#tarih
Savaş

Tarihin aynasından Ukrayna-Rusya krizi

Euromaydan devrimi, Kırım’ın Rusya tarafından ilhakı, Donbas’taki içsavaş, Donetsk ve Luhansk Halk Cumhuriyetleri olarak adlandırılan “halklar”ın oluşumu, ardından “Turuncu Devrim” (2004) ve ülkeyi NATO’ya sokmaya yönelik ilk girişim (2008) derken mevcut Ukrayna krizinin ayak sesleri bir süredir duyuluyordu. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in “Ukrayna’yı Nazilerden arındıracağız” sözleriyle başlattığı işgalin arkasındaki tarih.

Rudyard Kipling, “Sava­şın ilk kurbanı her za­man gerçektir” demişti. Savaş söz konusuysa taraflar sorumluluğu hep karşı tarafa yükler. Daha dün Afganistan’ı, Irak’ı yerlebir edenler insan­lık değerlerinden söz edebilir ya da otoriterlik konusunda ta­rihte sarsılmaz bir yer edinen­ler demokrasi ihraç edebilir! Sonuçta iki taraf da silah tica­retinden büyük kâr elde eder. Ukrayna gibi arada kalan ül­keler ise sonuç ne olursa olsun bir süre daha belini kolay kolay doğrultamaz.

Ukrayna ile yılardır sü­ren gerginlikten sonra, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Pu­tin taarruza geçmek için 21 Şubat Pazartesi gününü seçti. Kremlin başkanı, Donbas böl­gesinin bir parçasını oluştu­ran iki ayrılıkçı bölgenin “Lu­hansk Halk Cumhuriyeti” ve “Donetsk Halk Cumhuriyeti”­nin tanınmasına ilişkin belgeyi imzalayarak diplomasi kapı­sını kapattığını ve askerlerini gönderdiğini duyurdu. Böylece Rusya Ukrayna’yı istila etmeye başladı.

Ukraynalı çocuklar, batıya Lviv’e doğru gitmek için Kiev’den kalkan bir trende. (Lynsey Addario/The New York Times)

“Bu operasyonun ama­cı, sekiz yıldır Kiev rejiminin yıldırma ve soykırım politika­larının mağduru olan insan­ları korumaktır. Bu nedenle Ukrayna’yı askerden ve Nazi­lerden arındırmak için çaba göstereceğiz” diyordu Putin iş­galin gerekçelerini sıralarken. Ancak Ukrayna için kullanılan bu ifadeler yeni bir durumdan bahsetmiyordu. 2008 Gürcis­tan müdahalesi sırasında ve 2014’te Kırım’ı işgal ederken de aynı gerekçeler kullanılmış­tı. Yani “soykırım” eski Çarlık Rusyası’nın yeniden kuruluşu­nun tek meşru gerekçesi ola­rak sunuluyor; Nazizme karşı zafer, bu vesileyle bir “siyasal din”e çevriliyordu. Putin dış politikada dayandığı bu siyasal dini kullanarak yarın Baltık ül­kelerine yönelmenin de kapısı­nı açıyor.

Genellikle savaşın iki ana aktörü Rusya ve ABD’nin po­zisyonlarına göre önceden şe­killenmiş tavırlarla hareket etme eğiliminde olanlar için her şey çok kolay. Birine göre NATO’nun oyuncağı, neo-Na­zi Ukrayna yönetimine karşı anti-emperyalist Rusya’nın kendini koruması meşru; diğe­rine göre Rusya’nın attığı her adımda bir şeytanlık var. Fakat önce neyin neyle savaştığını bilmekte yarar var. Ortada es­kiden iddia edildiği gibi bir ko­münizm-kapitalizm çatışma­sı yok. Hoş, geçmişte de sözde komünist SSCB ile ABD hiç savaşmadı. Nazizm Rusya’ya savaş açmadan önce de Hit­ler-Stalin paktı vardı.

Putin’in kapitalizmden şi­kayet edecek hâli yok. Otori­ter neoliberalizm ile oligarşik kapitalizmin süvarisi, buna uygun olarak Doğu Avrupa’nın zengin kültürel çeşitliliğini in­kar eden büyük Rus şoveniz­minin de en parlak siması. Üs­telik Putin, bugün en az ABD kadar komünizme düşman, “Komünizmi temizlemek mi istiyorsunuz? Bize uyar. Ama yarı yolda durmamalıyız. Uk­rayna’nın komünizmden ger­çekten arındırılmasının ne de­mek olduğunu göstermeye ha­zırız” diyor.

NATO’nun bir savunma paktı olduğu konusundaki hi­kayeler de Varşova Paktı’nın çöküşünden sonra karşısında bir düşman yokken eski Var­şova paktı üyelerini saflarına katmasından belli. Her ne ka­dar mümkün değildiyse de Uk­rayna’nın NATO üyeliğinden dem vurulması elbette ağır bir tahrikti. Silahsızlanma ile sağlanacak bir denge çok da­ha düşük maliyetli ve güven­li olacakken yeni yeni üsler ve giderek artan silah satışlarıyla NATO’nun neye hizmet etti­ğini anlamak için silah sanayi şirketlerinin listesine bakmak yeterli.

Harkov’da birliği tarafından geride bırakılmış bir Rus askerinin cesedi karlarla örtülmüş. (Tyler Hicks/The New York Times)

Tarihin terazisi mazlumla zalimi aynı kefeye koymaz.

Yakın tarih 1991 yılı sonunda Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in Ukraynalı ve Belaruslu mevkidaşları ile birlikte Sovyetler Birliği’nin dağılması için verdiği karar, Mihail Gorbaçov’un karşı çıkmak istememesiyle barışçıl bir şekilde hayata geçirildi. Ancak dağılış, potansiyel çatışmalara gebeydi: 1989’daki son nüfus sayımında 147 milyon, eski SSCB’de ise 286 milyon nüfusa sahip olan bu çokuluslu alanda 25 milyon Rus, Rusya sınırlarının dışında kaldı. Dahası, sınırların alelacele çizilmesi, halef devletler ve azınlıklar (Dağlık Karabağ, Transdinyester, Güney Osetya, Abhazya, Acara, vb.) arasındaki gerilimleri artırmıştı. Bu çoketnikli devletlerin birçoğu daha önce hiç var olmamıştı.

Özellikle Çarlık ordularının çöküşü sayesinde, tarihinde yalnızca 1917-1920 arasında üç yıl bağımsız kalan Ukrayna, hem çok geniş bir coğrafyada yer alması hem de jeopolitik konumu itibarıyla fena hâlde tarihin nasırına basıyordu.

Coğrafya Her Şeyden Önce Savaş Yapmaya Yarar kitabı­nın yazarı Yves Lacoste “Coğ­rafya, bölgeleri yalnızca şu ve­ya bu düşmana karşı yürütüle­cek muharebeleri düşünerek organize etmeye değil, devlet aygıtının üzerinde otoritesini ifa ettiği insanları daha iyi de­netlemek için organize etmeye de yarar” der.

Kırım meselesi Kırım Yarımadası’nda bir Karadeniz liman kenti olan Yalta’da, 27 Mart 1994’te yapılan parlamento seçimlerinde oylarını kullanan kadınlar. (Fotoğraf: Hector Mata

Aslında tarih devletlerden ibaret olmadığı için tarihsel olarak var olan, ancak birçok ülke ve millet gibi nerede baş­layıp nerede bittiği tartışma­lı olan Ukrayna, Aralık 1991’de doğduğu andan itibaren karma bir devletti. Batı bölgeleri, iki dünya savaşı arasında Polon­ya’nın bir parçasıydı. Doğu bölgelerinde Rusça konuşanlar çoğunluktaydı. 1954’te Niki­ta Hruşçov tarafından istişa­re edilmeden alınan bağlanma kararından önce “Kırım hiçbir zaman Ukraynalı olmadı” den­diğinde Karadeniz kıyılarının bir zamanlar Osmanlı olduğu­nu ve asıl sakinlerinin Kırım Tatarları olduğu da unutulma­malıdır. Elbette kaderleri de…

Ukrayna devleti 30 yıllık geçmişiyle, kimilerinin pek sevdiği tabirle, devlet reflek­si bakımından zayıftı. Bunun bir diğer anlamı da kurumsal­laşma açısından durmuş otur­muş olmamasıydı. 1990’lar­daki özelleştirmeler, devlete hükmeden bir oligark sınıfının doğmasına yol açmıştı. SSC­B’nin diğer kısımlarında ol­duğu gibi, eski devlet memur­larından oluşan yeni yönetici sınıfı, yağmalama amacıyla bir yolsuzluk dağının altında kal­mış ekonomiyi ele geçirmişti. Yaşam standardı düşmüş, dev­letin yapıları dağılmış; en az 3 milyon genç Ukraynalı ülke­sini terk etmişti. “Rus yanlısı” ve “Ukrayna yanlısı” oligarklar iktidar için yarışırken ekono­mi feci duruma gelmiş; borç­lanmadaki yükseliş dikkati çekmeye başlamıştı.

2014’te Rusya, çoğunluk­la Rusların yaşadığı karayla çevrili bir bölge olan Kırım’ın kontrolünü yeniden ele geçir­di. Kırım 1954’ten önce Rus olmasına rağmen, sözde bir referandum kapsamında dahi olsa Rusya’ya ilhakının haksız ve orantısız bir tepki olduğu tartışılmaz. Karar, devletlerin toprak bütünlüğüne saygı gös­terilmesi konusunda özellikle Kosova’nın Yugoslavya’dan ay­rılması gibi durumlarda Rusya tarafından sürekli teyit edi­len ilkeye aykırıydı. Kırım’da ise Putin, Rusya’nın Karade­niz’deki stratejik çıkarlarını diğer tüm hususların üzerine koydu.

Donbas bölgesinde (Donet­sk), Rus ordusunun desteğiy­le milisler, şiddetli çatışmalara yolaçan bağımsız bir cumhuri­yet ilan ettiler. 13.000’den fazla can kaybı yaşandı, 2 milyon ki­şi yerinden edildi. Ukrayna’da­ki 2019 seçimlerinde, Volodı­mır Zelenskıy oyların dörtte üçünü alarak ezici bir çoğun­lukla başa geçti. Fakat özellik­le kömür madenlerine dayalı eski sanayi bölgesinin ve çelik endüstrisinin paslı bir çorak araziye dönüştürdüğü doğuda, zaten kötü durumda olan eko­nomi toparlanamadı. Doğuda egemen olan sanayi sektörü, SSCB’nin eski devrelerine bağ­lı olarak alabildiğine tahrip ol­muştu.

Ukrayna’nın derin yarık­larla malul olduğu açık. Mağ­dur SSCB’nin dağılmasından sonra ülkede gerçek olmayan sosyalizmden fiilî kapitalizme geçiş, bir dizi bölgesel oligark tarafından devlet varlıklarının yağmalanması, sanayisizleşme ve 2007-8’deki büyük durgun­luk ile Covid-19 krizinden son­ra Ukrayna’yı etkin bir şekilde “başarısız bir devlet” hâline getiren, 2. Dünya Savaşı döne­mine yakın seviyelerde seyre­den bir yoksullukla sonuçlan­dı. Bir devlet var ama toplum­sal meşruiyeti, “rıza” yetkisi alabildiğine sınırlı. Kırsal dün­ya, IMF ve Dünya Bankası ta­rafından desteklenen yaban­cı yatırımcı vaadiyle bir arazi özelleştirme programının teh­didi altında. Geriye dinamik bir faktör olan, ancak mev­cut istikrarsızlık ortamında, AB’den gelen yardıma ve ABD tarafından desteklenen milita­rizasyonun doğrudan etkileri­ne bağlı olan sermaye kalıyor. Üstelik hükümet, doğudaki “ayrılıkçılar” ile ikili kimlikle­ri adına talep ettikleri özerklik biçimlerini müzakere etmenin yolunu bulamadı. Bu şartlarda ekonomik olarak, Ukrayna’nın durumunu nasıl düzelteceğini tahmin etmek zor.

Bağımsızlık yanlılarının sembolü 28 Ağustos 1991’de Kiev’deki bir gösteride Ukrayna’nın amblemi olan çatalı temsilen üç parmaklarını kaldıran bağımsızlık yanlısı göstericiler. (Fotoğraf: Anatoly Sapronenkov)

Sürekli kriz

Olguları hatırlamak, olayla­rı anlamak isteyen herkes için çok önemlidir. Mevcut Ukray­na krizi, “Turuncu Devrim”­den (2004) ve ülkeyi NATO’ya sokmaya yönelik ilk girişimden (2008) itibaren tahmin edile­bilirdi. Doğu ortaklığı (2009) başlatıldığı sırada AB’nin Uk­rayna ile bir ortaklık anlaşması müzakeresini Birlik’in amacı­na uygun hâle getirecek şekilde çerçevelemiş olması koşuluy­la bu kriz önlenebilirdi. 2003 yılındaki AB-Rusya stratejik ortaklığı “Lizbon’dan Vladivos­tok’a” bir serbest dolaşım alanı yaratma hedefini taşısaydı du­rum farklı olabilirdi.

Elbette Ukrayna ve Rusya ekonomilerinin içiçe geçmiş olmasını da hesaba katmak gerekirdi. Böylece AB, NA­TO’nun her zaman doğuya ya­yılmasından yana olanlar tara­fından sömürülmeye izin ver­memiş olacaktı. Bunun yerine Brüksel, Ukrayna’ya Avrupa ile Rusya arasında seçim yapmak zorunda kalacağı imkansız bir ikilem sundu. Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç te­reddüt etti. Rusya’nın teklifi mali açıdan Avrupa’nın tekli­finden çok daha önemliydi.

Başkan Putin, Ocak 2014’te Avrupa makamları tarafından Ukrayna’nın egemenliği baha­nesiyle Kiev ile yapılan ortaklık anlaşmasının içeriğini görüş­me olasılığının reddedildiği­ni belirtti. Anlaşmanın Başkan Yanukoviç tarafından imzalan­masının ertelenmesi, 22 Şu­bat 2014’te görevden alınması­na yolaçacak olan Maydan’da­ki “Avrupa yanlısı” gösterilerin işaretiydi. AB’nin Ukrayna ka­muoyunda popülaritesi anlaşı­labilir bir durumdu.

Sonun başlangıcı

Putin Mayıs 2014’ün başında, çatışmayı sınırlamaya hazır ol­duğunu ilan etti. Rusça konu­şulan bölgeleri Ukrayna için­deki sorunlarına çözüm ara­maya teşvik etti. 10 Mayıs’ta François Hollande ve Angela Merkel, Berlin’de Ukrayna’nın adem-i merkezîyetçiliğinin Anayasa’ya dahil edilmesi hak­kında konuştular. 25 Mayıs’ta Başkan Petro Poroşenko se­çildi ve Moskova tarafından hemen tanındı. “Normandi­ya formatı” (Almanya, Fransa, Rusya, Ukrayna) 6 Haziran’da hazırlandı. Kriz barışçıl bir şe­kilde çözülebilecek gibi görü­nüyordu.

Ancak Kiev makamları, Donbas’ta onlara karşı koyan “kendi kendini ilan eden cum­huriyetler”e yönelik bir “te­rörle mücadele operasyonu” başlattı. Operasyon, Maydan yanlısı “gönüllü taburlar”ın desteğine rağmen Ukrayna or­dusunun dağılması nedeniyle yarıda kesildi. 5 Eylül’de imza­lanan Minsk I Antlaşmaları’y­la ateşkes ilan edildi. Altı gün sonra, 11 Eylül’de, ateşkesin uygulanmasını resmen garan­ti altına almak için ABD ve AB tarafından ciddi yaptırımlar uygulanmaya başlandı. Ameri­kan yaptırımlarıyla felce uğra­yan bankalar kanalıyla, Avru­pa-Rus ticareti felç olmadıysa da önemli bir darbe aldı. Rusya gıda sektöründe karşı yaptı­rımlar kararlaştırdı; dış ticare­ti ve endüstriyel işbirliğini çe­şitlendirmek için başta Çin ol­mak üzere “yükselen ülkeler”e yönelindi. Aynı zamanda ham petrol fiyatları da düştü. Ruble, 2014 sonunda dolar karşısında 35’ten 70’e çıktı.

Evi başına yıkılan Ukraynalılar Kiev’in İrpin kentinde hava bombardımanının hedefi olmuş evlerinden kurtarabildikleriyle kaçanlar… (Fotoğraf: Aris Messinis)

Minsk’lerden sonra

2014-2015’ten beri Euromay­dan devrimi, ardından Kı­rım’ın Rusya tarafından ilhakı ve Donbas’taki içsavaş, Donet­sk ve Luhansk Halk Cumhu­riyetleri olarak adlandırılan “halklar”ın oluşumu ile Ukray­na’yı kökünden değiştirmişti.

Fransa ve Almanya’nın aracılık ettiği Minsk Ateşkes Antlaşması’nın (5 Eylül 2014) ve müteakip olarak Hollan­de’ın biraraya getirdiği devlet başkanlarının girişimi saye­sinde, 12 Şubat 2015 tarihinde “Minsk II” olarak bilinen yeni antlaşmalar imzalandı.

Minsk II Antlaşması’nın (11 Şubat 2015) başarısız ol­masına yolaçan müzakereler­den sonra mevcut jeopolitik krizin –NATO Genel Sekrete­ri, eski Norveç Başbakanı Jens Stoltenberg’e göre “olağandı­şı”, Ukrayna Devlet Başkanı Volodımır Zelenskıy’ye göre “olağan”– nedeni olarak ilan edilen, Rusya ve Belarus top­raklarında, Ukrayna sınırın­da 100.000 askerin konuşlan­dırılmasıydı. Vladimir Putin ve Sergey Lavrov’un defalarca aksini iddia eden açıklamalar yapmalarına ve güvence ver­melerine rağmen, işgalci bir güç hâline gelebilecek asker­lerin varlığı bile tek başına alarm zillerinin çalınması için yeterliydi.

Unutulmamalıdır ki Don­bas cephesinde, ateşkes sıra­sında, her iki taraf da bir siper savaşında 40.000’e kadar sa­vaşçı bulundurduğundan çok az hareket vardı. Bu Rus ko­nuşlandırması, üye devletlerin Putin’e yönelik “herhangi bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına kar­şı kuvvet kullanma tehdidine ya da güç kullanımına başvur­masını” yasaklayan Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin ihlal ettiği yönündeki suçlamaları­nın kaynağıdır.

Minsk II Antlaşmaları ol­dukça net bir güzergah çizmiş­ti: Rada (Ukrayna Parlamen­tosu) tarafından bir seçim ya­sasının oylanması, Donbas’ta yerel seçimler, anayasal re­formlar, adem-i merkezîyetçi­lik yasası, yeni seçimler ve ni­hayet Kiev’in Rusya ile olan sı­nırının kontrolünü geri alması. Ancak 17 Mart’ta Rada, “silahlı grupların geri çekilmesini” ön koşul haline getirerek bu sıra­yı bozan bir metni kabul etti. Minsk antlaşmalarının siyasi boyutunun Kiev hükümeti ta­rafından bloke edilmesi, aslın­da Ukrayna ihtilafını “donmuş bir çatışmaya” yönlendirdi.

Savaşın ortasında umut verenler Savaş ilan edildiği andan itibaren Rusya’nın farklı kentlerinde sokağa çıkan savaş karşıtları, polisin sert müdahalesine ve gözaltılara rağmen “Bu bizim değil, Putin’in savaşı” demeye devam etti.

Tarih kapıyı kaç kez çalar?

Büyük güçler tarafından em­peryalistler arası rekabet­te dışarıdan dayatılan kutup­laşmadan kurtulmanın, farklı kültürel toplulukları ve ulu­sal azınlıkları vatandaş ola­rak dikkate alan çoğulcu bir ulusal proje geliştirmenin tek yolu, uluslararası bir tarafsız­lık statüsü antlaşmasından geçiyordu. 2015’te Belarus­ya’da Almanya, Fransa ve ilgili üç devlet tarafından imzala­nan Minsk II Antlaşmaları’nın uygulanması, ülkenin aşama­lı olarak silahsızlandırılması­na, içsavaşın sona ermesine, dışlayıcı milliyetçilik karşı­sında vatandaşlık hakkını ve kapsayıcı ulusal bağımsızlığı garanti eden demokratik ana­yasal reformlara yolaçabilirdi. Bu, kemer sıkma ve eşitsizlik politikalarının eşlik ettiği dış borçla, yeniden silahlanma ve boyun eğme anlamına değil, ancak güvenlik ve savunma se­çeneklerine ilişkin bir referan­dum da dahil olmak üzere tüm nüfusunun demokratik katılı­mına izin veren asgari yaşam koşullarının restorasyonu an­lamına gelirdi.

Sonuç olarak bütün bu kı­rılmalarla birlikte olaylar zin­ciri, Ukrayna halkının kendi iradesi üzerine kabus gibi çö­ken iki emperyalist gücün kıs­kacında cereyan etmektedir. Daha Putin’in Rusyası topar­lanmadan önce 1997’de, Sat­ranç Tahtası kitabının yazarı Ukrayna asıll Zbigniew Kazi­mierz Brzezinski, Rusya’nın yeniden büyük bir güç olması­nı engellemenin tek yolunun Ukrayna’yı Rusya’nın nüfuz alanından çıkarmak olduğunu yazmıştı.

Putin yaptığı bir dizi ko­nuşmada, hatta Sovyetler Bir­liği’nin yıkılmasını 20. yüzyılın en trajik jeopolitik olayı olarak gösterirken bile, SSCB’nin de­ğil Çarlığın nüfuz alanlarını kendi sınırları olarak gördü­ğünü açıkça belirtmişti. 2000 yılında iktidara geçmesinden önce, Kremlin’in şefi SSC­B’nin mirasına sahip çıkarak, Rusya’nın eski Sovyet cum­huriyetlerine “hediye” olarak bu bölgeleri verdiğini iddia et­mişti. 1994’te Sankt Peterburg Belediye Başkanı Anatoli Sob­çak’ın yardımcısıyken özellikle Kırım’ı zikrederek bu “devasa toprakları” anmıştı. 20 yıl son­ra Rusya burayı ilhak edecek­ti. Putin koşullara göre planlı bir şekilde stratejisini uygulu­yordu.

Şu anda 70 yıllık iki taraf­sız ülke Finlandiya ve İsveç, NATO’ya çok sıcak bakmaya başladı. Düne kadar Şansölye Angela Merkel Rusya’ya hayır­hah bakarken bugünkü şansöl­ye 100 milyar dolarlık askerî harcamayı önüne koymuş du­rumda. NATO’nun beyin ölü­münden söz eden Macron ise Rusya ile dans edemeyeceğini anladı. Bütün bunları “satranç ustası” diye takdim edilen Pu­tin’den öğrendiler.

Rusya’nın 630 milyar dolar rezervini düşünerek ekono­mik yaptırımları hafife alanlar parayla nefes alınamayacağını unutuyorlar. Rusya’nın rezervi var ama millî geliri Güney Ko­re’den bile az, Amerika’nın ise on beşte biri!

Şimdilik iki önemli güç barbarlığa karşı koyabilir: Uk­rayna’da direniş ve başta Rus­ya’daki olmak üzere savaş kar­şıtı hareket. Halkın %60’ının savaşa karşı olduğu belirtili­yor. Putin Ukrayna’ya saldıra­rak kendi ülkesinde ilk kez cid­di bir meşruiyet kaybına uğru­yor. Yoksul bir süper güç olan Rusya emperyalizminin gücü, şefin sandığından daha sınırlı.

Üstelik inkar ettiği Uk­raynalılık bilinci ve iradesi de dünyanın gözü önünde serpil­mekte…

PUTIN, STALIN, LENIN

SSCB’nin ideallerini değil, gücü ve geleneği

Putin belki sosyal bir ideal olarak komünizme inanmıyor, ama Sovyet döneminin gücüne ve vatanseverliğe sadakati su götürmez. Rusya Devlet Başkanı’nın Lenin, Stalin ve Sovyet idealleriyle ilgili fikirleri…

Putin, Leningrad’daki savaştan hemen sonra doğmuş, KGB’de eğitim görmüş bir Sovyet çocuğu. Sosyal bir ideal olarak komünizme inandığı söylen­emez, ancak Sovyet gücüne ve özellikle vatanseverliğe sadakati su götürmez. Kesinlikle bir Lenin hayranı değil. Ocak 2016’da kamuoyu önünde onu açıkça eleştirdi de. Stalin’in tarihte olumlu bir rol oynadığını belirtirken Lenin’in “SSCB’nin temellerinin altına bir nükleer bomba” bıraktığını söyledi. Bu herkesi şaşırtmış ve Ukrayna’da­ki Lenin heykellerini yıkılmaktan korumak için savaşan Donbas ayrılıkçılarını şok etmişti. Putin daha sonra şunları söyledi: “Sovyetler Birliği’nin kurulduğu sırada, 1922’de Stalin ile Lenin arasında yaşanan bir tartışmadan bahsediyorum”.

Putin, “Bolşevik politika­sı sonucu Sovyet Ukrayna’sı oluştu. Günümüzde Ukrayna için ‘Vladimir İlyiç Lenin Ukraynası’ diyebiliriz. Ukrayna’nın yaratıcısı ve mimarı Lenin. Lenin’in Don­bas’ı Ukrayna’ya bağlayan sert emirleri dahil arşiv belgeler bunu doğruluyor” ifadelerini kullandı.

Milliyetçilik karşıtı olan Lenin, daha sonra her ülkenin özgürce katılabileceği ve isterse ayrılabileceği bir sosyalist cum­huriyetler birliği; Stalin ise, tüm cumhuriyetleri Rusya Federas­yonu’na bağlı bir yapı hayal etti. Tarihçi Moche Lewin, Türkçeye de çevrilmiş olan Sovyet Yüzyılı kitabında bu ayrımı iki farklı devlet anlayışına bağlıyor ve Sta­lin’in eski tipte, yani Çarlık’tan devralınan devleti inşa etmekten yana olduğunu belirtiyordu (Le­nin’in Son Kavgası adlı kitabında ise bu tartışmanın en ince ayrın­tılarına kadar değerlendirmesini yapmıştı).

Bugün Putin, Lenin’e karşı Stalin’in tarafını tutuyor ve Lenin’in diğer milletlere “ayrılma hakkı”nı tanıdığı için SSCB’nin dağılmasını mümkün kıldığı­nı belirtiyor. Putin’in Stalin hakkında “incelikli” bir vizyonu var: Ona göre kanlı bir diktatör ama 2. Dünya Savaşı’nı kazandı ve Rusya’nın büyüklüğünü inşa etti. Putinizm için gerçekten de Stalin, imparatorluk fikri etrafın­da Sovyet ve Sovyet öncesi iki hatıranın mükemmel birleşimi. Bu kültürel neo-Stalinizm, Pu­tin’in Çarlığı meşrulaştırmasının önemli bir halkası. Ne diyor? “Eski imparatorluğun kenarların­da milliyetçilerin sınırsız şekilde artan hırslarının beslenmesine, yeniden kurulan ve genellikle keyfî olarak oluşturulan idari bi­rimlere, birlik cumhuriyetlerine, çoğunlukla onlarla hiçbir ilgisi olmayan tarihî Rusya’nın sakin­leriyle birlikte devasa bölgelerin verilmesine ne gerek vardı?”

NE NEDİR, NE DEĞİLDİR?

Kilit terimleriyle kriz sözlüğü

Rusya-Ukrayna çatışması, hem tarihî hem güncel pek çok gelişmeyi anlamak için kritik önemdeki bir takım terimlere de hâkim olmayı gerektiriyor. Bu son derece teknik savaşta, enerji politikalarından uluslararası antlaşmalara, yaptırımlar arasında sıkça duyduğumuz ekonomi terimlerinden coğrafya bilgisine anlaşılması gereken çok şey var. Kafası karışıklar için krizin kilit terimleri.

•DONBAS: Ülkenin doğusunda, Rusya sınırında bulunan bir Uk­rayna bölgesidir. 60.000 kilomet­rekareden (kabaca Belçika’nın iki katı) geniş bir madencilik ve sanayi havzasıdır. İdari olarak Donbas; Donetsk ve Luhansk oblastlarından (idari bölgeler) oluşur. Ukrayna Devlet Başka­nı Viktor Yanukoviç’in Şubat 2014’te devrilmesinden bu yana bölge, Moskova tarafından des­teklenen Rus yanlısı ayrılıkçılar ile yeni Ukrayna rejimi arasındaki silahlı çatışmanın merkezinde yer alıyor.

Ayrılıkçılar, Donetsk ve Luhansk’ın bir kısmını “halk cumhuriyetleri” ilan ettiler ve aslında Donbas’ın bir kısmını kontrol altına aldılar. 21 Şubat Pazartesi günü Putin ayrılıkçı bölgelerin bağımsızlığını tanı­maya karar verdi ve derhal Rus ordusuna orada “barışı koruma­sını” emretti. Bu konuşlandırma için herhangi bir zaman çizelgesi veya ölçek açıklanmadı, ancak ABD’ye göre Rusya, Ukrayna sınırında 150.000’den fazla asker bulunduruyordu. Putin böyle­ce bu “halk cumhuriyetlerini” tanıyan ilk lider oldu. Bu karar, düzenli olarak ihlal edilmesine rağmen, savaşan taraflar ara­sındaki en şiddetli çatışmalara son vermeyi mümkün kılan, Fransız-Alman garantörlüğü altındaki Minsk antlaşmalarının sonuna işaret ediyor. Sekiz yılda, savaş 13.000’den fazla ölüme neden oldu.

•MINSK ANTLAŞMALARI: 2014’te Minsk I, ardından 2015’te Minsk II, Belarus’un başkentinde Ukrayna ile Rusya yanlısı ayrılıkçılar arasında ülkenin doğusunu 10 ay boyunca kasıp kavuran çatışmayı sona erdirmek; duruma barışçıl ve siyasi bir çözüm bulmak için imzalanmıştı. Bu antlaşmalar 13 maddeden oluşuyordu: Ateşkese ek olarak, ağır silahların geri çe­kilmesi, çatışmaya katılanlar için af, mahkum ve rehine değişimi.

Antlaşmalar ayrıca Ukray­na’nın anayasa reformunun yanısıra ayrılıkçıların elindeki bölgelerde seçimlerin düzenlen­mesini de gerektiriyordu. Ayrıca, Ukrayna’nın bağrında özerkliğini ilan eden Luhansk ve Donetsk bölgelerinin korunmasını da bir ilke olarak ortaya koyuyordu. Bu antlaşmalar genellikle Rusya’nın lehindeydi ve Ukrayna’yı sürekli baskı altında tutuyordu. Ancak antlaşmanın gerekleri hiçbir za­man yerine getirilmedi. Vladimir Putin de 21 Şubat Pazartesi günü yaptığı açıklamalarda bu ant­laşmayı “ölü ve gömülü” kabul ettiğini belirtti.

•NORMANDIYA FORMATI: Fransa ve Almanya tarafından desteklenen Ukraynalı ve Rus liderler arasında dört yönlü diplomatik toplantılar. Nor­mandiya’ya yapılan atıf, Petro Poroşenko (o zamanki Ukrayna cumhurbaşkanı), Putin, François Holland ve Angela Merkel arasın­da 6 Haziran 2014’te, Benouville kalesinde (Calvados) Normandiya çıkartmasının 70. yıldönümü kutlamaları vesilesiyle, Donbas savaşının patlak vermesinden birkaç ay sonra gerçekleşen top­lantıya dayanıyor.

Güney Ukrayna’da bir liman kenti olan Odessa’da bir anneçocuk, Ukrayna’nın bağımsız bir ulus olduğu ve SSCB’nin dağıldığı 1991 yılında Sovyet iktidar ve adalet temalarını müjdeleyen bir tabelanın yanından geçiyorlar.

•NATO (KUZEY ATLANTIK ANTLAŞMASI ÖRGÜTÜ): 1949’da Kanada, ABD, Fransa ve Birleşik Krallık’ın da dahil olduğu 12 ülke tarafından oluşturulan bir siyasi-askerî ittifaktır. NATO her ne kadar Soğuk Savaş döne­minde SSCB ve bağlı ülkelerin gücüne karşı kurulmuş olsa da SSCB’nin dağılmasından sonra da varlığını korudu. Atlantik İttifakı’nın (NATO’ya verilen bir diğer isim) şu anda 30 üyesi var. Tüm NATO kararları oybirliğiyle alınır. NATO üyeleri, İttifak’ın bir üyesine saldırı olması durumunda birbirlerini koruma sözü verirler. Buna, Washington Antlaşması’nın 5. maddesinde yer alan “toplu savunma ilkesi” denir. Bu madde ilk olarak 2001’de ABD’ye yönelik 11 Eylül saldırılarına yanıt olarak kullanılmıştır.

Bugün de NATO’nun doğrudan hedefi olan Rusya, son 30 yılda ge­nişlemeye devam eden NATO’nun bir tehdit oluşturduğunu düşünü­yor. Şu ana kadar NATO üyeleri arasında, 2008’de Kiev’de verilen sözlere rağmen, Moskova’yı gücendirmemek için Ukrayna’yı entegre etmemek konusunda bir fikir birliği vardı. Ancak Rusya için bunun artık yeterli olmadığı açık. Vladimir Putin haftalardır Batı’dan talep ettiklerini tekrar­lıyordu: NATO’nun genişleme politikasının sona erdirilmesi, Rusya’yı tehdit eden askerî ko­nuşlandırmadan vazgeçilmesi ve İttifak’ın askerî altyapısının Doğu Avrupa’dan çekilmesi. Bunlar reddedildi. Son olarak Rusya; Finlandiya ve İsveç’in NATO üyesi olması hâlinde bunun sonuçları olacağını belirterek açıkça tehdit­te (ikazda) bulundu.

Ukrayna’da ülke savunmasına katılmak için eline silah alan kadınlar.

• FINLANDIYALAŞMA: Nazi Almanyası’nın müttefiki Finlan­diya’nın Rusya ile savaştığı 2. Dünya Savaşı’nın sonunda, iki ülke 1947’de bir barış antlaşması imzalamadan önce Eylül 1944’te bir ateşkes imzalamıştır. Finlan­diya, sıkı bir tarafsızlığa tabidir. Soğuk Savaş süresince NATO’ya veya AB’ye katılma hakkına sahip değildi. Zamanla bu “Finlandi­yalaşma” tabiri “sınırlı taraf­sızlık” veya “sınırlı egemenlik” ile eşanlamlı hâle geldi. Soğuk Savaş, SSCB’nin sona ermesi ve Sovyet bloğunun dağılmasından sonra Finlandiya 1995’te AB’ye katıldı. Aynı zamanda Atlantik İttifakı üyesi olmaksızın bir NATO ortağı oldu. “Finlandiyalaşma” ise Ukrayna’nın geleceğinden bahsedilen son haftalarda birçok kez kullanıldı.

• EKONOMIK YAPTIRIMLAR: Ukrayna NATO’nun bir parçası olmadığı için, Atlantik İttifakı üyelerinin doğrudan müdahalesi, başından beri bir seçenek değildi. Somut olarak, birkaç ülke Kiev’e askerî teçhizat sağlıyor, ancak hiçbiri Ukrayna topraklarında savaşmak için asker göndermeye­cek. Vladimir Putin’in Rusya yan­lısı ayrılıkçı bölgelerin bağımsızlı­ğını tanıma kararından sonra, AB ve ABD bu nedenle Rusya’ya karşı ağır ekonomik yaptırımlar ilan etti veya vaat etti. Avrupa tarafında, bu yaptırımlar, Elysée’den daha çok “Rus kişi ve kuruluşları” ile “Donbas’ta bulunan ve kesinlikle Rus çıkarlarıyla bağlantılı” faali­yetleri etkilemelidir. Yaptırımlar daha sonra olaylara göre uyar­lanacaktır. Almanya Başbakanı Olaf Scholz 22 Şubat Salı günü yaptığı açıklamada, “büyük ve sağlam” Avrupa yaptırımları umduğunu söyledi. Rus iş dünyası için vazgeçilmez bir finans mer­kezi olan Birleşik Krallık, kendi adına, “birinci dizi” yaptırımlarla “Rusya’yı çok sert vurma” sözü verdi. İngiltere Başbakanı Boris Johnson, “İstila durumunda çok daha fazlasını yapacağız” diye uyardı. ABD Başkanı Joe Biden da Amerikalıların ayrılıkçı bölgele­rinden herhangi bir yeni yatırım, takas veya finansmanı yasaklayan bir kararname yayımladı. Ancak bu yaptırımların Vladimir Putin’i pes ettirmesi kesinlikle mümkün değil. Bundan Batı ile yakın ilişki içindeki oligarklar etkilenebilir. Paradoksal olan Rusya’da son 10 yılda yaşam standardı düşse de, yani halk yoksullaşsa da devletin kasasının dolması. 630 milyar dolarlık bir rezerv sanki Putin’in böyle bir savaşa hazırlandığını gösteriyor.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodymyr Zelensky, Kiev’de düzenlediği basın toplantısında. (Fotoğraf: Lynsey Addario)

• KUZEY AKIM 2: Misilleme ola­rak Olaf Scholz, 22 Şubat’ta Nord Stream 2’nin ruhsatını askıya aldı­ğını duyurdu. Almanya, Moskova ile gerginlikler zirvedeyken bile projeyi her zaman desteklemişti. Polonya ise, Avrupalıların Rus gazına olan bağımlılığını daha da artıracağını –yılda 55 milyar met­reküp gaz taşıması gerektiğini– ve Ukrayna çıkarlarını feda ettiğini öne sürerek Nord Stream 2’ye olan düşmanlığını hiçbir zaman gizlemedi. Tıpkı Baltık Devletleri, Slovakya veya Danimarka gibi. Fransa ise ara bir konumda, Em­manuel Macron “çekincelerini” dile getirdi. Nord Stream 2, Alman ve Avrupa mevzuatının belirli hükümlerine uyulmaması nede­niyle şimdiye kadar Almanya’daki enerji düzenleyici tarafından onaylanmayı bekliyordu. Berlin bugün prosedürü askıya alarak ve Doğu Ukrayna’daki son gelişmeler ışığında davayı yeniden inceleye­rek bir adım daha atıyor.

• GÜNEY OSETYA VE ABHAZYA: Rusya, eski komünist blok ülkele­rindeki bağımsızlık hareketlerini desteklemek için müdahale etti. Güney Osetya ve Abhazya, Gür­cistan’ın kuzeyinde, Rusya sını­rında (Kuzey Osetya da Rusya’da­dır), sırasıyla 1992 ve 1993’te bağımsızlıklarını ilan eden ve o zamandan beri Rusya tarafından tanınan iki bölgedir. Güney Oset­ya, Berlin Duvarı’nın yıkılmasın­dan hemen sonra 1989’dan beri özerklik istiyordu. Ayrılıkçılar ile Gürcü devleti arasında ilk ateşkes 1992’de Rusya’nın Güney Osetyalılarla birlikte müdahalesi­nin ardından imzalandı. 2008’de Gürcistan ile ayrılıkçılar arasında yeni bir çatışma çıktı. Abhazya da işin içine karışıyor. Ruslar tarafın­dan desteklenen iki bölge, Gürcü kuvvetlerini geri püskürtüyor ve topraklarının kontrolünü yeniden ele geçiriyor. Ateşkesten sonra Moskova tarafından tanındılar, Gürcistan ise “Gürcistan’ın bir parçası olan bu bölgelerin açıkça ilhak edilmesini” kınadı. Gür­cistan daha sonra topraklarının yüzde 20’sini kaybetti. Rus ordusu o zamandan beri bu iki bölgede hep varlığını korudu.

• KIRIM: Karadeniz ile sınırı olan Kırım, Güney Ukrayna’da bulunan yaklaşık 27.000 kilometrekarelik bir yarımadadır. Donbas’ta olduğu gibi, Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç’in Şubat 2014’te düşmesi, Kırım’da Rus yanlısı ayrılıkçı eğilimleri alevlendirdi. Yeni Ukrayna yönetimi tarafından Rus dilinin sorgulanması, zaten belirsiz olan bir dengenin kırılma­sını tamamladı. Kırım, yeni geçici makamları tanımayı reddettiğini duyurdu. 16 Mart 2014’te Kırım’da yapılan referandumda %96’nın üzerinde Rusya’ya katılma lehinde oy kullanıldı (oylama Ukrayna yanlısı destekçiler tarafından boykot edildi). Rus işgal ordusu tarafından iktidara getirilen böl­gesel otoriteler tarafından on gün içinde düzenlenen bu referandum, uluslararası toplum tarafından kabul edilmemiş ve doğrudan ilhak kınanmıştır. Kırım, 11 Mart 2014’te bağımsızlığını ilan etti. Bir hafta sonra, yeni Kırım cumhuriyetinin liderleri ve Vladimir Putin, Kırım’ın Rusya’ya bağlılığını teyit eden bir antlaşma imzaladılar.

Chernihiv şehrinde bombardıman sonucu hasar gören bir konut binası. (Fotoğraf: Dimitar Dilkoff)
Exit mobile version