Şu sıralar belki de en sık duyduğumuz cümle ne zaman normale döneceğiz? Genellikle herkesin farklı bir “normal”i olduğunu gözardı ediyoruz. Tarihe değişmez, homojen bütünlükler içinde bakmayı seviyoruz. 10. yüzyıl başlarına ait bir yazılı kayıt, “Türk” doğmanın ve olmanın tek bir reçetesi olmadığını gösteriyor.

Bugünlerde en çok sorulan sorulardan biri de “ne zaman normale döneceğiz?”. Soru sanki bir tek “normal” varmış gibi soruluyor. Evet, genellemeyi seviyoruz; bazı konuları daha iyi kavramamıza da yardım ediyor; ancak öte yandan normalliğe homojen bir olgu gibi bakıp evvelce herkesin farklı bir “normal”i olduğunu gözardı ediyoruz.

Tarihe değişmez, homojen bütünlükler içinde bakmayı seviyoruz. Böyle yapmak hem kolay olduğu işimize geliyor hem de yaklaşımımız, ideolojimiz ne olursa olsun “konuyu bildiğimiz şekilde” anlamış oluyoruz. Buna en güzel örneklerden biri, “tarihte kimin Türk olduğu” meselesidir. Türk olmanın tek bir reçetesi varmış gibi, tarihten bildiğimiz büyük veya bilmediğimiz küçük grupların “Türk” olduklarını saptadıktan sonra mesele hallolmuş oluyor. “Bunlar Türk olarak ne yapmışlar emelleri ne imiş?” gibi soruların cevabını aramaya bile teşebbüs etmiyoruz. “Türk olmaları bizim için yeterlidir; hatta yazmayı bir kenara bırakın Türkçe konuşup konuşmadıklarını bile araştırmamıza gerek yoktur” diyoruz.

Ancak bazen karşımıza öyle bir veri gelir ki bütün bunları düşünmemizin yanında “Türk neyi tanımlıyor?” sorusu da karşımıza çıkar: 10. yüzyıl başlarına ait kayıtlarda ezber bozan ifadeler vardır ve kimin kim olduğunu ve kimin elinin kimin cebinde olduğunu anlamak zordur. Tabii bu zorluğu yaratan unsurların en önemlilerinden biri de bizim bakışaçımız ve düşünce kalıplarımızdır.

10. yüzyıl başlarına ait bir kayıtta, bugünkü Çin’in kuzeybatısındaki Gansu’daki hanın vefat etmesi üzerine, Türk Bayırkular ile Oğuz Ügesi’nin onun yerine yeni birisini “hanladıklarını”, yani seçtiklerini görüyoruz. O dönemde beyler duruma hakimdir ve bu hakimiyeti hanlarla paylaşmaktadır. Problem, bundan sonrası için verilen bilgilerdedir. Tarduşlardan 30 kişi ile Oğuz Ügesi’nin kumandanları, “Türklere kaçmaması için” geceleri bu yeni hanın başında beklemektedir!

Bizim bugünkü anlayışımıza göre Uygurlar da, Bayırkular da, Oğuzlar da Türktür. Haydi diyelim burada kavmiyet anlayışı var; Uygurlar ve Türkler kendilerini farklı etnik gruplar görüyorlar. Ancak Göktürk dediğimiz Kadim Türk devletinin Uygurlar tarafından çökertilmesinin (734) üzerinden 200 yıl geçmiştir. Orhun’da değil de Gansu civarındaki bu Türkler kimdir? Ayrıca Tarduş adı, 200 yıl evvel Kadim Türk kağanlığında batıyı temsil eden idari bir bölüm iken (Bilge Kağan gençken Tarduş şad idi) artık kavmiyet kazanmış bir birim olarak görünür. Batı Göktürkler değil de Orhun merkezli Kadim Türklerin batı kanadı (Tarduş), Hoço-Beşbalık ile Altay ve Kingan dağlarını kapsayan bölgeyi içeriyordu. Demek ki bu bölgedeki Tarduşlar eskiden idari birim iken kavmiyet kazanmışlardır.

Diğer bir konu da Bayırkular’dır. Bunlar Kadim Türkler zamanında eski Tegreglerden kopmuş, kendi başına buyruk bir boy idi. 640’larda, başlarındaki lider ile Çin’e tâbi olmak istemişlerdi. Daha sonra zor kullanarak devlete vergi ile bağlanmaları sağlanmıştı. Durumdan memnun değillerdi; aralarından biri 716’da Kapğan kağanı öldürmüştü. Bunlar 10. yüzyıl başında “Türk Bayırku” olmuşlardır. Evvelce Türk olmayan Bayırkular, şimdi nasıl “Türk” olmuşlardır? Burada sanki burada bir organizasyon özelliğine işaret edilmektedir.

Kısacası, Kadim Türk devletinin son bulmasından sonra geçen 6-7 kuşak içinde küçük gruplaşmalar kavmiyet kazanmalarıyla dikkati çeker. Belgenin tamamında daha başka gruplar da vardır; hepsinin dili Türkçedir. Bu kadar değişik grup neden bu bölgeye gelmiş ve 10. yüzyıl başında hangi pastayı paylaşmak istemişlerdir?

Uygurlar Orhun bölgesinde iken ticari işlerde (#tarih, sayı: 71) Soğdlarla çok sıkı bir işbirliği içinde idiler. Zamanla kendileri de ticaret konusunda maharet kazanarak Gansu, Hoço bölgesine sızmaya başlamışlardı. Buranın cazibesi, ticaret yollarının kavşak noktasında bulunması idi. Burası yalnız doğu-batı değil, kuzey-güney yönüne de erişmek için de elverişli idi. Özellikle denize açılan güney Çin ile ilişkiler önem taşıyordu. Onun için de yalnız Uygurlar değil, Tarduş, Tölis gibi buranın eski ahalisi de yeniden buraya gelmişti.

Kısacası sadece iki cümlenin analizinde bile, Türklerin tarihinde kavimleşerek eski kimliği daha ufak çapta taşıma veya kimlik oluşturma süreçlerinin önemini görüyoruz. Ayrıca tarihte gördüğümüz dinamizmin, bu yeniden ve yeniden kendini inşa süreci ile ne kadar bağlantılı olduğu ortaya çıkıyor. Hani “küllerinden doğmuş” derler ya… Küllerden büyük devletler de irili ufaklı kendi başına buyruk gruplar da doğar; kısacası tek tipten söz edemeyiz.