Atasagun Paşa: Benim annemin adı da Zübeyde!

Çankaya köşkünde asaleten değil de, vekaleten en uzun süre (iki ay) oturmuş kişi İbrahim Şevki Atasagun’dur. Cemal Gürsel, hastalığı nedeniyle ABD’de tedavi görürken, 1966 Mart başlarında görüştüğümüz cumhurbaşkanı vekili, uzun süren mülakatın sonunda kendisine “Paşam, inşallah sizi burada asaleten de görmek isteriz” denince usulca şöyle cevap vermişti: “Biliyor musunuz, benim anamın da adı Zübeyde”.

Bir süredir, ülkemize egemen olan seçim atmosferi içinde yaşamaktayız. Bu nedenle bir önceki yazımızı eski yıllarda tanık olduğumuz kimi seçim anılarına ayırmıştık. Sözkonusu atmosfer halen sürmekte olduğundan, biz de dergimizin sınırlı sayfalarına sığdıramadığımız ek anılara bir kez daha değinelim dedik.

Seçim kimi insanların umutlarını kamçılıyor; hatta seçim sonrası yeni yapılandırılmalardan kaynaklanan atamalar furyası da bazı insanların kaderinin değişmesine neden olabiliyor. Beklensin beklenmesin talih kuşu kimi insanların başına konuyor. Beklentisi yüksek olan kimi insanlar da düşkırıklıklarına uğrayabiliyor. İşte ele aldığımız konunun ana damarı bu.

Örneğin Selim Sarper’in öyküsünü ele alalım. 27 Mayıs askerî darbesiyle bir ihtilal olmuştu. Demokrat Parti iktidarı devrilmişti. Geniş ölçüde tutuklanmalar yapılıyordu. Eski iktidarın başta milletvekilleri ve çok yakın destekçileri bir bir derlenip toparlanmakta, küçük bir  soruşturmadan sonra Yassıada’ya sevk edilmekteydi. Bu arada bazıları pek nazik olmayan şekilde derdest ediliyordu. İşte böyle olayların yaşandığı, böyle bir ortam içinde ünlü diplomatımız Selim Sarper’in kapısı de çalınır. Bir subay ile bir başçavuş Sarper’e “Merkezden isteniyorsunuz. Hemen hazırlanın, bizimle geliyorsunuz” derler. Diplomatımız ne yapacağını şaşırır. “Ne ile suçlanacağım acaba” düşüncesiyle, endişe içinde ceketini giyip dışarıya çıkar. Kapının önündeki askerî araçla Başbakanlık binasına götürülür.

Haber peşinde Selim Sarper başbakanlık merdivenlerinde. Kendisinden “manşetlik” bir haber almaya çalışan gazetecilerle birlikte.

Değerli büyükelçimiz birkaç askerî şahısla sivil şahsın toplantı halinde bulunduğu bir odaya alınır. Odadakiler ayağa kalkıp kendisini selamlarlar. “Hoş geldiniz Sayın Sarper” derler; “şu anda bir bakanlar kurulu listesi hazırlamakla meşgulüz. Dışişleri Bakanlığı için zatıâlinizi düşünüyoruz. Lûtfedip kabul eder misiniz?”

İşte Selim Sarper’in 13 Mart 1962’ye kadar sürecek olan bakanlık süreci bu şekilde başlamıştır.

Çankaya köşkünde asaleten değil de, vekaleten en uzun süre (2 ay) oturmuş kişi İbrahim Şevki Atasagun’dur. Tümgeneral rütbesinde bir tıbbiye paşasıyken emekli olmuş, saygıdeğer, kelimenin tam anlamıyla paşa paşa bir zattı. Nevşehir’den CKMP adayı olarak senatör seçilmişti. Sonraları AP’ye transfer olmuştu. AP’nin çoğunlukta olduğu ve bol miktarda asker kökenli ‘Tabii Senatör’ün bulunduğu bir senatoda paşa kişiliğinden dolayı senato başkanı seçildi. Kendisine herkes gibi saygımız büyüktü.

Atasagun ailesi İbrahim Atasagun’un ailesi ile Ankara’daki lojmanda hatıra fotoğrafı.

Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel sağlık nedeniyle tedavi amaçlı ABD’ye uğurlanınca, doğal olarak Çankaya’daki devletin en üst görevini, protokolün ikinci sırasındaki Senato Başkanı Atasagun Paşa devralmıştı. Gürsel’in tedavi süresi ve vefat edip yerine Cevdet Sunay seçilene kadar bayağı bir zaman geçecekti. İşte bu sürecin belli bir noktasında, 1966 Mart başlarında Çankaya’nın geçici sahibi hakkında aile boyu bir röportaj yapalım dedik. Önce kendi evinde aile fotoğrafları çektim. Sonra Şemsi Kuseyri ile ver elini Çankaya Köşkü. Ben fotoğraflar çekeceğim, o da yazacak. Köşkün büyük salonunun açılır kapanır bir köşesini konuk odası gibi döşemişler. Paşa, eşiyle birlikte önce bizi orada çay ve kuru pastalarla ağırladı. Bir süre sonra eşi, biz daha rahat çalışalım diye izin isteyip ayrıldı.

Atasagun Çankaya’da Atasagun Paşa ve eşi Çankaya Köşkü’nün ana salonunun bir köşesinde.
İ. Şevki Atasagun, Senato Başkanı iken cumhurbaşkanına vekâleten Çankaya Köşkü’ne çıkmıştı.

Sohbet koyulaştıkça koyulaşıyordu. Atasagun Paşa’nın hiç ayrılmak istemediği konu, köşkün özellikleri ve Atatürk’le olan bağlantısıydı. Sonra cumhurbaşkanlarının kullandığı özel çalışma odasına geçtik. Paşa, “Şu masaya bakın, Yüce Atatürk buraya oturmuş. Hatta şu yazı takımını kullanmış. Bunları düşündükçe insanın tüyleri diken diken oluyor. Bu binanın her köşesinde onun nefesi var, bunu hissediyorum” diyordu. Şemsi Abi konuyu günlük olaylara getirmeye çalışıyordu ama ne mümkün. Sayın Atasagun bir yerden sözü yine çeviriyor, Atatürk’e ve köşke getiriyordu. Söz Atatürk olunca arada bir ben de lafa karışıyordum.

Konuşma uzadıkça uzadı. Kuseyri, politikacıları karşısına aldığı zaman günlük politika üzerine uzun uzun konuşmaya bayılırdı. Bakanlara “Ben sizin yerinizde olsam” diye başlar, onlara sadre şifa olmayacak akıllar verirdi. Onlar da ne yapsınlar, “Haklısınız Şemsi Bey” der dururlardı. O sıralarda da günün başlıca konusu Cemal Gürsel’e emri hak vaki olunca, yerine kimin seçileceği konusuydu. Hem asker hem sivil kanadın kabul edebileceği isimlerden yeni cumhurbaşkanı kim olabilirdi? Şemsi Abi -gazetecilik içgüdüsüyle- bu konuda konuşmak ve paşayı da konuşturmak istiyordu. Ama paşa, Atatürk ve köşk konusundan bir türlü ayrılmıyordu.

Sonunda, uzun zaman kaldığımız için ayrılma izni istedik. Ayağa kalktık. Nereden haber aldıkları bilinmez, yaverler de koşturup kapıyı dışardan açmışlardı. Cumhurbaşkanı vekilinin önce elini ben sıktım. Ben henüz kapı aralığındayken Şemsi Abi de veda etmekteydi. Son söz olarak “Paşam, inşallah sizi burada asaleten de görmek isteriz” dedi.

Atasagun Paşa onun da, benim de kollarımızdan tuttu, “Çocuklar ben sizi çok sevdim yahu, biraz daha sohbet edelim” diye içeri çekti tekrar yerlerimize oturttu. Yaverler de kapıyı kapatıp çekildiler. Yerlerimize yeniden oturduk. Paşa, sanki bir sır verirmiş gibi bize “Biliyor musunuz” dedi, “benim anamın da adı Zübeyde”.

1971 yılında da başka bir kriz yaşanmıştı. Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a 12 Mart Muhtırası diye bilinen bir muhtıra vermişler ve hükümetin istifasını istemişlerdi. Başbakan Süleyman Demirel de şapkasını alıp gitmişti. Askerler tarafsız bir teknokrat hükümet kurulmasını öneriyorlardı. Nihat Erim CHP’den istifa ettirilip “tarafsız yapılmış” ve hükümeti kurma görevi ona verilmişti.

Zirvedeki dörtlü Resmî protokolün en üst sırasındaki dört isim: Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Senato Başkanı İbrahim Şevki Atasagun, Millet Meclisi Başkanı Ferruh Bozbeyli ve Başbakan Süleyman Demirel, Cumhuriyet Bayramında tebrikleri kabul etmek üzere TBMM merasim salonunda.

Bir rivayet vardır. Türkiye’nin kültür sorunlarına çözüm aramak amacıyla büyük kültür insanımız Talat S. Halman kendisine danışılmak üzere başbakanlığa davet edilir. Görüşme sonunda Kültür Bakanlığı kurulur ve Sayın Halman danışman olarak girdiği buluşmadan ilk kültür bakanı olarak çıkar. İkinci bir rivayet de ikinci kültür bakanımız hakkındadır. Kabine listesi hazırlanmıştır. Bir tek kültür bakanının adı saptanmamıştır. Başbakan ayrılmak üzereyken ona “Kültür bakanı kim olacak efendim” diye sorarlar. Başbakan “Oraya da Nermin Hanım’ın adını yazın lütfen” der ve ayrılır. Kastettiği Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde hoca Nermin Abadan Unat’tır. Ancak kâtipler anlayamaz ve milletvekilleri albümünden Nermin Neftçi’yi bulup listeye onun adını ilave ederler. Bu yanlışlığa karşın Nermin Neftçi işe iyi sarılmış ve iyi bir kültür bakanı olmuştu.

Politikanın iki Nermin’i Nermin Neftçi (solda), Nermin Abadan Unat (sağda) Alman Kütüphanesi’nin bir etkinliğinde.

Bakanlar kurulunu oluşturma sürecinde, denilebilir ki bütün milletvekillerinin gönlünde bir umut yeşerir. Böyle bir ortamda aralarında şakalaşmalar, işletmeler de olasıdır. Meclis kulislerinde duyduğuma göre, Süleyman Demirel bir kabine düzenlemesi ile meşgulken Kocaeli Milletvekili Lütfi Tokoğlu’na arkadaşları “Yahu nerelerdesin, Süleyman Bey seni arayıp duruyor” demişler. O da bunu gerçek zannedip lâcivertleri giyip Demirel’in Güniz Sokak’taki evinin kapısını çalmış. “Beni emretmişsiniz efendim, buyurun” demiş. Demirel her ne kadar “Yok böyle bir şey” demişse de, o gittikten sonra çalışma arkadaşlarına “Ayıp oldu adamcağıza yaa” demiş. Sonra da “Açıkta kalmış bakanlık var mı?” dile sormuş. Açıkta kalan tek bakanlık Turizm Bakanlığı denilince, “oraya da Lütfi Bey’in adını yazıverin” demiş.