Boğaziçi Üniversitesi’nin yeni rektörü Melih Bulu’nun seçimle değil atanarak göreve başlaması üzerine başlayan protestolar akademinin özerkliği, liyakat ve otoriterleşmeyle ilgili olduğu kadar “akademik elitizm”le ilgili tartışmayı da alevlendirdi. Peki “Boğaz’a nazır viskisini yudumlayan” akademisyen imajı ne kadar gerçeği yansıtıyor? Akademinin “yüksek”liğine ilişkin tartışmanın tarihsel arka planı ve bugün içinde bulunduğumuz durum. 

 Akademos, bilim dünyasının mitik kahramanı. Eflatun’un öğrencilerine dersler verdiği, etrafı duvarlarla örülü zeytinliğin sahibi. Davetsiz misafirlerin ulaşamayacağı bu gözden uzak mekanda, aynı sorular çerçevesinde düşünce üretmek isteyen insanlar tarihin ilk akademik çalışmalarını başlatmış. Değerli sosyolog Nur Vergin, buna “Düşüncenin ve onun ürünü bilimin ancak günlük hayatın gürültüsünden ve ham fikirlerden uzak bir cemaat oluşturarak gerçekleştirileceğinin ilk manifestosu” diyor. 

Napoli’deki Museo Nazionale Archeologico’da bulunan “Plato’nun Akademisi” mozaiği. (MÖ 1. yüzyıl) 

Ustalar ve çırakların kapalı çevrelerde “ilişkilenme” ihtiyacı yabancıya yer bırakmıyor; düzeyi tutturamayan heveslilere geçit vermiyor. Bu da academia’nın başlangıcından itibaren eşitler arasında bazılarının “daha eşit” olduğu bir ortamda, seçkinciliği bir hayat tarzı olarak benimsemenin neredeyse zaruri olduğu bir “elitler limanı” olarak filizlenmesine neden oluyor. Dışarıdan bakanların yarı gıpta, yarı aşağılamayla “sahici” hayata sırt çevirerek “fildişi kuleleri”nde oturan bu azınlığa bir küfür gibi “elitist” demesi hiç de yeni bir durum değil. 

Öte yandan mitler, çıplak gerçeği illüzyonlarla yumuşatır ve onu, gündelik hayatı aşan, daha ulvi bir gerçekliğin parçası olarak sunar. Akademinin diğer tüm mesleklerden farklı ve onların üstünde bir uğraş olduğuna dair mitler de farklı değil. Aslı Vatansever ve Meral Gezici Aydın’ın Ne Ders Olsa Veririz: Akademisyenin Vasıfsız İşçiye Dönüşümü kitaplarında vurguladığı gibi “Bunun, büyük ölçüde, aydınlanmacı modernitenin, ilerlemenin aracı olarak rasyonel bilime, insanı ‘mükemmelleştirici’ bir mekanizma olarak eğitime yaptığı vurgunun bir kalıntısı olduğu söylenebilir”. Oysa ilerleme kavramının kendisinin dahi tartışmalı olduğu, rasyonel bilginin yerini neo-spiritüalist eğilimlere bıraktığı, bilgi üretiminin değerinin de piyasa değerine bağlı olarak giderek daraldığı günümüzde, akademiye dair bu elitist kanıyı destekleyecek temeller de sarsılıyor. 

Akademi sırtını dönünce  Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör atanmasını ve bunu protesto eden öğrencilerin gözaltına alınmasını, öğretim üyeleri de rektörlük binasına sırt dönme eylemleriyle kınadı. 

Adnan Ekşigil, elit yapıları “dışarıya karşı belirli bir kapalılık ve geçirmezliğe sahip” olmalarıyla tanımlıyor. “Elitist yapılar da böyledir; fakat elitist yapılara girmek için varlıklı ve/ veya statü sahibi olmak gerekir” diye de devam ediyor. Bu anlamda sınavla girilen bir devlet üniversitesi, her ekonomik sınıftan öğrencisi ve hocası olan Boğaziçi Üniversitesi’yle ilgili “Boğaz’a nazır viskisini yudumlayan tuzukuru elitistler” algısını yaratmak oldukça temelsiz. Nihayetinde yüksekçe bir “fildişi kule” olsa da nefesi çıkışan, bilimsel birikimi en üst düzeyde yeterli görülen her faniye kapıları prensipte açık. Bu çeşit bir yükseklikten de gocunacak değil, gururlanacak bir sebep çıkartabiliriz ancak. 

ELİT KİME DENİR? 

İyi bir okul ve görgülü bir çevre 

Elit: Seçilmiş, seçilerek bir yerlere gelmiş. Tarihte elit olmak çok çeşitli şekillerde anlaşılmıştır. Entelektüel elit addedilmiştir; politikacı elit addedilmiştir; zengin elit addedilmiştir. Ancak zaman içinde elit giderek “iyi bir işi diğerlerine nazaran daha iyi yapan ve bunun neticesinde belirli ayrıcalıklar elde etmiş” kişilerin oluşturduğu sınıf anlamını kazanmıştır. 

Elit Bahriyeliler Mekteb-i Bahriye-i Şahane’de sofra adabı ve kişisel bakım/ temizlik ile ilgili de dersler verilmekteydi. Sofra terbiyesi için Beyoğlu’ndaki 1. sınıf otellerden ders vermesi için şef aşçılar görevlendirilirdi. 

Türkiye’de bir zamanlar askerler bu konumdaydı. Çünkü 1826’da Asakir-i Mansure-i Muhammediye’nin kurulmasından beri, mektepli olmuşlardı. Askerî okul mezunları ayrı bir muamele görürlerdi. İlk ressamlarımız, matematikçilerimiz, doktorlarımız da askerler içinden çıkmıştı. 

William A. Henry III, Elitizmin Savunması (In Defence of Elitism) adlı kitabında eşitlikçilik uğruna özellikle ABD üniversitelerinde alt düzeyde olanları yükseltmek yerine, yüksek düzeyde olanları alt seviyedekilerle eşitlemenin tehlikelerine dikkat çeker. Henry, bir toplumun elitlerini, yani belirli işleri çok iyi yapabilen, yetenekli, zeki, iyi yetişmiş üyelerini yoketmesinin tehlikelerini vurgular. 

Türkiye’de de 1946’dan beri demokratikleşme cereyanı, herkesin elitlerin sahip olduğu ayrıcalıklara sahip olmasını talep etmekle başlamış, sonunda “elitler yok olsun”a varmıştır. 

Elit olan bir kişinin dünyayı bilmesi, dünyayla temas halinde olması gerekir. Pek çok dil bilmek mesela elit olmanın şartlarından biridir. İyi yerlerde okumuş olmak başka bir şarttır. Bir de tercihen görgülü bir çevreden gelmek lazım. O görgü yoksa istediğin kadar paran olsun ya da politikanın tepesinde dur elit olamıyorsun. Peki bunlar nasıl elde ediliyor? “Elit kurumlar”da okursan elde ediliyor. 

(Candaş Tolga Işık’ın Kafa dergisi YouTube kanalı için Celal Şengör’le birlikte hazırladığı “Tarihin Fay Hatları” programından)