Bundan 50 yıl önce Bolivya’da öldürüldü. 50 yıldır sadece sosyalistlerin değil, kurulu düzene karşı mücadele eden hemen herkesin sembolü oldu. İktidara değil, devrime ve insana adanmış bir hayatın anatomisi: Hasta Siempre, sonsuza kadar Che Guevara…

1961-65 yılları arasında Küba Sanayi Bakanı olan Ernesto Che Guevara, ofisinde verdiği özel bir röportaj sırasında, René Burri, 1963.

Arjantin kökenli, Küba Devrimi’nin ikinci siması Ernesto Che Guevara, elli yıl önce Bolivya’nın ücra bir köşesinde öldürülmesinden bugüne, kimseye nasip olmayan bir biçimde popülaritesini koruyor. Üstelik 13 yıl gibi kısa sayılabilecek bir siyasal yaşamı olmasına rağmen… 

Hiçbir siyasal militan veye önder bu kadar uzun süre insanlara esin kaynağı olmamış ve hatta amacına uygun olmayan bir biçimde karşı çıktığı sistem tarafından da kutsanmamıştır. Che hakkında hiçbir şey bilmeyenler bile, ona ithaf edilmiş olan Carlos Puebla’nın (1965) “Hasta Siempre Comandante Che Guevara” parçasını dinlemiştir. Bir çok sanatçının yorumladığı bu parçanın yanısıra, Latin Amerika müziğinin büyük üstadı Atahualpa Yupanqui’nin “Nada más!”ı da unutulmazlar arasında. Bugün sokaklarda hiçbir siyasal kişiye nasip olmamış bir teveccühün göstegesidir bu. 

Hangi Che? 

Çıkartmalarla olmadık nesnelerin üzerinde resmi bulunan Che, üç-beş günde eskiyen ikonlara göre tarihin en genç marka siması olarak da görülebilir. Bu ticarileştirmenin müşterisi olanların büyük bir kısmının onun ne diye böylesine insanlığın çok geniş kesimlerine malolduğunu merak ettikleri söylenemez. 

Che’nin şahsında Küba Devrimi’ni itibarsızlaştırmak için devrimden sonra eski rejim yöneticilerinin yargılanması ve infazında oynadığı rolü iddia ederek ona “katil-eşkiya” diyenler de eksik değil. Che Guevara- Devrimci Bir Hayat adlı en önemli biyografilerden birinin yazarı olan Jon Lee Anderson, Le Monde’a verdiği bir yanıtta kitabı için beş yıl çalıştığını ve görüştüğü insanlar arasında Miami veya başka yerlerdeki devrim karşıtı kesimler de olmasına rağmen Che’nin masum bir insanı infaz ettiğine dair inandırıcı herhangi bir delile ulaşamadığını; sadece cinayet, tecavüz, ihanet gibi suçlar için savaş ve savaş ertesindeki geleneksel cezalandırmaların sözkonusu olduğunu belirtir. 

Bir de Che’yi “laik bir aziz” gibi takdim eden, “devrini doldurmuş, geçmişin bir kahramanı” diye sunan iki arada bir derede olanlar var. Tıpkı kimilerinin Fransız Devrimi’ne bakışı gibi… Vakti zamanında hayırlı bir iş ama bugün için kullanışsız! Öte yandan dünyanın dörtbir bucağında insanlar hakları için isyan ettiklerinde, Che’nin çıkartmasını sanki bir siyasal programmış gibi bayraklarına, tişörtlerine, rozetlerine koyarak köhne dünyaya meydan okumaktalar. Oysa Che’nin gerilla savaşı veya ekonomi üzerine yazılarıyla bu isyancıların arasında da hiçbir bağ yok. 

Che’nin yerini tartışmak muhakkak ki gerekli; ancak onun sosyalist mecranın yerel değil dünya ölçeğinde sayılabilecek birkaç isminden (Marx, Lenin, Troçki, Gramsci, Rosa Luxemburg gibi) biri olduğu su götürmez. 

Düzene karşı mücadelenin sembolü 

“Comandante” ağzından neredeyse hiç düşürmediği purosuyla, 1950’lerin sonları.

Devrimin değil, yenilginin efsanesi 

Alışılmadık bir biçimde, Ernesto Che Guevara’yı böylesine bir ikon haline getiren başarısı değil başarısızlığı. Nihayetinde Küba Devrimi’nin ikinci adamlığından ve Kongo’daki hazin bir girişimden sonra Bolivya’da tükenen ve ölümle sonuçlanan bir gerilla mücadelesinin aktörü. İşbitirici söylemle “Tanrı’nın eli” diyerek elle gol atan Maradona’nın omuzundaki Che dövmesiyle bu hikaye arasında etik olarak da bir bağlantı kurmak da zor. 

Her ne kadar “Seremos como el Che” (Che gibi olacağız) resmî söylemi Küba’da yaygın olsa da, onun dünya ölçeğinde bir efsane haline gelmesinde Küba’nın doğrudan bir desteği yok. Hele son dönemlerde ekonomideki açılımlara bakılacak olursa, herşeyin devlet tarafından denetlenmesinden yana olan Che ile hısmiyet ne kadar kalmışsa o da kaybolmakta. Muhalefetin de Che’yi kendine destek olarak gösterdiği söylenemez (Che’nin de bürokratikleşmeye karşı ciddi bir tutumu olmakla birlikte, demokrasi dersinde notunun pek iyi olmadığı eklenebilir). 

Aslında Che Küba Devrimi’nin ortaya çıkardığı bir sima olsa da, bugün bir şekilde çok farklı isyancıların sahiplenmeleriyle uluslararası bir aktör olarak kabullenilmiş durumda. Örneğin Zapatistaların Che’yi sahiplenmeleri gibi, Arjantin’de bir işçi gösterisinde de onu bulmak mümkün. 

Başbakan Fidel Castro ve Che Guevara, 1960’ların başlarında düzenlenen bir mitingde Havana sokaklarında. 

Efsane ve trajedi 

Öldürüldüğünde New York Times “Ernesto Che Guevara… Bolivya’da gerçekten öldürüldüyse, bir insanla birlikte bir mit de huzura kavuştu” diye yazmış. Che ölünce sanki onu harekete geçiren sorunlar çözülmüş gibi. Belki kendisi huzura kavuşmuş olabilir ama, efsane onun karşı çıktıklarını huzursuz etmeye devam edecekti. 

1968’e dünya ölçeğinde bir sözcü, önder aranacaksa, And Dağları’nda yoksul bir yerli köyünde öldürülen Che’den başkası akla gelmez. Geçtiğimiz on yılda %99’un öfkesini gösteren bir dizi ülkedeki hareketlerin eğer bir “lideri” aranacaksa, hiç şüphesiz Ernesto Che Guevera açık ara diğer isimleri geride bırakacaktır. Oysa yaşadığımız dünyanın (ne Arap ne Batı ülkelerinde) Che’nin öngördüğü mücadele tarzları açısından elverişli olduğunu söylemek imkansızdır. “Fokoculuk” diye tanımlanan, yola küçük gruplarla çıkarak, giderek köylülüğü yanına alarak ve merkezî bir diktötürlük rejimini devirmeyi hedefleyen bu tarz, dile ilk getirildiğinde de hayatın gerçeklerine uygunluğu bakımından hayli eleştiriye uğramıştı. Özellikle Fransız aydını Regis Debray tarafından formüle edilen fokoculuk, neredeyse daha başlamadan bitmişti (Che’nin son günlerinde bu kitaba eleştirel notlar düştüğü bilinmekte). Che’nin izleyicisi olma iddiasındaki Şili’deki MIR, Arjantin’deki ERP gibi örgütlenmeler ise çok daha karma yollar denemişlerdir.

Yine de yalnızca Latin Amerika’da değil çok daha geniş bir coğrafyada Che, isyanın simgesi haline gelmişse bunu sadece teknikle açıklamak mümkün değildir. Milyonların arayışına esin kaynağı olan bir insanı anlamak için belki de öldürüldükten sonra çekilen resme bakmak gerekir. Fotoğrafla, sanat tarihi ile içli dışlı John Berger daha ilk günlerde bu ünlü fotoğrafa bakarak şu notu düşmüştü: “… çok az rastlanan bazı durumlarda bir insanın ölümündeki trajedi, onun tüm yaşamının anlamını tamamlar ve örnekler”. Daha ilerde onun “bir kararı” temsil ettiğini yazacaktır. Yıllar sonra Daniel Bensaid otuzuncu yıl vesilesiyle yazdığı yazının başlığını “Che: Yüzyılın Bir Evladının Trajedisi” koyacaktır. Efsane ve trajedi arasındaki ilişkiyi belki de ondan daha iyi temsil edebilecek biri henüz gelmedi.

İllüstrasyon: Taha ALKAN 

‘Zamanın çağrısına kayıtsız kalamayız’

Bir devrimin ikinci siması iken kendi devrimini kurtarmak da dahil başka devrimler için mevkiini (huzurunu, rahatını) terkedip dilini-dinini bilmediği Afrika’nın ücra köşelerinde, o gün için dünyanın vicdanı olan Vietnam savaşını simgeselleştirerek “Bir, iki, üç… daha fazla Vietnam” diye yola koyulmuştu Che. 

Kendi devriminin kaderinin insanlığın geleceğiyle yakın bağlantısını gördüğü için kolay kolay kimsenin göze alamayacağı, kimilerinin macera dediği aslında büyük bir arayışın aktörüydü. O macerayı gençliğindeki uzun motosiklet turlarında ve belki de Küba Devrimi’nde yaşamıştı. 50’li yılların başında Latin Amerika’daki iki uzun motosiklet turu ile yoksulluğu ve sömürüyü yakından tanıyan Che, Guatemela’da ilerici bir başkanın askerî darbeyle devrilmesine tanıklık ettiğinde siyasetten kaçılmayacağına karar verdi ve Meksika’da hazırlık yapan Fidel Castro önderliğinde Kübalılar’la tanıştı. Kanlı Batista diktatörlüğüne karşı başlangıçta pek de umutlu olmayan ve işlerin yine başlangıçta pek de iyi gitmediği birkaç yıldan sonra “commandante” olarak tamamladığı devrimle artık maceraya fazlasıyla doymuş bir insan olmalıydı.

Bir gerilla hayatı için pek elverişli olmayan (Bolivya’da en büyük engeli olan astımını da eklemek gerek) 37 yaşında, çoluk çocuğu, mesleği, devrimi, dünya görüşü, kendine has düşünceleri olan bir insanı maceraperest veya çocukça heveslerin esiri olarak ölümüne koştuğunu iddia etmek abestir. Küba’dan ayrılırken dolabında üç eski üniforma, bir kütüphanelik kitap ve 1956 model ikinci el bir araba kalmıştı. Dünya nimetleri onu ilgilendirmiyordu.

60’lı yıllar, dünyanın dört bucağında insanların her an radikal dönüşümler yaşanabileceği iddiasıyla bir dizi mücadelelerde yer aldığı bir dönemdi. Örneğin, Che’nin Afrika’ya gidişi sırasında görüştüğü kendisinden çok farklı geleneklerden gelen iki Arap lider bu konuda oldukça farklı tutumlar sergiliyorlardı. Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdülnasır, “beyaz bir Tarzan olarak siyahlar arasında kalacağını” söyleyerek kendisini vazgeçirmeye çalışmıştı. Buna karşılık dostu diyebileceğimiz ve 1965’de Sovyetler Birliği’ni eleştirdiği ünlü konuşmasını yaptığı Cezayir Devlet Başkanı Ahmed Bin Bella, Afrika’da durumun müstesna bir devrimci potansiyel taşıdığını, Che’nin emperyalizmin en zayıf halkası olarak bu kıtayı gördüğünü belirtmektedir.

Che’nin şahsında çağın belli başlı sorunlarını, büyük umutlarını ve hayalkırıklıklarını izlemek mümkünken, onun bir insan olarak hasletlerini ve elbette zaaflarını incelemek için yazılan biyografilere bakınca, bu kısa hayatın bu kadar ilgi çekmesinin nedenleri anlaşılabilir. Nasıl düşündeyse öyle yaşadı. 

Che’nin bütün dünyadaki popülaritesinin temelinde de bu içtenliği, kararlılığı ve fedakarlığı yatmaktadır. Yerli ve millî olmaktan uzak Afrika’dan Latin Amerika’ya oradan Asya’ya insanlığın kurtuluşu için bir efsane şart değildi; ne de olsa tarihi geniş kitleler yapıyordu. Ama efsaneyi de yaratan işte o geniş kitlelerdi.

Sartre’a puro ikramı CIA’in düzenlediği iddia edilen bir suikastta ölen işçilerin cenaze törenine katılmak ve Küba devrimiyle dayanışma içinde olduklarını göstermek üzere Havana’ya gelen ünlü Fransız yazar çift, Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir, Che tarafından ağırlanıyor. Guevara, konuğu Sartre’a ikram ettiği puroyu yakarken, 1960. 

Bolivya’nın ulusal kahramanı

Öldürüldüğü Bolivya’da Che, onursal ve “ulusal” kahraman olarak kabul ediliyor. Başkan Evo Morales, Che’yi “özgürlüğün, egemenliğin, haysiyetin ve hepsinin üzerinde adalet ve eşitliğin simgesi” olarak selamlamakta. 1967’nin Bolivya Devlet Başkanını hayırla yadeden pek kalmadığı gibi, Che’nin öldürülmesine şu veya bu şekilde dahil olmuş bir dizi insan “kaderin garip bir cilvesiyle” hayatlarını kaybettiler. Başkan Barrientos bir helikopter kazasında iki yıl sonra ölürken, bir başkası Hamburg’da öldürüldü. Dönemin genelkurmay başkanı yıllar sonra başkan oldu ise de tarihin bir başka cilvesi sonucu 1976’da Arjantin’de aşırı sağcı bir örgüt tarafından öldürüldü. Cinayeti işleyen alay komutanı, Paris’te Che Guevara Enternasyonalist Tugayı adında kısa süre varolan bir örgüt tarafından öldürüldü. 

Gerillaya yardım etmekten sakınan yoksul köylüler, Che’nin ölümü duyulur duyulmaz bir insan seli olup askerî kordunu geçerek ona saygı duruşunda bulundular. Her tarafta mumlar yakıldı. “Bir aziz doğuyordu, yoksulların dinsiz azizi” diye yazıyor Paco Taibo II. 

Devrime adanmış bir hayatın sonu Che, yaşarken çekilen son fotoğraflarından birinde Bolivya askerleri tarafından ölüme götürülürken görülüyor. Guevara’nın solundaki, Güney Amerika’daki hemen bütün karşı devrimci operasyonlarda parmağı olan CIA ajanı Felix Rodriguez, 9 Ekim 1967.
İnfaz ettikleri Che’nin cansız bedeninin etrafında toplanan Bolivya güvenlik güçlerinin çok sayıdaki “zafer hatırası” pozlarından biri.

Ne taklit ne kopya! 

Ernesto Che Guevara’nın siyasi eylemi, öncelikle Latin Amerika’yı arka bahçesi olarak gören Amerikan emperyalizmine karşı çıkan bütün güçler için bir esin kaynağı oldu. Ancak kıta üzerindeki egemenlik ve özgürlük mücadelesinde yaşadıklarından ve yazdıklarından bağımsız bir tarihsel kimliğe büründü. Aslında Che yaşarken de, yalnızca kendi formüle ettiği “gerilla savaşı” ile özgürlüğün sağlanabileceğini iddia etmemiştir. Henüz Şili’de başkan olmadan yalnızca parlamenter mücadeleyi seçmiş olan Salvador Allende’ye imzaladığı kitabında, onun aynı amaca başka yollarla yönelmesini selamlamıştı. Yine hayatını kaybedeceği Bolivya’da çok önemli bir tarihsel geleneği olan maden işçilerinin ayaklanmadaki rolüne işaret etmiştir. Ölüme giderken sırt çantasında Troçki’nin hacimli Rus Devriminin Tarihi kitabı bulunmaktaydı. 

Kendisine mal edilen kaba iradecilikle ilişkisi olmayan bir dizi tarihsel koşulların örtüşmesi ve buluşmasıyla, devrimin kitleler tarafından nasıl gerçekleştirileceği, Che’nin temel meselesi oldu. Her yerde her anda aynı mücadele tarzını benimsediği görüşü ise şüphesiz yüzeyseldir. Birçok biyografı Che’nin zengin bir köylü hareketi geleneğine sahip olan komşu Peru’ya geçmeye niyetli olduğunu göstermekte (askerî darbe öncesinde dönemin Latin Amerika’da önde gelen köylü ve yerli önderlerinden Hugo Balanco’nun yaptığı çalışmalar henüz hafızalarda taze iken). 

Hâlâ her yerde Che Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Küba’ya Şubat 2015’te yaptığı resmi ziyaret sırasında, ülkenin bağımsızlık mücadelesinin öncülerinden şair ve yazar Jose Marti’nin anısını yaşatan anıtta düzenlenen törende, Che’nin fondaki yüksek kabartmasının önünde.

Belki de tarih, hayaletlerin bir mücadelesi; Che ise bu hayaletlerin en canlılarından biri. Herşeye kadir, herşeyi bilen birinden söz etmiyoruz. Büyük miktarda yaşarken öğrenen bir insan Che. Ekonomiyle ilgisi yokken devrimden sonra sanayi bakanı olunca bir iktisat külliyatı hatmedip planlama üzerine dünya ölçeğinde tartışmalara katılabilecek ve bu konuda hacimli bir kitap yazacak kadar ilerlemişti. Hatta gerillacılığı da, Küba Devrimi’nin hazırlık evresinde dağa çıktığında, sağlık çantasıyla silah arasında tercih yapmak zorunda kaldığında öğrendiğini belirtiyor. Savaş kendi içinde askerlikten başka disiplinleri de içeren bir faaliyet. Bu konuda da yazdıkları ortada. Kübalı devrimcilerle kader birliği edene kadar ciddiye alınabilir bir siyasal faaliyeti olmadığı gibi, bu konuda ciddi bir kuramsal ilgisi bulunmadığı da söylenebilir. Tam da karakterine uygun olarak, öğrenmek için değil eylemek için okuyan-yazan ama hepsinden önce yaşayan biri.

27 yaşına kadar ne okuduğunu merak edenler, örneğin Baudelaire’i kendi dilinden okumayı sevdiğini, dağlarda köylü gerillalara Don Kişot’u anlattığını hatırlayabilir. Ama Küba’yı ziyaret eden Jean Paul Sartre’ın anılarını okuyanlar, karşılarında kalburüstü entelektüellerle aşık atacak birini bulurlar. Dağda, bayırda, evde kitapsız kalamayan biriydi Che. 1963’ten sonra düşünsel olarak resmî sosyalizmin dışında özgün arayışlar içinde olan Che, “ne taklit ne kopya” düsturuyla özgürlük rüzgarları estikçe yenileniyor.

Steven Soderbergh’in iki bölümlük “Che” filminde ünlü devrimciyi canlandıran ve Cannes’da en iyi erkek oyuncu ödülünü kazanan Porto Rikolu aktör Benicio del Toro, filmin bir sahnesinde.

Daniel Bensaid, 30. yıl vesilesiyle yazdığı bir yazıda Che’ye olan bu ilgiyi şöyle özetlemişti: “Bu sinik ve ahlakını yitirmiş dünyada o, ahlak ile siyaset arasında uyumun mümkün olduğunu, politikanın ille de ahlaksız, ahlakın da ille de apolitik olması gerekmediğini ve iki ucun birlikte tutulabileceğini kanıtlıyor. Onun gençliğin gözünde sahip olduğu saygınlık, aynı zamanda onun iktidara değdikten sonra -gücünü tekrar tek ülkede son bulamayacak bir mücadelenin hizmetine sunmak üzere- iktidarı terketmeyi becerebilmiş, belki de yegâne devrimci örneği temsil etmesinden geliyor” 

EFSANE KARENİN HİKAYESİ

‘Guerillero Heroico’yu fotoğrafçısı anlatıyor

Fotoğrafçı Korda, pop kültürün ölümsüz ikonları arasına girecek en güzel Che fotoğrafını biraz da şansının yardımıyla çekti ama meşhur karenin ekmeğini başkaları yedi. Üstelik, üretilen milyonlarca kopyada eser sahibinin adı bile geçmedi. 

Fotoğrafçı Korda’nın 1960’ta çektiği efsane fotoğrafın crop’lanmamış yatay kadrajlı orijinal hali. 

Mona Lisa ve etekleri uçuşan Marilyn Monroe ile birlikte bütün zamanların en çok çoğaltılan görüntülerinden biri de, 60’lı yıllardan günümüze afişleri yeryüzünün dört bir köşesindeki devrim sevdalısı gençlerin, barışçı aktivistlerin duvarlarını süsleyen meşhur Che fotoğrafıdır. Kimilerinin “Aziz Che” diye adlandırmayı sevdiği bu kare, ismini daha sonra Korda olarak değiştirecek eski moda fotoğrafçısı Alberto Díaz Gutiérrez’in eseridir. Korda, izleyen yıllarda pop kültürün ölümsüz ikonları arasına girecek fotoğrafı biraz da şansının yardımıyla çekmişti. 

4 Mayıs 1960’da Havana limanında yüzlerce işçiyi öldüren, bir patlama olur. Havaya uçan, Küba’nın Belçika’dan satın aldığı silahları gizlice Karayipler’e getiren La Coubre gemisidir. Hadise, CIA’nın işi gibi görünmektedir. Cenaze törenine gelenler arasında Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir gibi ünlü isimler de vardır. Castro, merasimde yaptığı konuşmada patlamanın CIA sabotajı olduğunu ilan ederken, Revolución gazetesinde çalışan Korda, töreni fotoğraflamakla meşguldür. Fotoğrafçıdan dinleyelim : “…Matem için dekore edilmiş podyumun dibindeydim, gözümü makinamın vizöründen ayırmıyordum. Fidel ve etrafındakileri yakalamaya çalışıyordum. Bir anda görüş alanıma Che girdi. Yüzündeki ifadenin sahiciliği beni şaşırttı. Sadece iki kare çekebildim. Biri dikey, biri yatay. Che geldiği gibi bir anda yok oldu, üçüncü kareyi çekemedim”. 

Korda yatay kadrajlı kareyi beğenir. Ama görüntüye giren yüzler ve dallar vardır. Bunun üzerine yatay kareyi, “fazlalıkları” dışarda bırakacak şekilde dikey olarak kırpar, gazeteye gönderir. Ama Revolución’un yazıişleri bu fotoğrafı kullanmayacak, ünlü konukların göründüğü bir fotoğrafa yer verecektir. 

Oysa, öldürülen işçilerin ardından duyduğu acı ve kızgınlığın Che’nin bakışlarındaki “sahici” yansıması Korda’yı derinden etkilemiştir. Fotoğrafçı “Guerillero Heroico” (Kahraman Gerilla) ismini verdiği fotoğrafı evine asar. 

Che, 1967’de Bolivya’da öldürülür. Onun ölümünden hemen sonra, İtalyan işadamı Giangiacomo Feltrinelli, Korda’yı ziyarete gelir. İşadamı, Küba Devrimi’nin meselelerini dünya gündemine taşıma misyonu üstlenen Casa de las Américas isimli bir “think tank” kuruluşunun başkanı Haydée Santamaría’nın selamını getirmiştir. Adam, güzel Che fotoğrafları aramaktadır. Korda onu “Guerillero Heroico’nın önüne götürür, “işte sahip olduğum en güzel Che fotoğrafı” der, eserinin kopyalarını İtalyan’a hediye eder. Giangiacomo Feltrinelli ülkesine döndükten sonra -henüz Che’nin Bolivya’daki bedeni soğumadan- fotoğraftan milyonlarca afiş yaptırıp satarak servetine servet katacak, üstelik Korda’nın adından sözetme zahmetine bile katlanmayacaktır. 

KRONOLOJİ

Devrime adanmış 40 yıllık bir hayat

1928 

14 Haziran günü Arjantin- Rosario’da Ernesto Guevara Lynch’in doğumu. 

1946 

Ernesto Guevara, Buenos Aires Tıp Fakültesi’ne kaydolur. General Juan Peron, Arjantin Cumhuriyeti’nin başkanı seçilir. 

1951 

Ernesto Guevara, arkadaşı Granados ile Amerika turuna çıkar: Şili, Peru, Kolombiya, Venezüela, A.B.D. İlerici bir yönelime sahip olan Albay Jacobo Arbenz, Guatemala Başkanı seçilir. 

1952 

Ernesto Guevara Arjantin’e döner. Bolivya’da devrim olur ve Ulusal Devrimci Hareket’ten Paz Estensoro başa geçer. Tarım reformu ve madenlerin millileştirilir. Küba’da darbe olur. Genelar Fulgencio Batista iktidara geçer. 

1953

Guevara tıp doktoru olur, fakat hemen Bolivya’ya sonra da Peru ve Guatemala’ya gider. Orada ilk eşi olacak olan Hilda Gadea ile tanışır. Fidel Kastro ve yoldaşları Küba- Santiago’daki Moncada kışlasına saldırır.

1954

Guevara, bir tarım reformu yapma önerisi getiren Jacobo Arbenz hükümetinin hizmetine girer. Arbenz hükümeti, Guatemala silahlı kuvvetlerinin işbirliğiyle CIA ve United Fruit Company’nin düzenlediği bir askerî işgalin başında bulunan Castilla Armas tarafından devrilir. Guevara ülkeyi terkeder ve Meksika’ya iltica eder.

1955

Guevara, kendisi de Meksika’da sürgünde bulunan Fidel Kastro ile tanışır ve 26 Temmuz Hareketi’ne katılmaya karar verir.

1956

Granma gemisi, Fidel Kastro’nun yönetimi altında bulunan M-26-7 savaşçılarıyla birlikte Küba’ya varır. Guevara, bu çıkarmadan sağ çıkan nadir kişilerden biridir.

1957

İlk başta Kastrocu gerilla ordusunun hekimi olan Guevara –arkadaşları tarafından “Che” (tipik bir Arjantin vurgusu) adıyla bilinir– Sierra Maestra’da konuşlanan grupların komutanlarından biri olur.

1958 

Hükümet tarafından Sierra Maestra’ya düzenlenen saldırının başarısızlığa uğrar. Küba’da gerillaların son saldırısı başlar. Che Guevara, düzlüğe inen kollardan birinin başındadır. Santa Clara şehrinde Batista rejimi kuvvetlerine karşı zafer kazanır. 

1959 

Diktatörlük devrilir. Batista kaçar. Devrimciler iktidarı alır. Havana’da ikinci kez evlenir. Küba vatandaşı olur ve Devrimci Silahlı Kuvvetler’in eğitim bölümünün başına getirilir. Gerilla Savaşı kitabını yazar. Çeşitli Afrika-Asya ülkelerine seyahat eder. Küba’ya dönüşünde Ulusal Banka’nın başkanı olur. 

1960 

Küba’daki yabancı şirketler ve bankalar millileştirilir. Che’nin Doğu ülkelerine gezisi (Çekoslovakya, ADC, SSCB, Çin, Kuzey Kore) başlar. 

1961 

ABD. Küba’yla diplomatik ilişkilerini keser. Che, Sanayi Bakanı olur. ABD destekli Kübalı karşı-devrimcilerin Domuzlar Bayırı işgali başarısızlığa uğrar. Che, Pinar del Rio bölgesinin askeri komutasına geçer. Fidel Kastro devrimin sosyalist karakterini açıklar. 

1962 

ABD ce SSCB arasında füze krizi patlak verir. Kruşçev, Kastro’ya danışmadan Amerika’nın koşullarını kabul eder (Sovyet füzelerinin Küba’dan çıkarılması). 

1963

Küba’da, Che ve Sovyet modeli taraftarları arasında değer yasası, planlama ve piyasa, ekonomik yönetim konusunda tartışmalar başlar. Che, Cezayir’e yaptığı bir gezi sırasında, eşitsiz mübadele politikasını (sosyalist denilen ülkeler dahil) teşhir eden bir konuşma yapar.

1964

Che Guevara çeşitli uluslararası toplantılarda Küba’yı temsil eder: Cenevre’deki Dünya Ticaret Konferansı’nda (Mart) ve Birleşmiş Milletler’de (Aralık). Amerikan emperyalizmine karşı ateşli konuşmalar yapar. Rus Devrimi’nin 47. yılı vesilesiyle Moskova’yı ziyaret eder. Bolivya’da askerî darbe olur. General Barrientos, Başkan Paz Estensoro’nun yerine geçer.

1965

Che bir kez daha Afrika ülkelerine gider. Küba’ya döndükten sonra ortadan kaybolur. Fidel Kastro, Che Guevara’nın kendisine yolladığı veda mektubunu kamuoyuna açıklar. Che, Lumumbacı gerilla ordusunun mücadelelerine katılır.

1966

Che, Havana’daki Afrika, Asya ve Latin Amerika halklarının dayanışmasına yönelik konferansa bir mesaj yollar. Bolivya’ya varır ve Kübalı- Bolivyalı savaşçılarla gerilla grubunu (ELN: Ulusal Kurtuluş Ordusu) oluşturur. Güçlerini Bolivya’nın Nancahuasu nehrinin etrafında yoğunlaştırır.

1967

ELN, Bolivya hükümet askerlerine karşı başarı kazanır ancak Che 8 Ekim günü yakalanır. CIA ve General Barrientos rejiminin emriyle katledilir.