#tarih
1. Dünya Savaşı'na Doğru

Türk kararsızlığı Alman oldubittisi

Almanya ile imzalanan gizli ittifak antlaşması, savunma içerikliydi. Almanya savaş ilan ettiği için, Osmanlıların savaşa girmesi gerekmedi. Ancak Goeben ve Breslau’nun Çanakkale’den girişi sonrası olaylar değişecekti.

Dünya Savaşı çıktığında, Osmanlı-Türk aydınlarının ezici bir çoğunluğu savaşa girmekten yanaydı. 1908’de, Avusturya-Macaristan’ın Bosna-Hersek’i ilhak etmesi, Girit’in Yunanistan’a katılma kararı alması ve Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilân etmesiyle başlayan süreç, Trablusgarp ve Balkan Savaşları’ndaki toprak kayıplarıyla sürmüş, aydın kamuoyunda uluslararası hukukun bir işe yaramadığına ve Osmanlılara karşı açıkça haksızlık yapıldığına ilişkin güçlü bir algı oluşmuştu. Balkan Savaşları’nda Osmanlı İmparatorluğu’nun en eski ve merkezî topraklarının yitirilmesi ise, bu adaletsizlik duygusuna bir de intikam arzusu ekledi.

Öte yandan, Osmanlı Devleti’nin ciddi bir Rusya korkusu vardı. Rusya’nın Boğazlar ve Doğu Anadolu’ya yönelik geleneksel politikasında değişen bir şey olmadığı gibi, bu ülke Büyük Britanya ile artık aynı ittifakta, yani – Fransa’yla birlikte – Üçlü İtilâf ’ta yer alıyordu.

Bu kızgınlık ve yalnızlık ortamında Osmanlılar kendilerine müttefik aramaya koyuldular. Herhangi bir ittifaka girmek, hem Rusya’ya karşı bir güvence, hem de savaş halinde, Balkan topraklarının hiç olmazsa bir bölümünü veya Ege adalarını geri alma olasılığı sağlayacaktı. Fakat önce Büyük Britanya’ya, sonra Fransa’ya ve arkasından Rusya’ya yapılan ittifak tekliflerinden olumlu bir sonuç çıkmadı.

En son başvurulan Almanya da Osmanlı Devleti’yle ittifak yapmaya yanaşmıyordu. Alman dışişleri ve genelkurmayı, Osmanlıların kendileri için ayak bağı olacağı kanısındaydılar. Ancak son sözü, Osmanlıların Hilâfet’i kullanarak İslâm dünyasını ayaklandırabileceği, böylece sömürgelerinde isyanlar çıkacak olan Büyük Britanya ve Fransa’nın daha kolay yenileceği inancında olan Alman imparatoru söyledi ve 1-2 Ağustos 1914 gecesi Osmanlı ve Alman İmparatorlukları arasında gizli bir ittifak antlaşması imzalandı.

Asker olanlar silah başına Osmanlı Devleti 2 Ağustos 1914’te seferberlik ilan etti. Kararı halka duyurmak için asılan sokak afişlerinde: “Asker Olanlar Silah Başına” deniyordu.

Osmanlı-Alman Antlaşması, bir “savunma antlaşması” idi ve iki ülkeden birinin savaşa zorlanması halinde diğerinin yardıma koşacağını öngörüyordu. Dolayısıyla, Almanya’nın Rusya’ya 1 Ağustos’ta savaş ilan etmesi üzerine Osmanlıların savaşa girmesi gerekmemişti. Ayrıca, iktidardaki İttihat ve Terakki Cemiyeti önderleri arasında o günlerde ne savaşa girme konusunda ne de seçilecek taraf konusunda bir fikir birliği vardı. Savaşa olumlu bakanların bir bölümü, Maliye Nazırı Cavit Bey gibi, Üçlü İtilâf ’tan yanaydılar ve bu olasılığın kalkması üzerine savaş aleyhtarı olmuşlardı. Bunların tek tercihleri, Balkan Savaşı’nda yitirilenlerin geri alınmasıydı. Öte yandan, savaşa girildiğinde Balkan Yarımadası’nda kiminle dost, kiminle düşman olunacağı bilinmiyordu. O günlerde aleyhine toprak kazanılabilecek Yunanistan ve Bulgaristan’ın ikisi de tarafsızdı ve iki ülkenin de tarafsızlıklarını sürdürme veya Almanya’dan yana savaşa girme olasılığı vardı. Daha ciddi bir sorun ise, Bulgaristan ve Romanya’nın tarafsızlıkları nedeniyle, Almanya ve Avusturya-Macaristan’la kara yolu bağlantısının olmayışı, yani müttefiklerinin Osmanlılara silah ve cephane taşımasının olanaksızlığıydı.

Birkaç gün süren bu belirsizlik ve zaaf ortamında savaş yanlıları pek bir şey yapamadılar. Almanya ise Osmanlıları savaşa girme konusunda sıkıştırmaya başlamıştı bile. Osmanlı Hükümetinin yukarıda açıklanan nedenlerle isteksiz davranması karşısında Almanya, hiç yoktan bir kriz çıkararak Osmanlı Devleti’ni savaşa sokmaya çalıştı.

Messina’da kömür ikmâli yapan Alman savaş gemileri SMS Goeben ve SMS Breslau’ya 3 Ağustos 1914 sabahı Cezayir kıyılarına gidip Philippeville (bugünkü Skikda) ve Bône (bugünkü Annaba) kentlerini bombalama emri verilmişti. Aynı günün akşamı, gemiler hedeflerine doğru ilerlerken gelen ikinci bir emirle İstanbul’a gitmeleri istendi. Bu yeni emre bir anlam veremeyen Tümamiral Wilhelm Souchon, önce kendisine verilen ilk görevi yapmayı tercih etti. İki kentin 4 Ağustos sabahı erken saatlerde bombalanmasından sonra gemiler Doğu Akdeniz’e doğru yola çıktılar. O sabah Büyük Britanya, Almanya’nın Belçika’ya saldırmasını protesto etmişti. Bu duruma uygun olarak Souchon’a, “İngiliz gemilerinden sakınması” gerektiği bildirildi. Nitekim yolda İngiliz savaş gemilerine rastlandı; ama Büyük Britanya henüz Almanya’ya savaş ilan etmediği için herhangi bir çatışma olmadı. Alman gemilerinin Messina’ya döndükleri aynı gece, Büyük Britanya Almanya’ya savaş ilan edecek ve iki Alman gemisi, peşlerindeki İngiliz gemilerini altı gün süren bir maceradan sonra atlatarak Çanakkale Boğazı’na gireceklerdi.

Goeben’in fesli Almanları Goeben zırhlısı İstinye limanında. Geminin adı Yavuz Sultan Selim olarak değiştirilip Osmanlı bayrağı çekildikten sonra, Alman mürettebat da fes giyerek poz vermişti (altta).

SMS Goeben ve SMS Breslau’nun Çanakkale’ye geldikleri 10 Ağustos 1914 Pazartesi akşamı birçok İttihatçı bakan, meseleyi tartışmak için Sadrazam Sait Halim Paşa’nın Yeniköy’deki yalısında toplandı. Savaştaki bir ülkenin savaş gemileri tarafsız bir ülkenin limanlarında yirmi dört saatten fazla kalamazdı. Aksi takdirde, silahlarından arındırılmış bir biçimde alıkonmaları gerekirdi. Osmanlı Hükümeti, Alman gemilerini İngiliz gemilerinin pençesine atmayı tasarlamıyordu gerçi; ama Alman büyükelçisi de gemilerin ve mürettebatlarının Osmanlı ülkesinde alıkonmasını şiddetle reddediyordu. Toplantıda hazır bulunanlardan Meclis-i Mebusan Başkanı Halil (Menteşe) Bey, kendi iddiasına göre, orta bir yol buldu: Osmanlı Devleti gemileri satın almış olacaktı. Böylece Almanya’ya tarafsızlıkla uyuşmayan bir ayrıcalık tanınmamış olacağı gibi, Büyük Britanya da, Osmanlı Devleti adına inşa edilen, paraları da ödenmiş olan Sultan Osman-ı Evvel ve Reşadiye zırhlılarına daha birkaç gün önce el koymuş olduğu için, ses çıkaramayacaktı.

Baron von Wangenheim, bir müddet direndikten sonra Halil Bey’in önerisini hükümetine iletmeyi kabul etti. Bu sonuç alındığında sabah saatin üçü olmuştu ve herkes bitkin bir haldeydi. Ama Osmanlı devlet adamları, evlerine dönmeden önce hem dünya kamuoyu önünde durumlarını kurtarmak hem de Almanya’nın oldubittisine aynı biçimde bir karşılık vermiş olmak için, iki savaş gemisinin seksen milyon mark karşılığında Osmanlı Devleti’nce satın alındığını basına duyurma kararı aldı. 12 Ağustos tarihli Tanin, “Büyük bir muvaffakiyet” üstbaşlığı altında şöyle bir başlık atmıştı: “Yeni gemilerimiz: Yavuz Sultan Selim, Midilli”.

Osmanlı kamuoyunda büyük bir sevinçle karşılanan bu gelişme, sonuç olarak Almanya’nın da işine yaramış oldu. Akdeniz’deki İngiliz donanması karşısında tek başlarına hiçbir iş yapamayacak iki gemi kurtarılmış oldu. Ama asıl önemlisi, Osmanlı kamuoyunda Almanya’nın prestiji arttı. İngilizler savaş nedeniyle iki Osmanlı gemisine el koyarken Almanlar, savaşta olmalarına rağmen Osmanlılara iki gemi satmıştı! Osmanlılar da Alman gemilerine koydukları adlarla önemli mesajlar vermiş oldular. Mısır’ı tekrar topraklarına katmak istediklerini, ama Yunanistan’la da savaşmak arzusunda olduklarını duyurdular.

TAŞNAKSÜTYUN KONGRESİ

Rusya’da isyan çıkarma karşılığı Ermenilere özerklik vaadi

Dr. Bahattin Şakir

Avrupa’da savaşın başladığı, Osmanlı Devleti’nde “reformların” askıya alındığı ve umumi seferberliğin ilan edildiği koşullarda, Dahiliye Nazırı Talat Paşa’nın onayı ile Erzurum’da Taşnaktsutyun Partisi’nin (Ermeni Devrimci Federasyonu) 8. Kongresi toplanıyordu. 2 Ağustos’ta başlayan kongre, Osmanlı ve Rus imparatorluğunda bulunan üyelerinin her iki ülkedeki yurttaşlık görevlerini yerine getirmelerine karar verdi.

Rusya’daki Ermeniler Rus ordusunda, Osmanlı Devleti’ndeki Ermeniler de Osmanlı ordusunda askerlik yapacaklardı!

Kongrede seçilen ve gelişmelere göre partinin tutumunu belirleme yetkisi olan dokuz kişilik heyetten Vramian, Rostom ve Agnuni’yi ziyaret eden Dr. Bahattin Şakir, Ömer Naci ve Filibeli Ahmet Hilmi, Kafkasya’da Rusya Ermenileriyle çıkarılacak isyan karşılığında Rusya Ermenistanı, Erzurum, Van ve Bitlis’i içine alacak bir özerklik vaadinde bulundu. Osmanlı ve Rus delegeleri ortak karar alamadı ve Bahattin Şakir telgrafla durumu İttihat Terakki merkez komitesine bildirdi.

İSTANBUL’DA PARLAK BİR JEO-STRATEJİST

Parvus Efendi

MASİS KÜRKÇÜGİL

İttihat ve Terakki bir oldu-bittiyle 1. Dünya Savaşı’na girerken Osmanlıların Almanya ile ittifak yapmasına “devrimci roller” yükleyen Parvus Efendi, günümüzde jeo-stratejist diye adlandırılan bir mesleğin belki de Türkiye’deki ilk temsilcisi olmuştur. Strateji meselesinin zaman zaman bol miktarda hayal ve komplo ile birlikte devlet politikalarını biçimlendirmeye yönelik olmasının iyi bir örneği olan Parvus Efendi, yazdığı yazıların yanı sıra değme maceraperestleri kıskandıracak hayatıyla da dikkate değer bir insandı. İşbitiricilikle siyasal devrimciliği bağdaştırmaya meraklı ve el hak bu konuda türünün timsali olan Parvus, sahne ışıklarını ne kadar severse sevsin hayatını Weimar Cumhuriyeti’nin başkan danışmanı olarak tamamlamasına rağmen, tarihin tozlu sayfalarına mahkum edilmiştir.

Kasım 1910’da sadece üç ay için İstanbul’a geldiğinde, delik ayakkabılı bir sosyalist gazeteciydi. Beş yıl sonra kentten ayrılırken ise, geldiğinde kendisine vize vermeyen Alman büyükelçiliğinin saygın bir muhatabı, ticaretten kazandıklarıyla artık ömrünün sonuna kadar istediği gibi yaşayacak bir zengin ve yazdığı yazılar, kurduğu ilişkilerle tek başına devletler arasında siyasal bir fenomendi.

1867’de Ukrayna’da doğan İzrail Lazareviç Gel’fand, eğitim için gittiği İsviçre’de adını Avrupalılaştırarak Alexandre Israel Helphand yapmıştı. Ekonomi-politik üzerine tezini bitirdikten sonra geçtiği Almanya’da sosyal demokrat partinin gazetelerinde çalışmış, çok önemli broşürlere imza atmış, ancak partinin herhangi bir kademesinde bulunmamıştı. Kautsky, Rosa Luxemburg gibi dönemin önde gelen simalarıyla çok yakın ilişkileri oldu. 1905 Rus Devrimi arifesinde genç Troçki’nin fikriyatını etkiledi. 1905 Rus Devrimi’ne katıldı, hatta önemli görevler aldı; yakalanıp sürgüne gönderilirken kaçtı.

İşini bilen bir devrim taciri

İstanbul’a geldikten sonra kimlerle nasıl ilişkiye geçtiğine dair bir bilgi olmamakla birlikte, Balkan dillerine (Türkçe dahil) vakıf, ünlü sosyalist Kristian Rakovski aracılığıyla sosyalist çevrelerle ilişki kurduğu anlaşılıyor. Ancak onun Osmanlı siyasal ve düşünsel hayatı ile yakın ilişkisi Yusuf Akçura ile başlar. Parvus, 1911’de İtalya’nın Trablusgarp’ı işgal ettiği günlerde Tanin, Tasvir-i Efkâr ve Jeune Turc gazetelerinde yazılar yazmaya başladı. Ancak Balkan Savaşı’nın başlamasından sonra Türk Yurdu’ndaki yazıları, onun Osmanlılar üzerine görüşlerinin derli toplu dile getirmesine vesile oldu. 1914’te yayımlanan Türkiye’nin Can Damarı: Devlet-i Âliye’nin Borçları ve Islahı kitabı ile haklı bir üne kavuştu.

Osmanlı Devleti için bir sosyalist olarak uygun gördüğü çözüm ise, sömürgeciliğin sultasından kurtulması, bunun için de öncelikle borçlar ve kapitülasyonlar meselesinin halledilmesiydi. Bir Türk-Müslüman burjuvazisinin oluşmasının şart olduğuna dair yazıları ise benzerleri arasında en sistematik ve iktisadi bir temele dayanan tek örneği oluşturur.

Parvus, gazetecilik mesleğinin yanısıra Balkan Savaşı sırasında edindiği ilişkilerle ticaret hayatına atıldı ve 1914’te zengin oldu. Türk Yurdu Kütüphanesi’nden yayımlanan iki önemli broşüründe (Umumi Harp Neticelerinden: Almanya Galip Gelirse ve Umumi Harp Neticelerinden: İngiltere Galip Gelirse) savaşın genel olarak dünyada yaratacağı değişikliklere değinirken esas olarak Türkiye’nin her iki durumda akibetini tartıştı.

“Avrupa harbi yalnız Avrupa’da değil, belki bütün dünyada gayet mühim ve esaslı değişiklikler getirecektir” diye broşürüne başlayan Parvus, “İtilaf-ı Müsseles’in galibiyeti takdirinde Türkiye için ne Avrupa’da ne Asya’da bir karış yer bile kalmayacağı fikir ve eğiliminde bulunuyorum… Harpten sonra Almanya ve Avusturya’nın Türkiye hakkındaki duruş ve tavrı pek dostane olacaktır” diye yazar.

Analiz kitapları Parvus Efendi’nin savaşın başında Osmanlıca yazdığı iki önemli broşür Umumi Harp Neticelerinden başlığını taşıyordu ve Almanya Galip Gelirse ve İngiltere Galip Gelirse altbaşlıklarıyla yayımlanmıştı.

İttihat ve Terakki önderlerinin de yakından izlediği dergi ve gazetelerde artık tanınmış bir yazar olan Parvus, durumdan vazife çıkararak Alman elçiliği ile doğrudan ilişkiye geçer. Elçi Wangenheim’ın Alman Dışişlerine Parvus’la görüşmesi üzerine yazdığı rapor, bir tacir veya gazetecinin ötesinde alışılmadık, herhangi bir siyasal örgütü temsil etmemekle birlikte hayallerin ötesinde büyük bir strateji uygulamaya kararlı birini tasvir etmektedir: “Ünlü Rus sosyalist yazar ve son Rus Devrimi’nin başlıca liderlerinden biri olan Dr. Helphand, bir süredir burada özellikle Türk ekonomisinin sorunlarıyla ilgilenen bir yazar olarak aktiftir…. Parvus, Rus demokratların amaçlarına ancak Çarlığın tamemen yok edilmesi ve Rusya’nın küçük devletlere bölünmesiyle ulaşabileceğini söyledi. Diğer yandan, Rusya’da büyük bir devrimi alevlendirmezse, Almanya tamamen başarılı olamayacaktır… Bu nedenle Alman hükümetinin çıkarları zaten yola koyulmuş olan Rus devrimcilerinkiyle aynıdır.”

Parvus, Çarlığın yıkılmasını siyasal hayatının merkezine almıştır. Bunun için Rusya’daki çeşitli halkların ulusal hareketleriyle ilişkiler kurar. Çarlığı askerî olarak yenebilecek tek güç olarak Almanya’yı desteklemeye girişir. Buna bağlı olarak Osmanlı Devleti’nin de Rusya karşısında Almanya’nın yanında savaşa girmesinden yana politikaları hayata geçirmeye çalışır.

1917 baharında Lenin’in ve birçok Rus muhalifin mühürlü vagonla İsviçre’den Petrograd’a gidebilmelerinde, Parvus’un Alman hariciyesi ile ilişkilerinin etkisi vardır. Parvus, savaşın bitiminde eski tanışı Radek Berlin’de hapisteyken, Talat Paşa’nın kendisiyle görüşmesini sağlayarak Moskova ile Anadolu arasında bir ilişki kurulmasına da vesile olacaktır. Kendisi Rus Devrimi’nin patlak vermesinden sonra herşeyini bırakarak devrimin hizmetine girmek istemişse de Lenin, “yalnız zekaya değil, temiz ellere de ihtiyaç var” diyerek bunu uygun görmemiştir.

Hayatının son döneminde Almanya cumhurbaşkanına danışmanlık yapan Parvus, Berlin’de 1924’te zenginlik içinde vefat etmiştir.

Exit mobile version