı geri verin”.

Nagazaki’deki bombadam sonra, yıkıntıların arasında bir fotoğraf albümü.

Nagazaki kurbanlarından Nagano Etsuko, 2011’de İnasa Oteli’nde Japonya’nın çeşitli kentlerinden gelmiş öğrencilere yaptığı konuşmada bombayı, ölen kardeşleri için duyduğu suçluluğu anlattı. Sonra çocuklara “Lütfen ailelerinizin ve arkadaşlarınızın değerini bilin. Bir barış döneminde dünyaya geldiniz. Lütfen değerini bilin” diye seslendi. 

Hiroşima ve Nagazaki, can çekişme, ömür boyu yas, benzeri görülmemiş bir radyasyon yarası, yıllar süren bir kanser salgını, tedavi edilememiş bir psikolojik travmaydı. Ama bir yandan da Nagano Etsuko’nun söylediği gibi, hayatın değerinin farkına varmamızı sağlayan bir alarmdı.

Exit mobile version