#tarih
Yorum

Yaşarken yazılan tarih gelecekte nasıl okunacak?

Çevreci taleplerle başlayıp giderek Türkiye’yi sarsan bir nitelik kazanan hareketleri, gelecek nesiller nasıl okuyacak? Tarih kitapları bu hadiselerden nasıl bahsedecek? NTV Tarih, bu soruları tarihçilere yöneltti. Tarihçilere göre tek bir tarih olmayacak ve önümüzdeki süreç, sıcak yaşanan 3 haftanın ilerde nasıl yazılıp ele alınacağını da belirleyecek.

Türkiye tarihinde dönüm noktası

Doğrusu, Türkiye tarihi bu kadar kendiliğinden bir toplumsal/siyasal hareket daha önce yaşamadı. Dolayısıyla kendisinden önceki toplumsal hareketlere pek benzemiyor. Hem birkaç kuşağı hem de biraraya gelmesi zor siyasal örgütlenmeleri buluşturması açısından dikkate değer bir olay oldu. Türkiye tarihi açısından gerçek anlamda bir dönüm noktasıdır. Bu olay, yalnızca ülkemizin iç siyasetini değil, diğer ülkeleri de etkilemesi açından önemlidir.

Siyasete farklı, barışçı ve genç bir üslûp girmiş gibi gözüküyor. Gezi Parkı, herkesin ailesini, toplumu, partisini, ideolojisini ve yeni kuşağı anlaması için bir fırsat. Daha önemlisi kendimizi anlamak ve özeleştiri yapmak için de bir fırsat. Hadiseler sahip olduğumuz değerleri, tabuları, önyargıları, saplantıları, bildiğimizi zannettiğiniz iletişim yollarını, teknolojiyi kullanmayı, hakaretlerimizi, öfkemizi, kibrimizi, hassasiyetlerimizi ve önceliklerimizi gözden geçirme vaktinin geldiğini de öğretti. Bu ülkenin, yöneticilerin değil, yaşayan herkesin sahibi olduğu bir memleket olduğunu hatırlattı.

Daha önemlisi Gezi Parkı, kuru, soğuk ve mekanik bir şekilde demokrasiyi 4-5 yılda bir yapılan seçimlere
ve “seçim sandığı”na indirgemeden, krizlerden darbe devşirmeyi önleyecek şekilde, karar alma süreçlerini her an ve çeşitli meşru siyasal katılma yollarıyla etkileyebilmemizin önemi üzerine düşünmemize vesile olmalı.

Bu olayın Türkiye tarihine, demokrasiyi daha da ileri götürmüş ve olgunlaştırmış olarak geçmesini umarım.

 Mehmet Ö. Alkan (İstanbul Üniversitesi)

Sivil ve siyasi bir hareket

Türkiye, küreselleşen dünyaya dahil olduğu 1980’lerden beri genel olarak “Washington konsensüsü” olarak tanımlanan neo-liberal politikalar izledi. Ülke, bunun sonucunda “occupy” hareketleriyle başlayan, dünya çapındaki neo-liberalizm karşıtı protestoları da takip etti. Gezi Parkı protestoları; sosyal, ekonomik ve özel hayatlarını düzenlemeyi amaçlayan ve giderek otoriterleştiğini düşündükleri bir hükümete karşı insanlık onurları için mücadele ettiklerini söyleyen muhtelif insan topluluklarından oluşan ve hiçbir siyasal partiyle ilişkisi olmayan, spontane, sivil ve siyasi bir harekettir ve henüz açıkça ekonomik alana yansımamıştır.

Feroz Ahmad (Yeditepe Üniversitesi)

Muhalefetin tabiatı değişecek

Hadise bugünkü belirtileri itibariyle sosyolojik karakterde seyrediyor. Bu ivmenin ne zaman tarihte bir başlık teşkil edeceği hakkında bir şey söylemek erken olur; çünkü hâlâ sürecin içindeyiz ve olgular henüz tasnif edilemeyecek kadar sıcak. Ne var ki gelişmeler, siyasetin tabiat ve seyrini etkileyecek gibi. Siyasi hayatın paradigmalarında değişim vaadeden bir kıpırdanma var.

Gelişmelerin, Türkiye’de toplumsal muhalefetin seyir ve niteliğini değiştireceğini düşünüyorum. Muhalefet için meşru ve demokratik vasıfta yeni alanlarla, hacimlerle karşılaşacağız ümidindeyim ama kısa vadede iktidar değişikliği beklemiyorum.

Taksim olayları, darbe öncesindeki toplumsal gerginliği andırması bakımından bir yerde 27 Mayıs’ı hatırlatıyor ama sadece o kadar. “28 Mayıs”ın, siyasi hayatımıza daha çok demokratik kültür ilave edici yönleriyle katkıda bulunması, geleceğin yakın tarihine düşülecek şık bir not olacaktır.

Ahmet Turan Alkan (Cumhuriyet Üniversitesi)

İllüstrasyon: Taha Alkan

Bu patlamanın birebir örneği yok

Tarihî olayların değerlendirilmesi ve aralarında benzerlikler kurulabilmesi, dönemin ve şartların birbirine paralellikler göstermesi halinde mümkündür. Bu anlamda, siyasal iktidarın Taksim gezisine AVM yapma isteği sonucu ortaya çıkan olayların tarihte birebir örneğine rastladığımızı söyleyemeyiz. Türkiye’nin bir numaralı gündemi olmaya devam edeceği anlaşılan bu hadise tabii olarak ileriki dönemlerde tarihin ilgi alanına girecektir. Türk milletinin tarihsel olarak davranış biçimlerine baktığımızda, genellikle tepkisiz kalan ama üzerine çok gelindiğini görünce de şiddetli tepki veren bir yönü olduğunu görüyoruz. Taksim Gezisi olaylarını bu bağlamda değerlendirmek gerekir. İnsanların tepkisi, yılların birikiminin patlaması olarak meydana gelmiştir. Tepki gösterenlerin arasına bazı terörist unsurların karışmış olması, geniş kitlelerin rahatsızlığının gözardı edilmesini gerektirmez (…) 

Vahdettin Engin (Marmara Üniversitesi)

Uzun vadeli bir zihniyet değişimi

28 Mayıs 2013 tarihinde başlayan direniş hareketinin modern Türkiye tarihinde belirleyici bir dönüm noktası olarak anılacağını düşünüyorum. Öncelikle bu büyük kitlesel hareketin merkezinde kamusal mekanın kullanımı, dönüşümü, kentsel ve mimari mirasın korunmasına dair ciddi bir duyarlılığın bulunduğunun altını çizmemiz gerekiyor. Bu yönüyle “Her Yer Taksim” sloganında ifadesini bulan ve geniş kitleleri sokağa döken bu şehirli duyarlılığın Türkiye tarihinde bir ilk olduğunu düşünüyorum.

Gezi Parkı, Türkiye’de yeni ve beklenmedik türde bir sivil tahayyülün ortaya çıkmasına sahne oldu. Park ve ondan ilham alan başka kamusal alanlar, birbirinden çok farklı grupların birlikte varolabilme konusunda müzakereler yaptığı, bu konuda hayal kurduğu öncül demokratik performans alanları haline geldi. Tabii ki bu ani empati sıçraması, Gezi Parkı içindeki unsurların bile uzun vadede sorunsuzca birlikte varolacaklarını garantilemiyor. Ama burada, Gezi Parkı “neşesini” doğrudan paylaşmayan grupları da kapsayan uzun vadeli bir zihniyet dönüşümünün işaretlerini görmek mümkün.

Ahmet Ersoy (Boğaziçi Üniversitesi)

200 yıllık süreç devam eder

Cihangir’de oturan bir İstanbullu olarak doğrudan evime kadar giren biber gazı sisleri içinde iki hafta yaşamak durumunda kaldım(…) Hadisenin, toplumun demokrasi bilincini yeni bir ileri düzeye çıkarttığını göstermesi açısından tarihî bir olay olduğunu düşünüyorum. Gezi direnişinin anında dünya kamuoyunda da aynı enerji ile benimsenmesi, İstanbul şehir merkezinde patlak veren bu eylemlerin ruhunun, paylaşılan küresel bir dünya görüşünü tetiklemesi manidardır. Bu anlamda, Gezi olaylarının son derecede önemli ve kalıcı bir olgu olarak küresel tarihin bir parçası olduğunu göstermektedir. Bu tür olaylar, küreselleşmenin sadece paranın hızlı transferi olmadığını kanıtlamıştır (…)

Gezi olayının Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılma sürecine zarar getirmesi kabul edilemez. Toplumumuzun Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden itibaren 200 yıldır süren modern siyasi tarihi, modern anayasal rejimin vatandaşlık hak ve hürriyetlerini gerçekleştirme sürecinin tarihidir. Aynen Avrupa ve tüm dünyada olduğu gibi zorlu bir süreç olması da tabiidir (…) Türkiye’de hükümetler çok çeşitli krizler ve bunalımlarla karşı karşıya kalmıştır. Ancak ülkemiz insanının çevresindeki demokrasi ve insan haklarını kabul etmiş bölgenin üyesi olması hakkından, geçmişte yaşanan anlık rejim sıkıntıları dışında, özünde çıkmamışlardır.

Selçuk Esenbel (Boğaziçi Üniversitesi)

Tek bir tarih olmayacak

Doğal olarak bu çaptaki bir gelişmenin bu günlerin tarihi yazılırken gözardı edilmesi mümkün değil. Ancak sorunuz resmî tarih yazımının oluşturduğu reflekslerin toplumumuzda hâlâ ne denli canlı olduğunu gösteriyor. “Tarih” bir özne olmadığı ve modern toplumlarda “tarih” değil “tarihler”in yeniden inşa edildiği gözönüne alındığında, anılan konu üzerine gelecekte tek ve tartışılmaz bir yargı değil, farklı değerlendirmelerin yapılacağını söyleyebiliriz. Nasıl günümüzde farklı tarihler 27 Mayıs konusunda “devrim”den “darbe”ye ulaşan bir yelpazedeki görüşlere dayalı yeniden inşa faaliyeti gerçekleştiriyorlarsa; 28 Mayıs sonrası gelişmeleri de ileride farklı biçimlerde yorumlanacaktır. Bunun yanısıra bu yorumlar zamanın ruhundan da derinden etkilenecektir. Tıpkı 1970’de yapılan 27 Mayıs yorumları ile 2010’da aynı konu üzerine gerçekleştirilen değerlendirmelerin farklı olması gibi, 2023 ve 2053 yıllarında 28 Mayıs değişik biçimde ele alınacaktır.

M. Şükrü Hanioğlu (Princeton Üniversitesi)

Çevre bilinci ve tarihçilik

Türkiye tarihinde olağanüstü bir evreye tanıklık ediyoruz. Bu, genç nüfus ağırlıklı bir toplumsal harekettir. Burada, geçmiş yılların biriktirdiği ve toplumun bireylerinin özgürlüğünü cendere içinde tutmaya çalışan yönetim değil vurgulamak istediğim. Eylemlerin dile getirdiği çevre sorununa eğilmek istiyorum. Tabiatı -sanki Osmanlı yönetimin bir rejim örneği sayılan “iltizam”, (İngilizcesiyle “tax-farming”) olarak tanımlanan ve tarihçilerin dilinde satış, kiralama, deruhte etme anlamlarına gelen bir sistemle- yağma edilen doğanın, çevrenin, kentin, yeşil güzelliğin, yani çevre sorunlarının ne denli önemli olduğunu anımsatan bir ışıklandırmayı ön plana çıkarmak istiyorum. “Özgürlük” isteğinin baş tacı yapıldığı ve buyurganlığın reddinin ilan edildiği direnişlerde kıvılcımın parkta 3-5 ağacın kesilmesiyle hararet kazanması tesadüf sayılmamalıdır (…) Eylem/ eylemler “çevre hakkı”nın temel bir hak olduğunu çok yüksek sesle ve görüntülerle anımsatmıştır bizlere; Türkiye tarihinde hiç tanık olunmamış biçimde, ölçekte (…)

Ben, önümüzdeki yıllarda tarihçiliğin çevre korumasına ilişkin geçmiş olayları, olguları, sorunları, yıkımları ve önlemleri konu eden çalışmalarının hız kazanacağına inanıyorum (…)

Salih Özbaran

Şimdiden efsane türemeye başladı

İllüstrasyon: Taha Alkan

Bir, “tarih” yazmayacak. Tarih diye bir özne yok. İnsanlar var; insanlar yazacak -tarihçi olan ve olmayanlar-, bir şekilde bu olaya dair bir hafıza, daha doğrusu çeşitli hafızalar oluşturacak. İki, bu koşulla tarihe geçecek; ileride hatırlanacak ve üzerinde düşünülecek, konuşulacak, tekrar tekrar incelenecek önemde mi? Herhalde. Ama üç, unutmamak lazım ki henüz çok erken. Tarihsel olaylara bakış, zaman içinde sürekli değişime uğrar. Heyecan soğudukça hayranlık azalabilir, olumlama düzeyi düşer, buna karşılık eleştiri dozajı artar (…) 1791- 94 ve Fransız Jakobenleri; Bolşevikler ve 1917 Ekim; Kemalizm ve Atatürk; bir tarafta 27 Mayısçılar ve diğer yanda Menderes, hep böyle historiyografik gelgitlere uğradı. Gezi Parkı örneğinde ise, Big Bang anından ancak çıktık ve olayın ilk artçı sarsıntıları bile daha
yeni yaşanıyor (…) Bence en kritik soru şu: Bir bütün olarak siyaset sahnesinin yenilenmesine açılan bir başlangıç olabilecek mi? Bunu görmek en az beş-on yıla bağlı. Dördüncüsü, oldukça ileri bir noktada daha serinkanlı bir objektivizm hakim olabilirse de, oraya giden yolda farklı, çelişik hatırlayış biçimleri ve anlatımların oluşması kaçınılmaz (…) Çeşitli efsaneler 28 Mayıs-17 Haziran 2013 arasının Gezi Parkı ve Taksim Meydanı olayları etrafında da türeyecek, nitekim türemeye başladı bile. Kimisi (mesela asıl çevreci gençler) bu iki mekanı ayıracak, kimisi (mesela “eski sol” örgütler) birleştirecek. Kimisi Gezi “komün”ünü, kimisi “kızıl meydan”ı öne çıkaracak. Kimisi farklı doğru ve yanlışları içeren iki üç ayrı aşamadan, kimisi her ânında yüzde yüz haklı ve doğru tek bir “halk hareketi”nden söz edecek. Kimisi Müslüman demokrat ve kadınlara uygulanan yan şiddete üzülecek, kimisi bunu tümüyle yok sayacak. Kimisi bütün noktalarda polis şiddetini minimize, kimisi ise maksimize edecek ve buna dayanarak “mazlumların öz savunması”nı haklı çıkaracak, hatta bundan yeni bir “şehir gerillası” türetecek; çocuklarına torunlarına bir zamanlar “haramilerin iktidarı”nı “o biçim savaşarak püskürtmüş” olduklarını aktaracak. Biber gazı (28/29 Nisan-27 Mayıs 1960 arasının “kıyma makineleri” misali) “kimyasal silah”lara; olayın bütünü ”yükselen bir devrim dalgası”na; gösterilerin sona erişi de (1905 sonrasının Kara Yüzler’inden mülhem) bir “karşı- devrimci terör”e dönüştürülecek.

Bütün bunların karşısında ise, Başbakan Erdoğan’ın muazzam hataları ve birincil sorumluluğunu örtbas etmeye yönelik bir “anarşi mi istikrar mı” ya da “fazla demokrasiyle kalkınma olmaz” otoritarizminden türetilmiş karşı-anlatılar yer alacak. Hangisi, kimin hafızasında ağır basar? Ya da dengeli
bir konsensüs teşekkül eder mi? Bunu, gene önümüzdeki yıllar gösterecek; Türkiye’nin genel demokratikleşme ve siyasal olgunlaşma serüveni belirleyecek. 

Halil Berktay (Sabancı Üniversitesi)

Geleceğimiz uzlaşmaya bağlı

Tarih 2013 Haziran olaylarını yazacak mı? Kuşkusuz evet, çünkü bir dönüm noktasındayız, hiç olmazsa yakın bir gelecekte bu dönüm noktası hatırlanacak. Ne diyecek tarih? Onu bilemiyorum, çünkü bundan sonrası iki şekilde gelişebilir. Günümüzün olaylarına karışanlar ya da bakanlar üçe ayrılmış: ikisi birbirine zıt, birinin ak dediğine öbürü kara diyor. Gelişmeleri sadece tek yönden görüyor, kabahat hep öbüründe ya da başka birinde. Ya kendini aldatıyor böyle yazıp okuyanlar ya da başkalarını aldatmaya çalışıyor (…) Böyle giderse bu ikiye bölünmüşlük gittikçe yer edecek, kemikleşecek, tehlikeli hâle gelecek.

Ya da üçüncü grup baskın çıkacak. Bu gruptaki serinkanlı, sâlim akıllı kişiler sadece bir tarafın hatasını-sevabını görmek ve göstermek yerine, siyasal ve toplumsal uzlaşma kültürünün yeşermesini, güçlenmesini sağlayacak; ötekini anlayan ya da hiç olmazsa anlamağa çalışan bir topluma evrilmemize yol açacak. O zaman tarih diyecek ki, Haziran 2013’de dayatmacı değil anlaşmacı bir siyasal kültür sayesinde Türkiye tam anlamıyla demokratlaşmaya yürüdü. İnşallah.

Metin Kunt (Sabancı Üniversitesi)

Tarihe geçecek sivil itaatsizlik

Taksim Direnişi kuşkusuz tarihe geçecek bir sivil itaatsizlik eylemi, ama tarihimizdeki ilk kitlesel gösteri değil, tabii ki! Örneğin, 1871’de greve giden Hasköy Tersanesi amelesi, devlet memuru olduklarından nümayiş yapamamışlar, bunu karıları ve çocukları üstlenmişti. 1905 Erzurum İsyanı da kayda değer, çünkü orada da Müslüman ve Emeni kadınlar hep birlikte boş tencerelerin kapaklarını birbirine vurarak “açız, aç!” diyerek şehrin sokaklarını dolaşmakla yetinmemişler, devlete ait zahire ambarlarını da talan etmişlerdi. New York Times gazetesi 1. Dünya Savaşı yıllarında, birkaç kez “aç Müslüman kadınlar İstanbul’da boş tencerelerle nümayişler yaptılar” şeklinde haberler yayınlamıştır. Aklıma gelen son örnek ise 1960’dan bir öğrenci eylemi ve bence en çarpıcı olanı: Türkiye’de 555K! Yani, “5 Mayıs saat 5:00’te, Kızılay’da!” Sonrası malum, 27 Mayıs 1960!

Öğrenci olayları ve kitlesel protestolar tek başına iktidarları devirmeye hiçbir zaman muktedir olamamıştır, ancak hükümetler hep bu olayların hemen akabinde gelişen ekonomik krizlerden sonra devrilmişlerdir!

Yavuz Selim Karakışla (Boğaziçi Üniversitesi)

Hayatın sorgulanması

Gezi Parkı şimdiden bir “concept,” bir yeni marka olmuştur. Türkiye’de “Zeitgeist” başta kadınlar, sonra gençler tarafından ciddi biçimde değiştirilmiştir. Gezi her büyük tarihsel olay gibi “yapılmamıştır”, bir deprem gibi “gelmiştir”. Bu boyutta bir olayı iktidar da, muhalefet de ilk defa vizyona giren bir film gibi algıladığına göre, tarihe geçme ihtimali şüphesiz çok yüksektir. Bu sürecin altında yatan en önemli tarihsel dinamik, iktidarın “nüfus” meselesini merkeze alarak uygulamak istediği özel hayata yönelik dayatmacı, muhafazakar çabalara verilen tepkilerdir. Gezi süreci hayatın temellerinin sorgulanmasına bir geçiş diye de tarihe geçebilir (…)

Tarihçiler, çeşitli noktalarda DP döneminin son yıllarıyla mukayeseler yapacaklardır; ne var ki ezici çoğunluğu kırlarda yaşayan bu dönemin Türkiye’si ile % 77’si kentlerde yaşayan ve askerî vesayetin gücünün bir hayli kırıldığı bir Türkiye’yi kıyaslamak risklidir.

Asım Karaömerlioğlu (Boğaziçi Üniversitesi)

İllüstrasyon: Taha Alkan

Tarih yazımında ‘Her Yer Taksim’

Elbette Taksim Gezi Parkı olayları Türkiye tarihinde önemli bir yer tutacak ve gelecekte tarihçileri oldukça meşgul edecek bir konu olacaktır. Öncelikle bu “olay”a tarihyazımında nasıl bir isim verileceği tartışma konusu olacaktır. “Gezi Parkı Olayları” gibi görece nötr bir isim üzerinde konsensüs oluşabilir, ama tarihyazımında bu konuda farklı yaklaşımlar kendini en başta isimlendirme konusunda gösterecektir: “Taksim Direnişi” gibi isimlendirme ile direniş olgusu öne çıkarılabileceği gibi, olayların hükümete karşı bir tezgah olduğunu belirten “Gezi Komplosu” gibi isimler veya eylemin barışçıl yöntemlerine dikkat çeken veya polisin buna karşı orantısız şiddetine vurgu yapan sözcükler de tercih edilebilir. Ayrıca “olay”ın Taksim Gezi Parkı ve hatta İstanbul ile sınırlı olmadığını, tüm Türkiye’ye yayıldığını belirtmek için ‘Mayıs-Haziran 2013 Olayları’ gibi bir isim de öne çıkabilir.

Bugünden kalacak olan medya ve internetteki görsel-işitsel malzeme ve özellikle sosyal medya, bu konudaki tarihyazımının en önemli kaynakları olacaktır. Ayrıca başından beri alanda çalışma yapan siyaset bilimcilerin ve özellikle sosyologların eserleri, geleceğin tarihçileri için paha biçilmez değerde olacaktır. Aynı şeyi, güvenilir gazetecilik ürünü olan çalışmalar ve özellikle ciddi kamuoyu çalışmaları için de söylemek mümkündür. Genelde olduğu gibi, bugün olaylar sırasında medyada yer almış derinlikli analizler de geleceğin tarihyazımının önemli kaynağı olacaktır. Bu kadar çok kaynağa bu kadar kolay ulaşma olanağının tarihçilerin işini çok kolaylaştıracağı düşünülebilir, ama tam da bu kaynak enflasyonu ve kaynakların güvenirliği sorunu, aynı zamanda zorlaştırıcı bir rol oynayabilir.

Diğer yandan, bugünden yarına kalacak görsel-işitsel ve yazılı kaynaklara oranla bu sürece ait objeler zamanla yitip gidecektir. Bu nedenle, Tarih Vakfı’nda oluşturulan bir komisyon, kolayca ulaşılabilen görsel-işitsel malzemelerin yanısıra, objeleri de arşivleyerek gelecekte bu konuda ilgili diğer kurum ve kuruluşlarla gerçekleştirmek istenilen sergi, yayın ve benzeri faaliyetler için hazırlık yapmaktadır. Sözlü tarih konusunda zaten deneyimli olan vakıftaki bu komisyon, ek olarak Gezi’nin materyal temsiline ve belleklerde yapacağı izlere yoğunlaşacaktır (…)

Bu olayların, “çoğunluk demokrasisi” ve “çoğulcu demokrasi” arasındaki farkın ortaya çıkmasına (veya birinden diğerine geçişe) hizmet edip etmediği sorusu da özellikle siyasi tarih ve düşün tarihi yazınında ele alınacaktır (…) Tarihçilerin başvuracağı çok önemli bir araç da “psiko-tarih” olabilir ki başbakanın dilinin ve tavırlarının bu süreçte oynadığı belirleyici rol ve bunun arkasındaki kişisel nedenler psiko-tarihçilerin bu tavrı anlamak için teoriler ve modeller peşine düşmesine yol açacaktır. Tarihyazımının eksik olmayan komplo teorisyenleri de boş durmayacak ve olayların ortaya çıkmasından itibaren her detayı öne sürülen komplo teorilerini desteklemek için kullanacaklardır (…) Olayların tarihyazımında ilgi görecek bir boyutu da o güne kadar bir araya gelmesi bile düşünülemeyen farklı muhalif grupların ilk defa günlerce birarada mücadele etme deneyimi yaşamış olmasıdır. Son olarak, geleceğin tarihyazımında en ateşli tartışma konularından biri de eski müesses nizamın (ordu-bürokrasi devlet) tasfiyesi için çaba harcayan bir hükümetin neredeyse eş zamanlı olarak kendi müesses nizamını (lider-parti-polis devleti) kurma süreci ve bunun sivil toplumun geliş(me)mişliği ile ilişkisi olacaktır (…)

Olgusal tarih konusunda gereğini yapmakta pek zorlanmayacak olan tarihçilere düşecek en önemli görev, her zamanki gibi “süreklilik-kopuş” tartışmaları içinde bu olayları tarihsel bağlamına oturtmak olacaktır.

Bülent Bilmez (İstanbul Bilgi Üniversitesi)

Exit mobile version