Önce “nereden çıkıyoruz” diye sorulabilir. Dünya sisteminden mi, Avrupa’dan mı, bölgeden mi, İslâm âleminden mi yoksa kendi kimliğimizden mi? Cevap hiçbiri. Hiçbirinden çıkmıyoruz. Ama hepsinde var-mış gibi yapıyoruz. Bu, –mış gibi yapma hâli bizim temel karakterimiz olduğu gibi, diğer milletlerin yanımıza bile yaklaşamadığı bir özelliktir ve üst seviye bir rol kabiliyetini gösterir.

Son yıllarda siyaset piyasasında elbette çok kötü oyuncular var. 10-15 sene öncesine kadar hiç değilse belli bir esprisi, eğitimi, yabancı dili olan liderler, devlet adamları görüyorduk. Mesela hâlâ seveni kadar sevmeyeni de çoktur ama, rahmetli Erbakan fahri mahri değil düpedüz profesördü. Özal, kendisiyle dalga geçilen karikatürleri Çankaya Köşkü’nün duvarlarına astırmıştı. “Verdimse ben verdim” diyen Demirel mühendisti. Ecevit’i hiç saymıyorum; Robert Kolej mezunu, şair, vesaire.

Şimdikiler ise belki aslında daha samimi! Yani neyse o. Bu şekilde “millete daha yakın”, “milletin içinden” gibi oluyor ama, tabii burada başka bir husus var.

Osmanlı tarihinde, Necdet Sakaoğlu’na göre zaman zaman “kaht-ı rical” yani “devlet adamı kıtlığı” yaşanmış. Sokollu’dan sonraki dönem, kimi zaman padişahların “deli” ve “çocuk” olmaları gibi hadiseler, yetişmiş devlet adamı yokluğunda Safiye, Kösem, Turhan Sultanların devlete mukayyet olmaları, Tanzimat sonrasında Abdülaziz döneminin itaatkâr hatta yaltakçı vezirleri… Listeyi uzatmak mümkün de, son Osmanlı döneminde en cahil devlet adamlarının dahi bürokrasiye hakim, imlası-ifadesi ve yazısı kuvvetli bir formasyonları olduğunu hatırlayalım. Erken Cumhuriyet döneminin Hasan Ali Yücel gibi yazar, şair, çevirmen bakanlarından söz etmiyorum bile.

Türkiye’de “seçim oyunu”, öteden beri “bir tarafta seçkinlerin diğer tarafta cahil, saf, temiz seçmenlerin bulunduğu” bir sahnede gerçekleşir diye bir efsane vardır malum. Meşhur “Cumhuriyet eliti” lafı, bu sanal duruma vaziyet edip oy devşiren politikacıların motto’su olmuştu; hâlâ da oluyor. Bunların yanına bir de dinî motifleri döşersen, tamam.

Üzülecek bir şey yok; seçkin politikacılar devri tüm dünyada sona erdi-eriyor. Bu bakımdan devlet-hükümet odaklı, siyasete yaslanmalı, politik amaçlı yapılardan ve arkasını bunlara dayayan zevattan bir şey beklemek abes. Dünyaya “betona dayalı kalkınma” gibi özgün bir model sunmanın haklı gururunu (!) yaşarken, başta eğitim kalitesi ve basın özgürlüğü olmak üzere tüm gelişmişlik kriterlerinde fersah fersah geriye gidiyormuşuz, deniyor. Hep dedikodu bunlar.