#tarih
Fotografik Hafıza

Yurtdışına çıkmak mı? O kadar kolay değil!

60’lı yıllarda pasaport almak da, yurtdışına gitmek de özellikle bürokratik işlemler dolayısıyla epey zordu. Ozan Sağdıç gazeteci olmasına rağmen yaşadığı engelleri ve sonrasında Avrupa ve Asya yolculuklarında iz bırakan anıları-kareleri anlatıyor.

Seyahat deyince hemen olmuyor. Özellikle yurtdışına yapılan yolculuklar şu anda oldukça kolay yapılabiliyorsa da, bir zamanlar bir yığın kısıtlamalar, formaliteler yüzünden engelli koşuya benzerdi. Pasaport almak bir dertti; yanınızda sınırlandırılmış bir miktarda dövize izin veriliyordu. Fazlasını yakalarlarsa bu çok büyük bir suçtu. Ben Basın Kartı sahibi olduktan sonra oldukça kolay seyahatler yapabildim ama komik sayılabilecek bürokrasi engelleri olmuştu. Bunlardan birini ibretlik bir anı olarak anlatmak isterim:

1960’lı yıllardı. İstanbul Gazeteciler Cemiyeti, gazeteci ailelerine özel bir Avrupa gezisi düzenlemiş. Fırsatı değerlendirelim dedik. Eşimle birlikte bu geziye katılmaya karar verdik. 

Bir bürokrasi macerasının mutlu sonu

Ozan Sağdıç, 1960’larda binbir zahmetle aştıkları engellerden sonra nihayet pasaport çıkarmayı başardığı eşiyle birlikte Paris’teki Versailles Sarayı’nın bahçesinde…

Benim daha önce yurtdışına çıkmışlığım olduğu için pasaportum vardı. Eşimi de pasaporta işletmek üzere, onun iki vesikalık fotoğrafı ve kendi pasaportumla Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne gittim. Pasaport işlemleri görülen dairede, başvuru yerlerini sıra halinde gişeler şeklinde düzenlemişler. Onlardan birisine yanaştım ve delikten elimdekileri uzatıp camın arkasındaki memura ne istediğimi söyledim. Üstünkörü baktıktan sonra, eşimin ne iş yaptığını sordu. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nda (CSO) çalıştığını söyledim. Elindekiler geri uzattı. “Dairesinden kağıt getirmeniz gerek” dedi.

Bürokrasi bu; nedeni, niçini sorulmaz, denileni yapacaksınız. Bu iş sorun olmaz rahatlığı içinde geri döndüm. Ertesi sabah CSO’nun yeni binasına gittik. Olanı anlattım. “Nasıl bir kağıt yazılacaksa yazıverin de götüreyim” dedim. Müdür Mükerem Bey mahçup bir bir tavır takındı, “Ama şekerim, bu kağıdı biz veremiyoruz” dedi; “bağlı bulunduğumuz Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’nden alacaksın” deyip kendi açısından konuyu kapattı. 

Genel Müdürlük Yenişehir’de. Oraya gidinceye kadar daireler öğle tatiline girmişti. Ben de yemeğimi yemek üzere Cebeci’deki evime yöneldim. Git gel, bir hayli vakit geçti. Neyse, genel müdür de yabancımız değil; Mehmet Özel. Pratik adamdır; sorunumuzu hemen çözer güven duygusuyla onunla görüşmeye gittiğimde ilgi gösterdi, nasıl yardımcı olabileceğini sordu. “Basit bir yurtdışına çıkış izin belgesi işi” dedim ve durumu olduğu gibi anlattım. Birden ciddileşti. “Hiç de sandığın gibi basit bir iş değil” dedi; “Bakanlığın genelgesi var. Kendi bildiğimize göre böyle bir belgeyi biz veremiyoruz. Bize bir dilekçe vereceksin, biz onu bir yazı ekinde müsteşarlığa göndereceğiz. İzin belgesi müsteşarlıktan çıkacak, bize gönderecek. Sana vermemiz mümkün olacak. Bu da haliyle bir zaman alıyor. Ne vakit geleceği, olumlu olup olamayacağı da belli değil. Bak, viyolacı Ruşen Güneş burs kazanmış, Londra’ya gidecek. Haftalardır bekliyor çocuk”. 

Pasaport peşinde 1960’ın sıkıyönetim alışkanlıkları devam ederken, yurtdışına çıkmak için basit bir belge almak için bin dereden su getiriliyordu. Bu yıllarda Emniyet Müdürlüğü Pasaport Dairesi’nin kapısında bekleyen yalnızca Ozan Sağdıç değildi.

Eyvah! Bizim gezi otobüsümüzü İtalya’ya taşıyacak feribot bir hafta sonra İzmir’den hareket edecek. Mehmet Özel bana bir çözüm yolu önerdi: “Müsteşar Mehmet Önder Bey senin yabancın değil. Bence sen doğrudan ona git, durumunu anlat. Belki o bir kolaylık sağlar” dedi. Mehmet Önder’i Konya Mevlâna Müzesi müdürlüğünden beri tanırdım. Ondan da oldukça yakınlık görmüştüm. O zamanlar henüz Kültür Bakanlığı kurulmamıştı sanırım. Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü, Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlıydı. Mehmet Önder de bir hayli terfi etmiş, Bakanlığın müsteşarı olmuştu.

Ertesi sabah onu ziyarete gittim. Mehmet Bey beni masasının önündeki iki koltuktan birine davet etti, oturttu. Benim zamanın dar, derdimi anlatmaya çalışıyorum. Oysa müsteşar bey kibarlığı elden bırakmadan konuyu saptırıyor, binbir dereden su getiriyor, arada bir kem-küm ediyor. Bu arada yardımcısı olan genç bir arkadaş onun arkasında bir yere geçmiş, bana kaş-göz ediyordu. Tuhaf pandomimden anladığım kadarıyla, bana “sus, devam etme, ben sana anlatırım” gibi bir şeyler demek istiyordu.

Kamerayla devr-i alem Londra’nın en eğlenceli yerlerinde Hyde Park Speakers’ Corner’da İsa olduğunu iddaa eden bir konuşmacı, onu meczuplukla itham eden dinleyiciyle tartışıyor (üstte). Bir başka insan manzarası, Türkmen bir ailenin yaşadığı evden (altta).

Diyalogun bu şekilde devam edemeyeceğini anladığım için izin isteyip ayrıldım. Genç arkadaş da geçirmek üzere benimle birlikte makam odasından çıkmıştı. Koridorda “Görmüyor musun abi, adamcağız bir türlü söyleyemiyor” dedi ve durumu şu şekilde açıkladı: “Burası da kendiliğinden izin veremiyor. İstekler Millî İstihbarat’a soruluyor. Onlar inceleme yapıyorlar. Uygun görürlerse izin çıkıyor”. Daha sonra, “her ihtimale karşı ben bunu işleme koyayım” deyip elimdeki dilekçeyi aldı. Anlaşılıyor ki, 1960’tan sonra epey bir zaman geçmişti ama sıkıyönetim alışkanlıklarından kurtulmak hȃlâ mümkün olamamıştı.

 Uzatmayalım; sakince eve gittim, o gece rahat bir uyku uyudum. Daha sonraki gün Emniyet Müdürlüğü’ne gittim. Daha önce başvurduğumdan farklı başka bir gişeye yanaştım. “Eşimin pasaportuma işlenmesini istiyorum” dedim. O memur da “Eşiniz ne iş yapıyor?” diye sordu. Bu defa “evkadını” dedim. Memur “peki” dedi, elimdekileri aldı. Bir harç yatırılması gerekiyormuş, vezneye onu da yatırdım. Elime makbuz gibi bir şey verdiler. “Yarın gelip pasaportunuzu alın” dediler. Ertesi gün gidip pasaportu aldım!

Böylelikle eşimle birlikte Avrupa gezisine çıktık. İzmir’e gidiş-gelişler dahil 1 aya yakın bir süre Ankara’dan ayrı kalmıştık. Dönüşümüzden itibaren de en az bir o kadar daha fazla zaman geçmişti. Yaz olduğu için CSO zaten tatildeydi. İdareden telefonla aramışlar. “Sizi ilgilendiren bir evrak geldi” diyorlardı. Evrakta ne yazdığını sorduk. “Orkestra üyelerinizden Olcay Sağdıç’ın yurtdışına çıkmasında bir sakınca olmadığı görülmüştür” yazıyormuş. “Teşekkür ederiz, bunu biz de biliyorduk zaten” dedim.

***

Bu seyahat, benim yurtdışına ikinci çıkışımdı. Daha önceki ilk çıkışım bir sergim dolayısıyla doğrudan Viyana’ya olmuştu. Atalarımızın iki kez kuşatıp da alamadığı bu kenti içerden fetheder gibi, 15 gün süreyle sokak sokak, park park, daha da önemlisi müze müze tanıma fırsatı bulmuştum. Bol bol şnitzel ve piliç çevirme yiyerek. Dondurmasına ve kremalı pastalarına da hiç diyecek yoktu doğrusu. Viyana’ya müziğin başkenti denir; onun da hakkını verdim. Viyana Filarmoni’yi kendi salonunda dinledim. İki kez operaya gittim. İzlediğim başyapıtlardan birisi en klasik eserlerden Mozart’ın “Figaro’nun Düğünü” idi. İkinci başeser ise Alban Berg’in “Wozzeck” operası. Bunların kreması ise Volksoper’de izlediğim Franz Lehar’ın “Şen Dul” opereti oldu. 

Bu geziler ilk oldukları için belleğimizde iyice yer etmişler. Sonraları pek çok yurtdışı deneyimlerim oldu tabii. Bunların bir bölümü bir sergi veya bir gösteri dolayısıyla olsa da, daha çoğu benim bir çeşit eğitim gibi düşündüğüm, bana kültür birikimi sağlayan gezilerdi. Bunların hareket noktaları fuarlardı. Bahçecilik fuarları, Frankfurt’ta kitap fuarları, Köln’deki Photokina’lar yani fotoğrafçılık ve sinema endüstrisi ile ilgili fuarlar ve daha niceleri… 

Keçili aile Kuzey Kafkasya’da uzanıp giden bir dekovil hattı üzerinde kızıyla birlikte keçilerine çobanlık eden genç bir kadın…

Fuarlarda, özellikle onların birer yan etkinliği olan sanatsal gösterilerden de çok şey öğrendim. Bulunduğum her kentte gönlüme yatkın bir opera temsili, bir konser, hiç olmadı bir revü gösterisine rastlama şansım oluyordu.

Daima son noktası Londra olan bir uçak bileti satın alıyordum. Uğrak istasyonlarım Köln-Bonn, Frankfurt, Paris, Roma gibi merkezler oluyordu genellikle. Londra’da British Museum’u defalarca gezdim. Royal Albert Hall’de binlerce kişiyle ayakta konserler dinledim. Pazar günleri Hyde Park’ta Speakers Corner’daki hatipleri ve onların dinleyicilerle atışmalarını dinleyip seyretmek neredeyse alışkanlık yaratmıştı.

Ülke farklı, çocukluk aynı

Birleşik Arap Emirlikleri’nde Ozan Sağdıç’ın objektifine takılan bu çocuk, kapağını eline alıp tencereyi kafasına geçirmiş. Mekanlar, dekorlar değişiyor belki, ama çocukluk her yerde aynı.

Bütün bunların ötesinde, benim adeta kutsal bildiğim bir amacım vardı: Plak koleksiyonu yapma merakı, tutkusu. Bu endüstri, LP denilen uzunçalarlarla zirveye ulaşmıştı. Bunların o sıralar ülkemizde pazarı yoktu. Az sayıda ithal edilse bile maliyeti yüzünden fiyatları da fazlaca yüksek oluyordu. Londra bu pazarın merkezi gibiydi. Leicester Square’a açılan bir dar sokakta küçük ama iş hacmi büyük bir dükkan vardı. Sahibi bana çok ehven koşullarda indirim yaptığı için alışverişimin çoğu orada olurdu. Satın aldığım plakların hepsini yanımda getiremezdim. Ayrıca Köln’de çok katlı bir toptancı, Frankfurt’ta büyük bir plakçı mağazası, keza Roma’daki Ricordi mağazası çalışanları beni tanıyorlardı. Artık hiç sormadan, satıcılara uygulanan özel indirimi yapmaktaydılar. Şimdi bu sayede ben Rönesans çağından zamanımızın avangard bestecilerine kadar müzik tarihinin çok geniş yaratılarına ait çok sistematik bir spektrumu kapsayan ve sayısı 4 bine yakın LP’yi içeren bir koleksiyon sahibiyim.

***

Yolculuklarda yol arkadaşlığı da önemli. Sadece iki örnek vereyim. Kahire’de düzenlenen bir Türk Haftası’na ben gösteri yapmak üzere, Haldun Taner de konferansçı olarak davetliydik. Tanışıklığımz çok eskiye dayanıyordu. Saygılı, ölçülü, ama muhabbet içeren bir dostluğumuz vardı. Fakat Firavunlar Giza’sını, Memlûklerin Kahire’sini gezerken, kısa bir süre içinde yoldaşlığımız sayesinde birbirimizi daha iyi anlamış olduk. Hele beni izledikten sonra sarılıp “Ozan, sen çok kıymetli bir evlatsın” demesi unutamadığım çok duygulu andı.

Exit mobile version