Misal bizim Trakyalı Maximinus. Trakya’nın çocuğu, mehdilik iddiası olmayan alemci, neşeli bir delikanlı. Şartlar elverse çobanlığa devam edip muhabbetini hiç bozmadan Trakya’da gününü gün edecek. Aklımda kaldığı kadarıyla şartlar elvermiyor, çobanlıkla geçinmek güç, abi gidiyor Roma ordusuna asker yazılıyor. Roma ordusu günümüzdeki Amerikan ordusu gibi; asker olmak için Roma vatandaşı olmak şart değil, hatta askerlik yaptın mı Green Card cebinde…

Gazetelerimizin en sevdiği konulardandır “sıfırdan zirveye ulaşanlar”. Bir zamanların meşhur piyango reklamı sloganı “Belki de sıra sizde” tadıyla, en tepedekilerin özellikle bir zamanlar nasıl da sefil olduklarını ballandıra ballandıra anlatır. Aslında ailesi de toplumun yüzde 99’undan daha zengin, Mark Zuckerberg, Bill Gates gibi insanlar bile sanki bir zamanlar sokakta şarapçıymış, tam baliye başlayacakmış da başarı kazanıp “zirveye” çıkmış gibi yansıtılır.

Tabii bundaki iç gıcıklayıcı durum ortada. Sakıp Sabancı bile bir pamuk tüccarının oğlu olarak doğduğu, babası kendisi henüz 15 yaşındayken Türkiye’nin en büyük bankalarından birini kurduğu halde, nedense kimilerince sıfırdan zengin olmuş gibi yansıtılır. Ha evet, benim babam, ben 15 yaşındayken banka kursa, Sakıp Bey gibi bana onlarca şirketle devredilen holdingi devam ettirmez ve bugün size “zirveden sıfıra” başlıklı eğlenceli bir yazı yazardım. Emin de değilim. Akıllar pazara çıktığında herkes kendi aklını aldığı için “iyi ki öyle olmamış” diyorum sadece.

Tabii gerçekten dünyada bizim gibi fukara arasından aradabir zirveye çıkanlar oluyor, olmuyor değil. Tıpkı aradabir aramızdan birine lotoda büyük ikramiye çıkması, üniversitedeki gariban fizikçinin şansölye olması gibi. 

Geçmişte de çeşitli örnekler var. Misal bizim Trakyalı Maximinus. Adı Eti’nin ürettiği pirinç patlaklı yeni bir nugalı bar gibi tınılamasına rağmen aslen çoban, Trakya’nın çocuğu, mehdilik iddiası olmayan alemci, neşeli bir delikanlı. Şartlar elverse çobanlığa devam edip muhabbetini hiç bozmadan Trakya’da gününü gün edecek. Aklımda kaldığı kadarıyla şartlar elvermiyor, çobanlıkla geçinmek güç, abi gidiyor Roma ordusuna asker yazılıyor. Roma ordusu günümüzdeki Amerikan ordusu gibi; asker olmak için Roma vatandaşı olmak şart değil, hatta askerlik yaptın mı Green Card cebinde.

Bizim Maximinus, Roma ordusuna girdikten sonra yanlış hatırlamıyorsam uzun süre ağrısız aşım, kaygısız başım diye takılıyor ama sonra rütbe kasmaya başlıyor. Cüssesi yerinde, Trakya’nın pehlivan kesimli delikanlılarından. Artık o dönemde kendini kanıtlamak için nasıl yararlılık gösterdi bilemiyorum ama en sonunda imparator Severus Alexander’in gözüne giriyor ve yeni kurulan 4. Lejyon’un komutanlığına getiriliyor. Bu Severus, Cermenlere karşı yaptığı seferde “Oğlum biz niye keriz gibi savaşıyoruz, verelim ellerine üç-beş kuruş gitsinler işte” dediği için genç subaylar (ve muhtemelen yaşlılar da) bu işten rahatsız oluyor. O dönemde de güvenoylaması varsa senatoda var; orduda işler hâlâ eski usul ve tabii Severus’u öldürüyorlar. Resmen kana susamış adamlar, illa birilerini öldürecekler. Severus’un katlinden sonra da imparatorluk muhafızları bizim Trakyalı Maximinus’u imparator seçiyor!

Maximinus Roma’dan uzakta imparator seçiliyor ama yalılarda oturup viski içerek gündemi takip eden elit, seküler ve endişeli Romalılar hemen huzursuz oluyor tabii. Maximinus’u hor görüyor hatta bir-iki kere oralara kadar adam gönderip tahttan indirmeyi de deniyorlar ama Maximinus Trakya’nın çocuğu, bu numaraları yemiyor. Henüz Roma’ya gitmediği için sınır boylarının komplosu da zayıf oluyor; zaten bu komplonun hasını Roma’da yiyeceksin. Ancak bizim Trakyalı yerini mi yadırgıyor bilemiyorum, gidip önce sınırötesi bir operasyonla Cermen kabilelerini yeniyor. General olmadığı için dev gibi bir orduyu kıytırık bir zafer uğruna feda ediyor; zaferin ardından alık oğlunu kendinden sonraya hazırlıyor, karısını Tanrıça ilan ediyor falan. 

Diğer yandan ülkede yolsuzluk alıp başını gidiyor. Afrika’da acele kamulaştırmayla halkın malına el konulunca, millet “Tamam artık!” diyerek silahlı mücadeleye başlıyor ve eyaletin valisiyle oğlunu eş imparator ilan ediyor. E Senato da zaten bizim Trakyalı Maximunus’a uyuz; anında tanıyor yeni imparatoru. Tabii bu yeni imparator Roma’ya gelmeden komşuları tarafından öldürülünce Senato çok pis ofsayta düşmüş oluyor. Bizim Trakyalı da anında ordusuyla Roma’ya yürümeye başlayınca, Senato bu sefer kendi içinden iki imparator seçiyor. Bunun üzerine Roma halkı “Kim ulan bunlar, ikide bir imparator değiştiriyorlar, kafa mı kaldı?” diyerek Senato’yu basıyor. Bizim Trakyalı da daha Roma’ya bile varamadan yolda kendi askerleri tarafından bir kuşatma sırasında “Eh yeter lan, onu kuşat bunu kuşat” denilerek öldürülüyor. 

Tam bir “atara atar, gidere gider” dönemi anlayacağınız. Bana sorsalar ben bu krizi “Atara Atar Gidere Gider Krizi” olarak adlandırırdım ama şansınız var, kimse sormadı. Tarihçiler bu döneme “3. yüzyıl krizi” diyor ama bence benim isim daha iyi.