#tarih
Gündemin Tarihi

Üç renkli bayrağa ‘sarı’yı nakşedenler…

Macron, kendisine “Manu” diye seslenen liseliyi “Bana sayın cumhurbaşkanı diye hitap edeceksin!” diye azarlayarak, işsizlere “Şimdi caddenin karşısına geçsem size iş bulurum!” diye çıkışarak “zenginlerin cumhurbaşkanı” unvanını kazanmıştı. Fransa’da bu kibrin ulus çapında neden olduğu öfke selinin altında hangi toplumsal gerçekler yatıyor? Yaşarken yazılan tarihin analizi.

Fransa 1995 genel grevinden bu yana rastlanmadık bir hareketliliğin içinde. Tarihçiler “İhtilal-i Kebir”den (1789) başlayarak iki yüzyılda yaşanan köklü değişimlerle arasındaki bağlantıyı kurmaya çalışıyor. 1789-1968-2018, üç renkli Fransız bayrağının her dilimine birer sarı yıldızla zaten eylemlerde yazıldı. Arada 1830 veya 1848 gibi devrimlerini de, kitle dinamiğini anlama bâbında hesaba katanlar var.

Sarı Yelekliler hareketi, geçmiştekinden farklı olarak çok merkezli bile denemeyecek, tamamıyla merkezsiz, coğrafi olarak ülkenin her yanına yayılmış, toplumsal bileşimi ile türdeş olmasa da, ortaya çıkan talepler manzumesiyle bir tepkinin çok ötesinde. Öncü bir partinin akıllı uslu programına sahip olmasa da alt sınıfların kısa ve orta vadede, maddi ve manevi temel ihtiyaçlarını dile getiren bu hareketin sarıyla sınırlı olmayan hayli renkli bir isyanı şimdiden tarihe yazdığını söyleyebiliriz.

Devrimlerin başkenti Tarih boyunca 1789, 1830, 1848,1871, 1968’de devrimler ve sokak gösterileriyle sarsılan Paris, bugünlerde de tarihinin en hareketli günlerini yaşıyor.

Hadiselerin ve eylemlerin çıkış noktası olan vergi meselesinin Fransa tarihinde derin kökleri olduğunu unutmamak gerekir. Devrim öncesi Fransa’da ruhban sınıfı ve soylular vergi vermezdi. Kamu borçlarını finanse etmek için vergi arttırımına gidildiğinde, monarşinin siyaseten gayri adil bu tavrı pahalıya patladı. 1905 Rus Devrimi’nde de Japonya ile savaşı yitiren Çarlık’ın kamu borçlarını finanse etmek için vergileri artırmasının yarattığı tepkinin yabana atılmaması gerektiğini ekleyelim. Buna “mazi” diyenler de, Demir Leydi Margaret Thatcher’in gelirden değil bireyden vergi anlamına gelen (poll-tax) kelle vergisinin kendisini yolcu ettiğini hatırlayabilirler.

Fransa son 40 yılda uygulanan ekonomi ve sosyal politikalar sonucunda, tanımlanması hayli karmaşık olsa da “dar gelirli” diye tanımlanabilecek halk kesimlerinin giderek güvencesiz hale geldiği bir ülke. Daha düne kadar sessiz sedasız durumu köşelerinde kabul etmiş bu karmakarışık topluluğun, 40 yıllık deneyimli militanlar gibi dünyanın dikkatini çekmesinde Macron’un “zenginlerin başkanı” olarak nitelenmesinden rahatsız olmasının katkısı inkar edilemez. Bütün benzer halkçı mücadelelerin gösterdiği gibi ilk gününden itibaren hızla evrimleşen ve kendi sorunlarıyla sınırılı olmayan, nihayetinde 42 maddede özetlenebilen kapsamlı bir duruşla karşı karşıyayız. Bu harekete başta aşırı sağ tezgah kurmaya çalıştı, soldan mesafeli duranlar oldu ama, sonuç itibarıyla her kendiliğinden ve örgütsüz toplumsal hareket, geniş halk kesimlerinin günlük dertlerinin bir ifadesi olarak ortaya çıkar. Akaryakıt zammı ile başlayan bir kıvılcım, genel olarak vergi adaletsizliği, ücretlerin düşüklüğü ve emeklilerin yoksulluğu gibi toplumdaki eşitsizliğin ve adaletsizliğin tam boy sergilenmesine vardı.

Zafer Takı kimin olacak? Sarı Yelekliler protestolarının merkezi Paris’teki meşhur Champs Élysées Caddesi’ydi.

Neden Fransa’da?

Hemen yanı başındaki Almanya’dan bakıldığında, bu olayların neden Fransa’da patlak verdiğini anlamak daha kolay. Her şeyden önce toplumsal talepleri geleneksel olarak dile getiren sendikal ve siyasal örgütlenmeler Fransa’da son derecede zayıflamış durumda. Sosyalist Parti, önceki devlet başkanı Hollande’ın icraatlarından sonraki seçimde, tarihinin en feci yenilgisiyle yerlerde sürünüyor; genel merkezlerini bile haraç-mezat satmak zorunda kaldılar. Komünist Parti artık parlamenter pazarlıklarla, ayakta durmaya çalışıyor. Sendikalar son yıllarda yeni üyeler kazanmak yerine on binlerce üye kaybettiler. Toplumsal hoşnutsuzlukları kurumsal çerçevede dile getirecek herhangi bir merci kalmadı.

Macron’u iktidara getiren, ikiz kardeş denebilecek Sosyalist Parti ve Cumhuriyetçi Parti’nin iflası. Kendisi başkan seçilene kadar mahalle muhtarlığı dahil herhangi bir mevkiye seçimle gelmemiş, kurduğu parti değil hareketle, geleneksel sağ ve sol partilerin çöküşü üzerine paraşütle inmişti. Sosyalist devlet başkanı Hollande’ın önce danışmanı sonra bakanı olan Macron sosyalist de değil, genel olarak iş çevrelerinin, finans dünyasının adamı olarak biliniyordu. Zaten seçildikten sonra kısa zamanda zenginlerin başkanı olarak nam salmasının elbette bir öncesi vardı. Böylece Fransa’ya siyasal tecrübesi neredeyse sıfır olan biri başkan seçilmişti. Üstelik Fransa’dan ziyade dünyayla ilgilendiğini düşünen bir başkan!

Esnafın zararı Protestocuların camlarını kırdıkları veya vitrinlerini indirip dükkanlarını yağmaladıkları Paris esnafı, zararlarının karşılanmasını talep etti. Belediyeler ise zararların merkezi iktidar tarafından karşılanması gerektiğini söylüyor.

Geleneksel partilerin itibarsızlaşması seçime katılma oranlarını iyice düşürmüş, ilk turda %24 oy alan Macron ikinci turda aşırı sağcı Marine Le Pen’le yarışırken, millet Macron’u seçmek için değil de Le Pen’i seçtirmemek için sandığa gitmişti. Toplam seçmenin neredeyse 10’da 1’inden oy alan, üstelik ardında bir siyasal parti de bulunmayan bir başkanla Fransız siyasal tarihinde genellikle darbecilikle eş görülebilecek, organik olmayan bir rejim ortaya çıkmıştı. Başkanlık seçiminden sonra yapılan milletvekilleri seçiminde Macron tam da kendisine uygun bir biçimde, CV’lerinden hareketle seçilmekten ziyade atanmış milletvekillerinden bir meclis grubu oluşturdu. Ortada organik bir parti değil de hareket olunca, milletvekillerinin seçmenle ilişkisi de asgari düzeyde kaldı.

Yüzde 70 destek Son kamuoyu yoklamaları Fransa nüfusu genelinde Sarı Yeleklilere desteğin %70 oranında olduğunu gösteriyor. Bunun karşısında Macron’a toplum nezdindeki destek ise %18 oranında.

Meşruiyeti baştan tartışmalı böyle bir rejimde Macron kendine olmadık roller biçerken, bir yandan da toplumsal hizmetlerde radikal kesintilere gitmeyi marifet sanmış, böylece bütün hoşnutsuzlukların hedefi haline gelmişti. “Macron istifa” sloganı baskı, otoriterlik, gayri adillik gibi akla gelebilecek her tür melanetin sorumlusu olarak Macron’un görüldüğünü göstermekte. Geniş kitlelerin özlemlerini hiçe sayan, tüm erki elinde toplayan bir başkanın şahsında oligarşinin her şeyi yapabileceğini sanması, bildik muhalefet hareketlerinin felç olmasıyla bir yanılsamayı körüklemişti. Siyasal ve sendikal muhalefetin sesi kısılmıştı; lakin vidaların nereye kadar sıkıştırabileceğini kestirmek Macron’a nasip olmayacaktı.

Barikat savaşları Paris’te polis kuvvetleri ile eylemciler arasındaki çatışmalar son derece şiddetli. Polis biber gazıyla müdahale ederken, eylemciler de arabaları ateşe verdi.

Başlıyor

21 Ekim’de Priscillia Ludosky adlı bir kadın, akaryakıt fiyatlarının düşürülmesi için bir dilekçeyi sosyal medyaya koydu. Birkaç gün içinde imzacı sayısı 200 bine ve Aralık başında 1 milyona vardı. 17 Kasım’da bir eylem günü öngörüldü. İçişleri Bakanlığı’na göre 300 bin dolayında insan bu çağrıya katıldı. Paris dışından gelip sarayın bulunduğu Champs-Élysées’de gösteri yapanlar bütün dünyaya bir başka Fransa’nın gerçeğini gösterdi. Bu kez gençler veya siyasal partilerin militanları değil, daha önce birlikte hareket etmemiş, karmaşık ama göz önünde olsa da görmezden gelinen geniş bir kitle, daha sonra 42 maddeden oluşan kapsamlı bir bildirgenin gereğini talep ediyordu.

Akaryakıt fiyatlarında yükseliş zenginlerin giderleri arasında ciddi bir yer tutmazken, özellikle taşrada ev, okul, hastahane ve iş arasındaki döngüyü en yoksullar bile arabalarıyla tamamlamak zorunda. Üstelik Fransa akaryakıt fiyatlarının en yüksek olduğu ülkelerden biri (Türkiye’den bile pahalı! Kurşunsuz benzin: 1.5 Euro-9.3 TL). Akaryakıtta vergi payının %60 olması bile tek başına yeterli bir açıklama. Kıvılcım, akaryakıt fiyatlarından gelse de hayat pahallığı, yoksulluk, toplumsal ve mali adaletsizlik hareketi bir çığ gibi büyüttü.

Sarı Yeleklilerin kimler olduğuna dair gözlemcilerden meraklılarına geniş bir kesim ahkam keserken Aralık ayının başında 70 akademisyen geniş ölçekte 166 soruluk bir anket gerçekleştirdi. Bu anket sonuçları bütün çıplaklığıyla Sarı Yelekliler gerçeğini ortaya koyuyordu. Ortalama yaşları 45’ti; kadınların katılımı %44 ile benzer hareketliliklere göre hayli yüksekti. Kadınların görünürlüğü ise çok daha fazlaydı. Çalışanların ağırlıkta olduğu bileşimde işçiler, zanaatkârlar sırayla yerlerini alıyorlardı. Hayatlarında ilk kez böylesi bir eyleme katılanların oranı ise %50’ydi.

Hükümetten geri adım Sarı Yeleklilerin biber gazı, gözaltı ve tutuklama gibi polisiye tedbirlerle evlerine çekilmediğini gören Macron geri adım attı ve zamları geri çekmekle kalmayarak, asgari ücret ve vergilendirmeyle ilgili düzenlemelere gitti.

Macron’un “en büyük başarısı”, bugüne kadar genellikle tarihin kıyısında sakin sakin duran değişik kesimleri harekete geçirmiş olması. Bu insanların çok büyük bir kısmı siyasal ve sendikal herhangi bir mücadeleden gelmiyorlar. Yani yıllardır bu işlere hazırlanan bir veya birçok merkezden sözetmek mümkün değil. Üstelik bileşimleri itibarıyla birlikte harekete geçme alışkanlığında olan işçiler, öğrenciler veya çiftçiler gibi belli bir kategoriye de ait değiller.

İlginç olan katılımcıların beşte dördünün “siyasal partilerin harekette yerlerinin olmadığını” belirtmesi. Sendikalar için oran biraz daha düşük. Bu da Sarı Yelekliler hareketinin demokrasi içinde kendilerinin temsil edilmedikleri konusunda kanaatlerini sergiliyor.

Hareketin meşruiyetine gelince… Anketlere göre halkın %70’i hareketi destekliyor. Bu açıdan bakıldığında siyasal partilerin toplamından daha fazla bir desteği var. Hele Macron’un aldığı oya bakıldığında, Sarı Yelekliler hareketinin meşruiyeti tartışılmaz. Bunun için de Fransa tarihindeki en ağır polis baskısından sonra hükümet “çok az ve çok geç” olmak kaydıyla geri çekilerek, harekete hak verdiğini belirtti. Hak verdiği hareketi sindirmek için elinden geleni yaptıktan sonra 100 euroya hareketi satın almaya çalıştı (asgari ücrete 100 euro zam yapıldı). Hareketin temel talepleri olarak beliren servet vergisinden, emeklilerin maaşlarının ve asgari ücretin ciddi biçimde arttırılmasından söz eden yok!

Ne diye?

Fransa’da 2018 boyunca akaryakıt vergisine aralıklarla yapılan zamlar, bardağı taşıran damlalar olmuştu. Doğrudan gündelik hayatın eğretiliğine darbe vurmakla kalmıyor, taşrada-çevrede yaşayanların yaşam alanlarını da tehlikeye sokuyordu. Zira akaryakıt kısacakları bir tüketim maddesi değildi ve insanlar bu yüzden daha hayati giderleri kısmak zorunda kalacaklardı.

80’li yıllardan itibaren Fransa’da ekonominin yeniden yapılandırmasını getiren denen neoliberal politikalar, büyük sanayi merkezlerinin yerine taşrada daha eğreti-güvencesiz koşullarda çalışan ve geleneksel örgütlenme modellerinin dışında kalan işyerlerinin oluşmasına neden oldu. Fransa’da bu kesimde yaşayan insanlar, demiryollarının kısıtlanması, hastahanelerin ve posta servislerinin kapatılmasına karşı daha önce de mücadele etmişlerdi; ancak bunlar mahalli düzeyden ulusal düzeye çıkarak hükümet katında bir değer ifade etmemişti. Hatta Sarı Yeleklilerin en az yarısı bu eylemlere katılmamışlardı.

Dolaylı vergilerin milletin belini bükmesi karşısında neden servet vergisinin es geçildiği veya ordu ve polis harcamalarının kısıtlanmadığı gibi sorulara yanıt vermekten uzak olan Macron, iki yakası bir araya gelmeyen toplumsal kesimlerin örgütsüzlüğüne ve seçeneksiz olduklarına dair söylenenlere fazla bel bağlamış olacak ki Sarı Yelekliler hareketiyle nevri döndü.

Sarı Yelekliler hazırlıksız bir hareket olmakla birlikte doğrudan demokrasinin en ilksel kanallarını kullanıyor. Eylemlerini bir özörgütlenme temelinde yürütürken, temsilci veya sözcü kullanmıyorlar. Bunun kendilerini edilgenleştireceğini ve temsilcilinin de giderek önceki “temsilciler”e benzeyeceğini belirtiyorlar. Herkesin eşit bir şekilde katıldığı meclislerde eylemlerini kararlaştırıyorlar ve harekete yeni katılanlara açık bir karar mercii oluşturmaya çalışıyorlar. “Ya hepimizi dinlerler ya da hiçbirimizi” diyorlar.

Sarı Yeleklilerin temsili demokrasiyi reddi ve kendi aralarında doğrudan demokrasiyi yerleştirmeye çalışmaları, seçimlerde katılım oranlarının düştüğü bir toplumda akaryakıt vergisindeki zamdan çok daha fazla irdelenmesi gereken bir husus. Temsilî hükümetin dayandığı temsili demokrasinin dört temel hususu vardı: Genel oy, temel haklar ve toplumsal haklar, güçlü iktidar karşıtı erklerin varlığı ve tartışmaların yürütülebildiği bir kamusal uzam. Bugün bu dört unsur da ciddi tehdit altında.

PARİS NOTLARI

BİR ULUS AYAKTA


‘Ya düzen değişir ya da düzen değişir’

Ters çevrilmiş bir arabanın, polis bariyerlerinin, kaldırım taşlarının arasında… Griselda’yla tanışıyorum. Lise öğretmenliği yapan Afrika kökenli bir kadın. “Ülke yönetimi tarafından dışlanmışların, siyasetten ve zenginlikten izole edilmişlerin, dayanışmanın ne olduğunu unutmak üzereyken bunu hatırlama ihtiyacı hissedenlerin hareketi” olarak tanımlıyor Sarı Yeleklileri.

Kaan Gündeş

Paris’in üzerine gri bir gökyüzü gerilmiş. Bu örtü öylesine gergin ki, çok nadir olarak güneşin toprağa ulaşmasına müsaade ediyor. Saint-Germain’den Seine’ne dik inen sokaklardan nehre varıyoruz. Köprülerin karşı tarafında Châtelet gözüküyor; başkentin başkenti. Saint-Lazare tarafından ise gaz bombası sesleri yükseliyor. Belirli aralıklarla tüfekten ayrılan biber gazı kapsülünün sesi, kuşların göğün grisine doğru uçarak kaçmasına sebep oluyor.

Châtelet sarı yeleklerini kuşanmış insanlarla dolu. Hepsinin belirli bir yürüyüş güzergâhı var: Saint-Lazare’daki çatışma alanları. Turistler haricinde sarı yelek giymemiş bir insan grubuna rastlamak bir hayli zor. Olur da yeleksiz bir Fransız görürseniz, anlayın ki ulusal siyasetin bir hayli sağında konumlandırmıştır kendini. Turistler var ancak turistik mekanlar yok: Hepsi, toplumsal bir taşkınlığın kurbanı olup ağır tamirat maliyetlerinin yükü altına girebilecek olmanın korkusundan kepenkleri indirmiş; bir kısmı bunu da yeterli görmemiş, vitrinlerini tahta kalıplarla, bir kaleyi sararcasına koruma altına almış.

Sarı Yelekliler eylemleri, Fransa toplumu genelinde polislerin prestijini tüketti.

Paris’i ifade eden ses nedir diye sorulsa, Sarı Yelekliler hareketi patlak vermeden çok önce, siren sesleri derdim. Güneşin yeni yeni ufukta belirdiği saatlerden, gecenin bütün ağırlığıyla çöktüğü zamanlara dek Paris’in her köşesinde, aralıksız bir şekilde duyulabilecek olan biricik ses, siren sesleridir. Ambulans, polis, itfaiye fark etmez; bir siren muhakkak çalıyordur.

O Cumartesi günü de yine siren sesleri havayı dolduruyordu ancak bu sefer, bütün o sirenlerin aynı hedef etrafında çaldıkları açıktı. Macron’a ve onun “zenginlerin cumhurbaşkanı” olarak ün yapmasına sebep olan politikalarına karşı vuku bulmuş olan ve ulus çapında radikal etkilerde bulunarak geniş kesimleri sarsıp kendine getiren bir ayaklanmaya karşı seferber edilen polis gücünün marşı olmuş bu siren sesleri. Sokaktakiler ise, daha sonradan sözleri revize edilerek ülkenin çıkarlarına bağımlı kılınmış olanı değil ama 1792’nin devrimci La Marseillaise’ini marş olarak okuyorlar.

Barikat savaşlarına akın eden kalabalığa karışıyoruz. Birisi elinde 16. Louis’nin giyotinle başının gövdesinden nasıl ayrıldığını resmeden bir pankart taşıyor. Bir başkası akaryakıt zamlarının geri çekilmesinin yeterli olmadığını, bütün taleplerin hayata geçirilmesi gerektiğini ifade eden bir pankartla yürüyor. Zira o Cumartesi eyleminden bir süre önce Macron, isyanı körükleyen zamların hepsinin geri çekildiğini duyurmuştu. Anlaşılan o ki, banliyölerde ve bodrum katlarında birikmiş öfkeyi ikna etmek için bu yeterli değil.

Griselda’yla orada tanışıyorum. Lise öğretmenliği yapan Afrika kökenli bir kadın. Hareket hakkında ne düşündüğünü sorduğumda, “ülke yönetimi tarafından dışlanmışların, siyasetten ve zenginlikten izole edilmişlerin, dayanışmanın ne olduğunu unutmak üzereyken bunu hatırlama ihtiyacı hissedenlerin hareketi” olarak tanımlıyor Sarı Yeleklileri.

“Eğer hükümetin bizi becermesini isteseydik, Brad Pitt’i seçerdik.”
“Burjuvaya Noel yok”
“İsyan etmek için sebebimiz var.”
“Sefalet eken öfke biçer.”

Ters çevrilmiş bir arabanın, polis bariyerlerinin, kaldırım taşlarının ve yerlerinden sökülmüş reklam panolarıyla bilumum başka nesnenin barikat yapımı için kullanıldığı ilk mevzilerden geçiyoruz. Açık ki burada da bir çatışma yaşanmış ve geri çekilen polis güçleri olmuş.

Çocukluğunda ailesiyle Brüksel’den Paris’e taşınan Philippe barikatlar arasında dolaşıyor ve eylemcilere bir ihtiyaçları olup olmadığını soruyor (gazdan korunmak için bir fular, limon, su ve belki karnı acıkmış olanlara biraz yiyecek). Philippe bir yandan okurken bir yandan da çalışmak zorunda; geçinebilmek için: “2. Dünya Savaşı’nda Nazilerle işbirliği yapmıştı Paris zenginleri, bunların onların torunları olduğu çok açık. Ama o zaman Direniş vardı ve Direniş’in gücüyle hazırlanan anayasa sosyal ve demokratikti. Şimdi o anayasadan eser kalmadı. Bütün haklarımızı yok ettiler. Haklarımızı yok ederlerse, biz de onları yok ederiz, işte mesaj ne diye sormuştun, mesaj budur.”

İlerlemeyi sürdürüyorum. Yer yer acil tıbbi müdahale merkezleri kurulmuş. Doktor, hemşire veya tıp öğrencisi olduğunu düşündüğüm insanlar fenalaşan yaşlılara, gazdan etkilenmiş işçilere, coplanmış göçmenlere yardımcı oluyor. Gündelik hayatın olağan akışına aykırı, ayaklanmanın doğasından kaynaklanan farklı ve alternatif bir toplum durumu yaratılmış. İçinden geçip ilerlediğim sokakları, o sırada Fransa devletinin yönetmediği açık. Macron yönetimi ve o yönetimi şiddetle de olsa temsil etmekle görevli kolluk kuvvetleri buralardan silinmiş.

Bir Mağribli ile tanışıyorum. Tunus’taki El-Manar Üniversitesi’nden mezun olmuş, Fransa’ya iş bulmaya gelmiş, işsiz kalmış. “Çıldıracağım” diyor. “Harekete nasıl olur da sağcı derler, hareket sağcı mı, b.. (la merde). Aç olduğum için sağcı mı oluyorum. Ya düzen değişir, ya da düzen değişir. Bu kadar.” Yüzünü saklıyor ve hızlı adımlarla uzaklaşıyor.

Fransa için sırada ne var? Macron geçtiğimiz süreçte, Sarı Yeleklileri evlerine sokabilmek için birçok uygulama hayata geçirdi: Asgari ücrete 100 Euro zam, düşük olan emekli maaşlarından vergi kesilmemesi ve benzerleri. Ancak toplumda oluşmuş yaralar, ekonomi konulu birkaç idari kararnamenin sarabileceğinden çok daha derin. Fransa’da gerçek anlamda, bir “ülkeyi kim yönetmeli” tartışması var. Sarı Yelekliler, siyasal partilerin karşısında ve onlara rağmen halkın bu tartışmaya taraf olmasının bir dışavurumuydu. Yakın vadede bu tartışmanın, kısa vadeli de olsa bir çözüme kavuşacağına inanmak için ise ortada bir sebep yok.

Exit mobile version