Muhafazakârların hakarete vardırırcasına buralı olmamakla, yabancılaşmakla, kendi toplum ve kültürüne ihanet etmekle suçladıkları Tevfik Fikret, yüzde yüz yerli bir eğitim almış, gerçek bir geç 19. yüzyıl Osmanlısıdır.

Ruşen Eşref (Ünaydın), 1919’da yayımladığı Tevfik Fikret kitabında şairi tanıtırken, “kuvveti ifham eden serî adımlarla yaklaşır – tombul parmaklarının ucu sivri – elini size uzatır ve elinizi samimiyetle sıkar” der. Anlaşılan, Tevfik Fikret’le en az bir kere el sıkışmışlar. El sıkışmak, ikisinin de doğal bir biçimde yaptıkları bir şey gibi duruyor Ünaydın’ın anlatısında. Hatta Tevfik Fikret’in el sıkışmasından kişilik çözümlemesi yapabilecek ya da en azından bir samimilik ölçütü çıkarabilecek kadar deneyimi ve özgüveni var yazarımızın.

Halbuki el sıkışmak, söz konusu kitabın yayımlanmasından yarım asır önce, yani 1860’larda henüz toplumca yadırgadığımız, yapanlara da “garplılaşmış züppeler” gözüyle baktığımız bir şeydi. “El sıkmak” ya da “el sıkışmak” veya halk dilinde dendiği gibi “tokalaşmak”, ne sözlüklerimizde ne de günlük dilimizde yer etmişti. Tevfik Fikret doğduktan bir yıl sonra, 1868’de yayımlanmış, yazarı belli olmayan bir kitapçıkta, yurtdışına gidip yabancı adetler edinmiş olanlar mizahi bir dille eleştirilirken, olumsuz olarak kullanılan bir de “el silkmek” fiiline rastlıyoruz. Risalenin yazarı bunu, o zamanlar genellikle yapılanın aksine, Fransızcadan değil de İngilizceden çevirmiş büyük olasılıkla; ama bir yerlerden çevirdiği, “el sıkmak” diye bir fiile aşina olmadığı kesin.

Osmanlı ve Batılı Osmanlılığın çağdaş Batılı yüzünü, herhangi bir gülünçlüğe düşmeden temsil edenlerdendi.i

Pekiyi bu dostlarıyla el sıkışan Tevfik Fikret nereden çıktı? Üstelik kısa ömründe hiç yurtdışına gitmediğini de biliyoruz; birlikte Tanin gazetesini çıkardığı arkadaşı Hüseyin Cahit Yalçın gibi. 31 Mart isyancılarının gavurlukla suçlayarak öldürmek istedikleri, hatta öldürdüklerini sandıkları Hüseyin Cahit (kendisine çok benzeyen Lazkiye Milletvekili Yusuf Arslan’ı Hüseyin Cahit sanarak öldürmüşlerdi), 31 Mart Vakası’na kadar ne yurtdışına çıkmıştı, ne de yabancı bir okulda okumuştu. Mercan İdadisi mezunuydu. Demek ki yüzde yüz yerli bir eğitim dizgesinden geçerek “gavur” olunabiliyordu. Nasıl Tevfik Fikret, Mahmudiye Valide Rüşdiyesi’nde okuduktan sonra Galatasaray Sultanisi’nden birincilikle mezun olabiliyor idiyse…

Muhafazakârların hakarete vardırırcasına buralı olmamakla, yabancılaşmakla, kendi toplum ve kültürüne ihanet etmekle suçladıkları Tevfik Fikret, gerçek bir geç 19. yüzyıl Osmanlısıdır. Tanzimat döneminin bir meyvesidir o; Tanzimat’ın nasıl başarılı bir aşı gibi tuttuğunun canlı tanıklarındandır. Bu haliyle de yaşadığı II. Abdülhamit döneminin yarattığı bir şahsiyet değildir. II. Abdülhamit’in birçok okul açılmasıyla filizlenen eğitim hamlesi başladığında Tevfik Fikret liseyi bitirmişti bile. Yani 1908 Devrimi’ni gerçekleştiren nesilden olmadığını iyi anımsamakta yarar var. Yeni Osmanlıların hemen arkasından gelen o garip, talihsiz nesildendir. Fotoğraflarında kendisini hep fessiz görürüz; ama Ahmet Mithat Efendi’nin Felâtun Beyi’yle hiçbir benzerliği yoktur. Osmanlılığın çağdaş Batılı yüzünü, herhangi bir gülünçlüğe düşmeden temsil edenlerdendir. Rakım Efendi’nin temsil ettiği sentezi de aşmıştır. Bunu yalnızca aldığı eğitimle açıklamak çok yanıltıcı olur. Zira Tevfik Fikret, gene Tanzimat döneminin yarattığı bir aile çevresine mensuptu. Babası mutasarrıf, dayısı valiydi. Kendisi de yayıncılık ve eğitim alanlarına girmeden önce devlet memurluğu yapmıştır; zamanının neredeyse tüm okumuşları gibi.

Tevfik Fikret 28 yaşında Yıl 1895. Dr. Ömer Besim Paşa’nın evinin bahçesinde solda oturan Tevfik Fikret, yanında Besim Ömer Paşa, onun önünde Fikret’in oğlu Halûk ve yanında Ayah Ömer Bey. Ayakta duranlar ise Kemal Ömer, Hüseyin Kâzım, H. Nâzım.

Şair Tevfik Fikret ise, II. Abdülhamit ve II. Meşrutiyet dönemlerinin adamıdır ve belki Meşrutiyet döneminin şairi kimliğiyle “Jöntürk” olduğunu söyleyebiliriz. Gerçi politikaya karışmamış, yani Devrim’e ka- dar İttihatçı olmamıştır. Sonra katıldığı İttihat ve Terakki’den de çabuk soğumuştur; ama bu uzaklaşma, Devrim’in uyandırdığı daha özgürlükçü, daha adil, daha ahlâklı bir yönetim beklentisinde olanların bayraktarlığını sürdürmesine engel olmamıştır. Bu da, edebi niteliğinin eleştirilmesine karşın, Cumhuriyet döneminde de kendisine duyulan sevgi ve saygının kalıcılığını sağladı. Diyebiliriz ki Tevfik Fikret, II. Abdülhamit ve II. Meşrutiyet dönemlerinin ha- yal kırıklıklarını yaşayanlar için Tanzimat’ı Cumhuriyet’e bağlayan adam oldu.

Bireylerin temennadan el sıkışmaya, setre-pantoldan takım elbise-kravata geçtikleri süreçte, toplum da II. Mahmut mutlakiyetinden meşrutiyete, parlamentarizme geçmişti. Yani Tanzimat döneminin yarattığı ivme, henüz çok boyutlu bir toplumsal dönüşüme varamamış olsa
da, toplumsal dinamikleri özgür bırakacak bir yönetim getirmişti. Vilayet meclislerinde siyasal deneyim kazanmış her din, mezhep ve etnik gruptan mebuslar, Meclis-i Mebusan’da herşeyi tartışıyor, kurumları, bakanları eleştiriyor, yeni bir seçim kanunu hazırlıyor, hatta bunu yaparken genel oy hakkı bile isteyebiliyorlardı. Ahmet Mithat Efendi, Üss-i inkılâb’ı yayımlayarak seküler Osmanlılığın zaferini ilân ediyordu. Balkanlar’da durum karışık ve Rusya’yla bir savaşa gebe, devlet de iflas etmiş ve Batı Avrupa’ca dışlanmıştı gerçi; ama Osmanlı milliyetçiliğinin dışavurumları tavan yapmış, savaşa da geleceğe de özgüven ve iyimserlikle bakan bir ortam vardı.

İmzalı fotoğrafı

Tevfik Fikret’in arkasına “Biraderim Osman (…) Beyefendi’ye, 3 Mart 1313” yazarak imzaladığı fotoğrafı.

93 Harbi’nin felâketle sonuçlandığını biliyoruz. Ama çoğumuzun bilmediği bir şey de, Saray’ın savaş sırasında ordunun başındaki komutanlara neredeyse hiç hareket özgürlüğü bırakmadığına ilişkin söylentilerin hemen savaşın bitmesiyle ortaya çıktığı. Kaldı ki, bunun bir dedikodudan ibaret olmadığı II. Meşrutiyet’te yayımlanan anılardan anlaşılmıştır. Parlamento kapandı, mebuslar evlerine yollandı. Yıldız Mahkemesi kuruldu. Tanzimat’ı Bağdat’a ve Tuna kıyılarına götüren, Meşrutiyet’in mimarı Mithat Paşa artık yok. Şeyhlerin, nakibü’l-eşrafların, aşiret reislerinin sözü vali ve mutasarrıflarınkini bastırıyor. Süleyman Paşa’nın Tarih-i âlem kitabı toplatılıp imha edildi. Ağır bir sansür basın-yayın dünyasının tepesine kara bir bulut gibi çöktü. Osmanlılığın köküne kibrit suyu döküldü. Amerikalı tarihçi Carter Findley, Osmanlı Dışişleri Bakanlığı’nda istihdam edilen gayrimüslimlerin oranlarını veriyor: 1850’de % 26, 1875’te % 37 (en yüksek oran), 1908’de ise % 24.

Tanzimat’ın getirdiklerinin üzerine çağdaş bir yönetim geliyor derken, II. Abdülhamit’in kendisinin söylediği gibi, II. Mahmut mutlakiyetine dönülmüştü. Otuz yıl sürecek olan bu mutlakiyet, Tevfik Fikret’i de nesliyle birlikte gündelik yaşamdan, yaşanan gerçeklikten kaçan, çünkü onunla baş edemeyen, kötümser bir şair yaptı. Ancak şair, 1908’den itibaren yazdıklarından da anlaşıldığı üzere, Namık Kemal’in “Hürriyet” kasidesini yazdığı zamanlara gerilemiş olmanın verdiği koyu bir kızgınlık da biriktirmişti bu kaçış sırasında. Tevfik Fikret’in kızgınlığı, II. Meşrutiyet’in özgürlük ortamında bir volkan gibi patladı. Şiirlerindeki II. Abdülhamit dönemi eleştirileri meşrutiyetçileri heyecanlandırırken, radikal sekülerleşme yanlısı, evrensel insanlığı savunan mısraları bir yanda “Garpçılar” denilen köktenci modernleşmeci çevrelerin sempatisini topluyor, diğer yanda da muhafazakârların sert eleştirilerine neden oluyordu.

Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Cemal Süreya’ya, edebiyat çevrelerinde Tevfik Fikret şiirinin özünde siyasal olduğu ve edebi değerinin düşük olduğuna dair bir fikir birliği mevcut. Ben de, kendi payıma, Tevfik Fikret’in ancak II. Meşrutiyet döneminin fikir ve siyaset mücadeleleri arasında “büyük şair” kabul edildiğini anlayabiliyorum. Ne de olsa yazdıklarını yayımlandıkları günlerde okuyan meşrutiyetçi nesil de on beş – yirmi yıllık bir kızgınlık, bir fikir hürriyeti özlemi biriktirmişti. Ama Tevfik Fikret’e duyulan hayranlık, II. Meşrutiyet’e özgü fikir çatışmalarının bitip Cumhuriyet’in kurulduğu dönemde zayıflamadı. Bu, Cumhuriyet’in köktenci kurucularının da aynı nesle mensup olmalarıyla, yani şairi Tanzimat evrenselciliğinin sonuçta yerelci muhafazakarlığı alt etmesinin timsali olarak görmelerindendir.

HEPSİNİN YOLU GELİBOLU’DAN GEÇTİ

Süleyman Paşalar, Fikretler Namık ve Mustafa Kemaller

Tarih ve coğrafya ikilisi, ilginç rastlantıların olduğu, alınyazılarının kesiştiği, heyecan verici bir uzam olarak çıkabiliyor karşımıza. Osmanlı Beyliği’nin imparatorluğa dönüşme sürecinde önemli bir dönemeç olan Avrupa kıtasına geçişi sağlayanlardan Süleyman Paşa’yı, öldüğünde Bolayır’a gömmüşler. Yüzyıllar sonra Gelibolu’ya mutasarrıf tayin edilen, Devr-i istilâ yazarı Namık Kemal de, vefatında onun yanı başına defnedilmeyi vasiyet etmiş. Onun gibi başka bir hürriyet aşığı şair Tevfik Fikret de Namık Kemal’in kabrinin çizimini gerçekleştirmiş. Sonra da bir 1. Dünya Savaşı çıkmış ve bütün bunların yitirilmesi olasılığı belirmiş. Oraları savunmak da şairlerden birinin adını alan, diğerine de hayran bir subaya düşmüş. Acaba Mustafa Kemal Bey, bundan tam 100 yıl önce, Çanakkale’deki 6-7 Ağustos vuruşmaları sırasında bunları aklından geçirmiş miydi?

‘Avrupalılar’ Namık Kemal’in Bolayır’da bulunan kabrini Tevfik Fikret tasarlamıştı. ‘Vatan şairi’, Osmanlıların Avrupa’ya geçişinin sembolü Süleyman Paşa’nın yanına gömülmeyi vasiyet etmişti.