Çinggis Han zamanında bugün bildiğimiz Çin Seddi yoktu. Set ve duvarlar arasında dağlar-tepeler bulunuyor ve geçit verilen yerlerden geçiliyordu. Yani duvar ve setler Çinlilerin yabancılara karşı bir korunma mekanizması halini almamıştı. Çin Seddi’nin oluşması 1368-1644 arasında hüküm sürmüş olan Ming devrine rastlar ve dönemin başlangıcından 16. yüzyıl içlerine değin devamlı bir duvar yapımı ile karşılaşırız. 

Evvelce duvar deyince ilk akla gelen şey Berlin Duvarı idi, şimdi ise Amerikan Başkanı D. Trump’ın Meksika sınırına dikmek istediği duvar konuşuluyor. Berlin Duvarı o zamanki SSCB’den memnun olmayanlar dışarı çıkmasın diye idi; Trump’ın muhayyel duvarı ise dışarıdakiler içeri girmesin diye. Her iki durumu tarih boyunca da görürüz ama bir de sınırları belirleyen duvarlar vardır. Asya tarihinde bu üç türlü duvar anlayışını da görürüz. 

Yerel tarihte ve dünya tarihindeki gelişmelerde, duvarların algılanışında anlam değişmeleri de izlenmektedir. Örneğin ilk yapıldığında angarya ve eziyet simgesi olan Çin Seddi, Çin kültürünün gurur kaynağı haline gelmiştir. Bu algılayışlarda efsane ve tarih içiçedir; bazen efsaneden tarihe bir geçiş vardır bazen de tarihten efsane yaratıldığı gözlemlenir. 

Sınırları belirleyen duvarlar, özellikle “biz ve ötekiler” çerçevesinde anlaşılır. Bunların en erkeni, ötesinde Yecüc-Mecüc’ün bulunduğu düşünülen duvardır. Tevrat’ta Gog-Magog, Arap kaynaklı rivayetlerde ise Yecüc-Mecüc adıyla karşımıza çıkan bu halkların, dünyanın kuzeydoğu bölgesinde yaşadığı varsayılıyordu. İngilizce İslâm Ansiklopedisi’nde yayımlanan “Yecüc ve Mecüc” maddesinde Arap kaynaklı rivayetlerin Kur’an’daki bir sure ile ilgili olduğu görülür. Büyük İskender’e atfedilen Zulkarneyn (iki boynuzlu) lakabı çerçevesinde Yecüc-Mecüc’ler bir seddin arkasında olup “seddleri yıkıldığı zaman dere ve tepelerden boşanırlar” şeklinde ifade edilen, kontrol edilemeyen bir insan güruhu şeklinde betimlenirler. Bazı rivayetlere göre Yecüc-Mecüc’ün arkasında kaldığı bu set, Büyük İskender tarafından yapılmıştır. 

İskender Seddi (Sedd-i İskender) Yecüc-Mecüc kadar yaygın bir muhayyel duvardır ve onu Büyük İskender’in İran’ın kuzeyinde yaptırmış olduğu düşünülür. 7. yüzyıla gelindiğinde Batı’da artık Gog ve Magog Hunlar ile ilişkilendirilir. 9. yüzyılda Orta Asya’da ise bu duvarın kuzeybatı Çin’de olduğu fikri hâkimdi. Herhalde 842’de halifenin Yecüc-Mecüc’lerin bu seddi aşıp aşmamış olduklarını ve yerini tespit etmek için gönderdiği Sellem el-Tercümani, bu duvarın yerini bugünkü Yümen Guan yani tarihsel olarak Çin’in batı sınırını belirleyen surlara dayandırması ile zamanla Sedd-i İskender bugün Çin Seddi diye bilinen uzun duvar ile birleştirilmiş oldu. Hâl böyle olunca, İlhanlı tarihçisi Reşideddin de İskender Seddi’nin ardında kalanlardan sözetmektedir. Evvelce daha çok yerleşik ve göçebe halkları birbirinden ayıran bu mitolojik duvar, Reşideddin’in eserinde birden gerçeklik kazanır. Ancak bu kez seddin ardında “vahşi” kavimler yerine normal insanlar ve kabileler yer almaktadır. 

İlk yapıldığında angarya ve eziyet simgesi olan Çin Seddi, daha sonra Çin kültürünün gurur kaynağı haline geldi. 

Çinggis Han’ın eşi Börte’nin mensup olduğu Kongrat kabilesinin bir kolunun bulunduğu yeri anlatırken, Reşideddin Kuzey Çin ve Moğol memleketi arasına İskender Seddi gibi yapılmış olan Ötkü adlı duvardan bahseder. Aslında Kubilay Kağan’ın yazlık şehri Shangdu’nun (bugün Ulançab sancağı) kuzeyinde olan bu bölge, 13. yüzyılda birçok savaşlara sahne olmuş bir yerdir. Shangdu harabelerinden kuzey-kuzeydoğuya bakınca oldukça açık görülen bu ova, etrafındaki tepelerden dolayı da geniş bir vadi olarak görülebilir. Reşideddin’in bahsettiği bu duvar Moğollardan önce Kuzey Çin’de hâkim olmuş olan Cürcen (Jin sülalesi) devrinde bugünkü İç Moğolistan’ın yukarı doğru uzanan doğu taraflarında yapılmıştı. Uzun duvar için Reşideddin, Altan Hanların bu duvarları ülkelerini Moğol ve diğer göçebe kabilelerden korumak için yaptırdıklarını söylemektedir. Ancak aynı duvarlar göçebelerin hayvanlarını otlatmak için tarımsal alanlardan geçmelerini önleme işlevi de görüyordu. Jin döneminde yapılmış bu duvarların kapladığı alanın bugünkü İç Moğolistan’ın tabii sınırları ile örtüşmesi düşündürücüdür. 

Çinggis Han ve efendisi Ong Han’ın Nayman kabilesi ile mücadelelerinde önemli rol oynayan bu yer hakkında şunlar söylenmektedir: 

“Çinggis Han ve efendisi Ong Han bulundukları yerlere yakın tepelere gözcüler gönderip haber beklerlerken, Nayman kabilesi liderlerinin silahlı adamlarıyla gelmekte olduğu haberini aldılar. Bulundukları yerden çıkıp Ötkü bölgesine geldiler. Bu Ötkü, İskender seddine benzer bir şekilde Hıtay (kuzey Çin) hududunda inşa edilmiştir. Ong Han’ın oğlu da otağını bu seddin kenarında bulunan bir tepeye kurmuştu. O tepeden aşağı inince doğruca Ötkü’ye varılıyordu. Yaklaşan düşman (Nayman) öncüleri bir çatışmaya girdilerse de netice alamadan geri döndüler. Bunun üzerine Ong Han’ın oğlu Senggüm, Ötkü’ye girdi. Daha sonra Çinggis Han ve Ong Han Ötkü’den geçerek güneydeki Kongrat kışlağına gelip, kışı orada geçirdiler”. 

R-HJ eşideddin’in eserindeki bu pasajdan, İskender seddine benzer duvar diye bahsedilen “Ötkü”nün bir duvar değil de geçit olduğunu anlıyoruz. Muhtemelen burada geçmek anlamında olan öt- fiilinden yapılan bir isimle karşı karşıyayız. Zaten göçebeler açısından önemli olanın duvar değil de kendi işlerine yarayacak geçit olduğunu düşününce durum açıkça anlaşılmaktadır. Sözkonusu pasajdan bu geçidin hayli işlek olduğu da anlaşılıyor. Muhakkak ki onun gibi başka geçitler de vardı. 

Çin’in kuzeybatı sınırı boyunca uzanan Çin Seddi dünyanın en uzun savunma duvarıdır. 

Bu pasaj bizi birçok açıdan aydınlatmaktadır. Çinggis Han zamanında bugün bildiğimiz Çin Seddi yoktu. Set ve duvarlar arasında dağlar-tepeler bulunuyor ve geçit verilen yerlerden geçiliyordu. İşin diğer ilginç yanı, bu duvar ve geçit bölgesinin güneyinde de Kongrat gibi kabilelerin olmasıdır. Yani duvar ve setler Çinlilerin yabancılara karşı bir korunma mekanizması halini almamıştı. Kadim Türklerin Tang idaresine girdikleri 7. yüzyılda bugün duvarların olduğu yerlerde, özellikle Ordos bölgesinde birçok savaş ve iskan hareketleri vardır. Kaynaklar, o zaman için nirengi noktası olarak “duvarın güneyi veya kuzeyi” değil de “Sarı Irmak’ın güneyi veya kuzeyi” derler. Duvarların birleştirilmesi ile bugünkü Çin Seddi’nin oluşması 1368-1644 arasında hüküm sürmüş olan Ming devrine rastlar ve dönemin başlangıcından 16. yüzyıl içlerine değin devamlı bir duvar yapımı ile karşılaşırız. Bu kez duvarlar Moğollara karşıdır. Duvarların Ming devrine kadar geçirdikleri merhalaleri The Great Wall (1990) adlı eserinde anlatan Arthur Waldron, Çin’deki ilk sülale olan Qin sülalesinin ilk hükümdarı Qin Shi Huangdi’nin yapılan ilk duvarlarda yoğun miktarda angarya kullanılmış olduğunu anlatır. Bu eserde duvarların ilk Çin imparatoru gibi otoriter ve acımasız olanların zulmünü simgelediğini gösteren dizeler ve hikayeler, bu “uzun duvar”ın hiç de popüler olmadığını gösterir bize. Bu anlayış Ming devrine kadar devam eder. Onun için de Waldron bu dönemi “tarihten efsaneye” diye tanımlamaktadır. Waldron duvar inşaında kullanılan erkek gücünün, çekilen zahmetlerin ve “iş kazası” ölümlerin aileleri nasıl etkilediğini, edebiyata ne şekilde yansımış olduklarını örnekleriyle anlatır. 

Kitabın “duvar konusunda algılama değişikliği ve Çin Seddi kavramının oluşumu” adındaki son bölümünde, eski kaynaklarda Çin Seddi kavramının olmaması, kavramın bu konudaki görüşlerin Avrupa’ya gidip geri dönmesi ile millî bir anlam alması ele alınır. Duvarın bazı kısımlarının Kültür Devrimi’nde “eskileri yıkalım” görüşü ile yıkılmasının ardından, Deng Xiaoping’in “duvarı ve ülkeyi yeniden inşa edeceğiz” sloganıyla, duvar Çin kültürünün simgesi haline gelir.