Nazmi Ziya’nın 1937 tarihli üçüzlü resmi Eski ve Yeni İstanbul’dan 82 sene sonra, İstanbul çoktan yeni olmaktan çıkmış bir durumda. Kapıya dayanan olası Richter 7.6 sonrası yaşanacak dönüşümün hayaline erişmek sanırım bilimkurgunun alanına giriyor. Beton meydan zaten bir mezar-şehir emâresi değil mi? Zaten AKM dahil, civardaki yapılar mezarlık alanlarının üzerine dikilmemiş miydi?

Eski bir yazısında, Vasıf Kortun, Nazmi Ziya’nın üçüzlü resmi Eski ve Yeni İstanbul’un bir tek orta panosunun kaldığını, iki yan panonun kaybolduğunu ileri sürüyor. Kaybolmadıklarını, dağıldıklarını biliyoruz bugün: Orta pano müzede, yan panolar adı sanı belli iki koleksiyoncuda. Bir gün, bir sergide, geçici süreliğine de olsa buluşturulmaları sağlanmalı. Bunu, Kortun gerçekleştirebilir -sorumluluğunu üstlendiği Resim Heykel Müzesi’nde.

Bu üç tablonun bir “üçüzlü” olduğunu nereden çıkarıyoruz? 1930’lu yıllardan bir gazete kesiği, altta “Ressam Nezmi (sic!) Ziyanın üç parçadan mürekkep bir eseri” yazısıyla, doğal olarak siyah-beyaz röprodüksiyonunu sunuyor.

Cumhuriyet’in meydanı 1930’lu yıllarda, yıkılıp Gezi Parkı yapılmadan önce stadyum olarak kullanılan Taksim Topçu Kışlası ve Taksim Meydanı. Ortada Cumhuriyet Anıtı.

“Taksim Meydanı yaşamdan anlık bir kesitin aynası değil, ideolojik bir eşdizime göre kurulmuş bir geniş zaman resmidir” diyor Kortun ve ekliyor: “Eski ve Yeni İstanbul, merkezin yörüngesinde kalan laik bir İstanbul aydın tipinin ve hatta Kemalist alafranganın kendi resmine yansıması olarak görülebilir”. Yazı 1985 tarihini taşıyor; kanlı 1 Mayıs’tan sekiz, 1980 darbesinden beş yıl sonra Taksim Meydanı’nın yaşamöyküsü 1937 tarihli üçüzlüye göre köklü değişim geçirmişti. Aynı perspektiften, 1985’ten yirmi yıl sonrasına, Gülsüm Karamustafa’nın “Bir Meydanın Belleği” üstünden uzanılmalı ayrıca: Taksim’in 2005-2020 arası uğradığı bütün tacizler eklemlenerek yaşamöyküsüne.

“Yeni İstanbul”, 80 yıl sonra çoktan yeni olmaktan çıkmış durumda. Kapıya dayanan olası Richter 7.6 sonrası yaşanacak dönüşümün hayaline erişmek sanırım bilimkurgunun alanına giriyor. Başka bir soru kurcalıyor zihnimi, Nazmi Ziya’nın üçüzlü tablosu önünde: Eski İstanbul, Taksim hattı hesaba katıldığında, resmin neresinde(ydi)?

Çelik Gülersoy, Taksim: Bir Meydanın Hikâyesi kitabının arka hikayesini Cumhuriyet Dergi’de yazdığında “Taksim, Cumhuriyet İstanbul’unun simgesiydi. Taksim bizdik, bizim kuşağımızdı” demişti. Cumhuriyeti önceleyen dönemin, bir sonraki dönemi hazırlayacak simgesi 3. Selim’in yaptırttığı Topçu Kışlası’ydı (1806). Geriye gittiğimizde, panoramalarda “Le Champs des Morts” diye vaftiz edilen kesitin kıyıdan yukarıya, Ayaspaşa-Gümüşsuyu hattından Harbiye’ye uzanan geniş arazi dilimini Müslüman, Hıristiyan, Yahudi mezarlıklarının kapladığını görüyoruz. 

Necdet İşli’nin İslâm Ansiklopedisi’ne yazdığı Ayas Paşa Mezarlığı yazısı derli toplu biçimde çerçeveyi çiziyor. Gravürlerden tanıdığımız mezarlıklar 20. yüzyıl başında virane halini almıştır. Arazi spekülasyonlarının erken bir örneği olarak inşa edilir ilk apartmanlar, onları Alman sefareti öncelemiştir. 

Necdet İşli mezartaşlarının önemlice bir bölümünün apartmanların temelinde, bir bölüğününse askerî hastanenin çevre duvarında kullanıldıklarını belirtir; AKM’nin de mezarlık üstüne inşa edildiğini anımsatır: “Yakın yıllara kadar küçük bir kısmı duran Ayas Paşa mezarlığı hiçbir izi kalmayacak şekilde tamamıyla ortadan kaldırılmıştır”. 

Taksim, sonuçta bir poltergeist meydanı. Kovulan ölüleri ikidebir dönüp yeni canlar topluyorlar. 

Bir zamanlar Taksim Meydanı Nazmi Ziya’nın “Eski ve Yeni İstanbul” adlı üç parçalı resminin ortasında sanatçının ölümünden sonra “Taksim Meydanı” ismi verilen tablo bulunuyor. Diğer iki parça koleksiyonerlerde…

Meydan, bir önceki ideolojiden kalan simgelerinin bir sonraki ideolojinin karşısına dikmeye koyulduklarıyla ezildiği bir topografya. Daha da önceki simgeyi, Topçu Kışlası’nın replikasını manzaraya eklemlenme fikri sabitinden vazgeçildi mi? Bilemiyoruz. Neden dahadan dahaya dönülüp yeni bir mezarlık kurulmasın Taksim’de?

Beton meydan zaten bir mezar-şehir emâresi değil mi?

Nazmi Ziya’nın üçüzlü resmi beni yeniden hikayesinin arka cephesinde dolaşmaya yöneltti. Eşi Marcelle de aynı Harika Lifij; resim yapıyormuş. Cormon atölyesinde tanışıp evlenmişler, iki kızları olmuş. 1927’de ayrılmışlar. Kemal Erhan tuhaf bir hikâye aktarıyor Paris’e görevli olarak ikinci gidişinde: “Eşi yerine Kıbrıslı bir kadınla gitmesi nedeniyle eşinden ayrılmıştır”. Marcelle Chevalier, işin ilginç yanı, İstanbul’da kalıp bir başka Türk ile ikinci evliliğini yapmış. Yüzünü, Nazmi Ziya’nın bir portresinden tanıyoruz. Arif Kaptan, ressama yalnızlığın çok ağır geldiğini yazdığına göre, ayrılığa hazır sayılmazmış -tuhaf olan da bu: Paris’e başka bir kadınla giderken bu sonucu hesaba katmamış mıydı?

Bedri Rahmi, genç yaşında ustası için küçük (ama dolgun) bir kitap yazmış. Nazmi Ziya’nın sergisinin açılış gününe yetiştirmiş kitabı. Tuhaftan tuhaf rastlantı: Aynı gün ölmüş ressam!

Bedri Rahmi’nin Nazmi Ziya kitapçığı, kitaptaki metin ‘Bütün Eserleri’ kapsamında yeniden yayımlandı mı? 

İstanbul Modern’in başlangıç döneminde müzenin yayınlarının ve kütüphanesinin sorumluluğunu üstlenmiştim; projelerim arasında ressamlarımızın yeniden basılmamış kitaplarının ve dergi yazılarının dizileştirilmesi de vardı: Mahmut Cûda’dan Nurullah Berk’e, Adnan Çoker’inkilerden Özer Kabaş’ın tezine küçük bir kitaplık. Olmadı.

Nazmi Ziya ile bağlantılı anekdotların benim gözümde en anlamlısı, bir ayakkabıcı dükkanında iki çırpıda kundura yapmış olmasıdır. Bir ara kafamı Zeki Kocamemi’nin marangozluk çalışmalarına takmıştım. Toplayabilseydim onları, bir sergi düzenleyecektim. Olmadı.