Haritalar, krokiler, fotoğraflar, kahramanlar, savaşanların anıları, cepheler… Savaş tarihleri bunları yazar. Yazılmayan ise gündelik hayat ve “sıradan” insanların trajedisidir. Bu sözlü tarih zaman içinde erozyona uğrar ama, yazılı tarihteki hatalar veya saptırmalarla kıyaslandığında gerçeğe çok daha yakın bir tablo çizerler. En sert ve acımasız etkilerini 1914-18’de göstermiş, ondan önce1877-78 Osmanlı-Rus savaşında, yakın tarihte ise 2. Dünya Savaşı’nda yaşanmış ama yazılmamış seferberlik gerçekleri…

Hüseyin Çoban ve Ferhat Güngör’ün sorularını Necdet Sakaoğlu cevaplıyor…

Savaş tarihi yazarları -çoğu askerdir- için koordinatlar, alanlar, silahlar, cepheler, sayılar, safhalar, sebep ve sonuçlar önemlidir. Savaş tarihleri bunlar saptanarak yazılmalıdır. Haritalar, krokiler, fotoğraflar, savaşanların anıları da önemlidir. Demek ki savaş tarihleri için malzeme çoktur. Yalnız yazanların ulusal kimlikleri, bu cepheye veya karşı tarafa sempatileri, yazdıklarıyla gerçekler arasındaki örtüşmeyi ihlal edebilir.

Cephelerin ötesindeki “sivil” veya “gündelik” yaşam  sahnelerine gelince… Büyükbabamın ve anne-babamın çocuklukları, 1877-78 Osmanlı-Rus savaşına ve Dünya Harbi/ Seferberlik (1914-1918) denen ilk büyük uluslararası kapışma yıllarına rastlar. 2. Dünya Savaşı da (1939-1945) benim çocukluğumdadır.

Bu üç savaştan ilkiyle ikincisinin arası 40, ikinciye üçüncü arası da 21 senedir. İlk ikisi Osmanlı Devleti’nin de yıkılışını getirirken, 2. Dünya Savaşı sonrasında ise demokrasiye geçtiğimiz vurgulanır. Her üç hercümerç de savaş evrelerindeki ölüm ve yıkımlar bir yana, izleyen on yıllarda da savaş yaralarının sarılmasıyla geçmiştir.

Bana, 1914-1918 savaşlarında Anadolu’nun iç dünyasına dair, seferberlik kuşaklarından dinlediklerim veya gördüğüm izler sorulacağını öğrendiğimde önce bir kaynağa bakmak istedim. Milli Eğitim Bakanlığı’nın 1946’da yayımını başlatıp 1983’te  33. Ciltte tamamlattığı Türk Ansiklopedisi’ne baktım.16. ciltteki20 sayfalık “Dünya Harbi, 1. (1914- 1918)” maddesinde yazar adı yok. Bir asker kaleminden çıktığı anlaşılıyor.

Üçlü İttifak  (Almanya, Avusturya-Macaristan, Osmanlı Devleti) ile başını İngiltere, Fransa İtalya’nın çektiği üç kıtadan 25 devletin katıldığı Üçlü İtilâf ordularının savaşacakları büyük cepheler, Osmanlı topraklarından seçilmiş! Böylece modern silahların kullanılacağı bu dünya savaşında nüfus kırımının, yerleşim ve arazi tahribatının da bize ve Müslümanlara dönük olması hedeflenmiş! “Savaşlar pek kanlı oldu” diyor yazar! Ya nasıl olacaktı? Osmanlı Devleti seferberlik ilan edip devşirdiği kuralardan orduları altı cephede (Kafkas, Irak, Sina- Filistin, Hicaz, Asir-Yemen, Gelibolu) savaşmaya sevketmiş! “Türklerin bu harpte çok iyi savaşarak kendi paylarına düşeni yaptıkları, hiçbir fedakârlıktan çekinmedikleri…” yani adamakıllı kırıldıkları da (!) vurgulanmış. Biz de bu Türk- Müslüman kıyım-tırpanını ve savaşlardaki kahramanlığımızı temsilen, 18 Mart’larda Gelibolu Deniz ve Kara Savaşları için törenler yapıyoruz. Son iki yıldır buna -ilgiyi Arap-İslâm coğrafyasına kaydırmak için- bir de Kut eklendi.   

Savaşın aşamaları, sonuçları önemli kuşkusuz. Ama ya, unutulmuş – unutturulmuş, cephe gerileri? Kırım- salgın- kıtlık-ölüm, neden 20 sayfalık “Dünya Harbi” maddesinde unutulmuş? Cephelerin uzağındaki kuş uçmaz kervan geçmez Anadolu bölgelerinde neler yaşandığına değinen bir paragraf yok! Oysa Dünya Harbi, Anadolu’nun felaketi olmuş, istila- işgal ordularına koşut, salgınlar ve kıtlık, eşkıya sürüleri savaş boyunca her yöreyi kasıp kavurmuştu. O dört yılda tabut çıkmayan ev, bireylerinden bir veya bir kaçını cephede veya cephe gerisinde yitirmeyen aile kalmamıştı. Savaşın bu “örtülü” sivil felaketi, kitaplara da konu olmamıştır.  

Anadolu için insan kaynaklarının tükenmesine yol açan seferberlik olgularını ne zamandan ve kimlerden dinlediniz?

NECDET SAKAOĞLU Çocukluğumda ve gençliğimde, Cihan Harbi’nin getirdiği uğursuzlukları görmüş, yaşamış  erkek kadın birçoklarından, bazen bir gruptan -birinin unuttuğunu öteki hatırlayıp eklemesiyle “seferberlik anıları” diyebileceğimiz bir başlık altında dinlemiştim. Aldığım notlar da vardır.

Seferberlik ne anlama gelir? Başına bir “cihad-ı ekber” eklemek gerekiyor: Topyekûn, milletçe, üstümüze gelen din düşmanlarına karşı cihat ilan etmişiz! Millet varıyla yoğuyla, genciyle yaşlısıyla kadınıyla erkeğiyle o savaşa yönelmeli, gitmeli ve imkanlarını seferber etmeli. Savaş koşullarına dayanmalı! Seferber, ne var ne yok vermek anlamında Arapça bir sözcük. Buna Farsça “-ber”, Türkçe  “-lik” eklenmiş. Bunu, “ulusal felaket çağrısıydı” diye okuyabiliriz. Tarihimizdeki seferberliklerin her biri ulusal felakettir.

Türkiye son 150 yılda üç seferberlik yaşadı. Biri, bugün artık sözlü anlatıları unutulmuş, yazılı kaynakları çok sınırlı olan ve halkın “Büyük Seferberlik” dediği 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasındadır. Osmanlı Devleti’nin batıda İstanbul’a, doğuda Erzurum’a kadar topraklarını Ruslara bırakıp çekildiği bir hezimet olmuştu. Hicri 1293’te yaşandığından  “93 Harbi”de denmiştir. Bu büyük yenilginin tesellisini Şıpka’ya, Plevne’ye destanlar yazıp marşlar besteleyerek bulmuşuz. 40 yıl sonraki 1914-18 seferberliğinden ayırmak için buna  “Büyük Seferberlik”, “İlk Ermeni Hareketi” de denmiş. Daha eskiler,  bu savaşın hareketlendirdiği kalkışmalardan dolayı Ermeni harfenesi de (karışıklık) derlermiş. 1877-78 savaşından 1900’lere uzanan evrede İstanbul’dan Van’a kadar Ermeni kıyamları vardır.

‘Büyük Seferberlik’ Vasily Vereshchagin (1842- 1904) tarafından yapılan bu iki yağlıboya tablo, Osmanlı halkı arasında ‘Büyük Seferberlik’ adıyla yaygınlaşan 93 Harbi’nin (1877-78) dehşetini göstermeye yetiyor.

O dönemin çocukları, 1950’lerin en yaşlıları olarak ve “büyüklerden dinledik” girişiyle, duyduklarını naklederdi. Savaş saflarında bulunmamışlardı ama, mesela dedem Gazioğlu  Mehmet Efendi (1867-1956), Posbıyık Osman Ağa (1864-1965) ve daha birkaç yaşıtları, 93 Harbi anılarını büyüklerinden naklederlerdi. 

İkinci seferberlik 1914-1918 Cihan Harbi sırasındadır ve Cihan Harbi, Dünya Harbi’ne göre daha doğrudur. Sözlü tarih anlatılarında “Alaman Harbi” dendiğini de hatırlıyorum. 1. Dünya Savaşı sözü, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkmış bir tanımlamadır. Benim en çok dinlediğim savaş hatıraları seferberlik ve 2. Dünya Savaşı’yla ilgilidir.

2. Dünya Savaşı’nda 10 evden birinde acaba radyo var mıydı?.. Gazete belki tek tük memur evlerine giriyordu ama günlük gazete, posta treniyle üç gün sonra. Örneğin Pazar gazetesi Salı günü okunuyordu.  Biz çocuklar da radyo dinlerdik ama bir şey anlamadan. Elimize gazete geçerse karikatürleri anlamlandıramaz, çocuk resimleri arardık. İş kesatlığında babam ve dükkân komşuları toplanır savaşı konuşurlardı. Çarşıda aylak gezenler de bu “esnaf oturumları”na katılırlar, o kazanacak, öteki kazanacak tartışmalarında sesler yükselince kavga çıkacak diye korkardım!

Seferberlik 1. Dünya Savaşı’nda ilan edilen seferberlik için halkın destek gösterileri.

Babamın ve annemin bir üst kuşaklarından da çocukluklarında dinledikleri, uzak cephelerdeki 93 Harbi anılarını, anne-baba ve aynı kuşaktan yakınlarımızdan da Cihan Harbi’nin seferberlik öykülerini dinlerdik. Şu farkla ki ağlamaklı! Çünkü bir gencin ölümü, bir evin sönüşü, akıbeti bilinmeyen kardeşler, kocalar… anlatılırdı. 2. Dünya Savaşı’nda ben çocuk olduüuma göre, demek ki biz, büyükbaba, baba, oğul diyelim üç nesil, üç büyük savaşın çocuk tanıkları olmuşuz.  “Çocuktan al haberi!” sözü var da “Çocuktan dinle savaşı!” diye bir deyimimiz yok! Çocuk savaşı ne bilir? Bir örnek vereyim: 2. Dünya Savaşı sürerken radyoda en çok “Hitler”den söz edilirdi. Ben bunu “-ler” eki almış çoğul bir kelime, mesela şeyler -bitler- gibi bir kalabalık zanneder, sorma gereği de duymazdım. 

Şöyle bağlayalım: Sözünü ettiğimiz üç savaşın da Türkiye’de ve ulus üzerinde olumsuz etkileri vardır ama en zalimane olanı 100 yıl önceki seferberliktir. Her üçünün yaşattığı olumsuzluklar, ahlakî ve iktisadî etkileri konularında nesnel ve kapsamlı yapıtlar var mı, şu an hatırlamıyorum. Prof. Mustafa Akdağ’ın Türk Halkının Dirlik Düzenlik Savaşı veya Şevket Süreyya Aydemir’in Suyu Arayan Adam’ı gibi. Bizde savaşların cepheler ardı, toplumsal tarih bakışıyla yazılmış değildir. Bu süreçlerin Türkiye’ye yaşattığı beşeri, moral, ekonomik… tahribat bu saatten sonra yazılabilir mi? Hele en eskisi olan 93 Harbi’nin bu yönünü yazmak daha da zor.

Bugün için yani bu yüzyıla kalan tanıklıklar çok az tabii. Bu söylediklerinizi çocuk tanık kimliğiyle siz kitaplaştırmayı düşünüyor musunuz?

NS Hayır. Çocukluk anılarıyla bir savaş evresi yazılmaz. Şimdi yaptığımız gibi anekdotlar  anlatılabilir. Bizde savaşların coğrafyaya, toplumlara, insanlara neler yaşattığı değil, askerî tarihleri yazılıyor. Halbuki askerî anlatılara koşut, sıcağı sıcağına cephelerin ötesindeki doğa ve toplumlar, kentler, köyler, yani bir savaşın enkazı da yazılmalı. Başka ülkelerde yazılıyor, senaryolara dahi konu oluyor. Cephe gerisinde ne oldu, ne bitti? Köyler, kasabalar, insanlar, aileler, savaşın tahribatı, kıtlık, hastalık… Bunlar değil, ordu mevcutları, silahlar, cepheler, ölenlerin yaralananların sayısı, cephelerin durumu… önemseniyor. Sözgelişi Kut, Kanal, Gelibolu, Kafkas savaşları anlatılıyor. Oysa Cihan Harbi’nden dünyaya verilecek mesajlar, gerideki insan yığınları, kent, kasaba, köy ahvalinden olmalıdır. Yolların güvensizliği, açlık kıtlık, salgınlar daha önemlidir ve savaş bitince bitmez, daha yıllarca sürer.

Cihan Harbi’nde 33 tertip yani milyon sayılarda insanımız silah altındaydı. Aynı yıl doğumlular bir tertip sayılırdı. Yanlış hatırlamıyorsan dedem gibi H. 1283 (1867), tertiplilerden amcam gibi 1315’e (1899) kadar 33 yaş, silah altına alınmıştı. Hatta kimi defalar cephede dedeyle torunu görülmüştür! Abartma olabilir ama, sakalı ağarmış olanla daha sakalı yeni bitenlerin aynı siperde görüldüğü doğrudur.  

Savaş çocukları Aralık 1914’te bir çocuk, Galata Köprüsü’nden geçen askerleri izliyor. “Çocuktan al haberi” sözü var da “Çocuktan dinle savaşı!” diye bir deyimimiz yok!”.

Savaş sırasında kentlerde-köylerde yaşananlar?

NS Sivas yöresinde ve Divriği tarihi üzerine çalışırken epeyce notlar almıştım. Yazılı belgeler de buldum. Daha çok kişilerden dinleyerek derlemiştim; bilgi ve görgüsüne güvenilir insanlardan. Mesela savaşta teğmen rütbesiyle eşkıya takibinde bulunmuş  bir zatı (Emekli Yarbay Nadir Özer, 1897-1980) dinledim. Nadir Bey’e göre herkes açtı. Şehirdekiler kıt kanaat idare etseler de eşkıya baskısından yılgın köylü büsbütün perişandı. Asker kaçakları, yol kesenler, köylünün tavuğunu, yumurtasını, tandır ekmeğini alıp götürüyordu. Asker kaçakları evine köyüne gidemez, ortalıkta gezemezdi; eşkıya olmak zorundaydı.

Babamdan, çocukluğuna rastlayan seferberlik olaylarını bir öykü tadında dinlemiştim. Gerçekleri saptırmadan anlatırdı. Belleği güçlü, gözlemci ve dikkatliydi. Seferberlik yıllarında 10 yaşlarında ve ilkokulda imiş. Bir gün caminin arkasında iki asker kaçağının kurşuna dizileceği haberini almışlar. Birkaç arkadaş oraya gidip kenardan izlemeye başlamışlar. Elleri bağlı iki genç, kendilerine kazdırılan mezarların başında duruyor, jandarmalar da bekliyormuş. Bir masanın çevresindeki iskemlelerde müftü, kadı veya hâkimle jandarma komutanı oturuyor, bir jandarma mangası da hazırolda bekliyormuş. Karakuşi yargılamayı izlemeye gelen kalabalık da korkulu ve sessizmiş. Kadı yüksek sesle müftüye düşman karşında siperden kaçan askerin cezasını sormuş. O da “arkadan kurşunla vurulması caizdir” demiş. Kadı, jandarma komutanına dönüp cezanın infazını bildirmiş. Komutan da askerlere baktığı an tüfekler patlamış. İki kaçaktan biri, kazdığı çukura boylu boyunca kapaklanmış. İnfaz heyeti önceden kararlaştırmış olmalılar ki, ikinciye ateş edilmemiş. Kadı ayağa kalkıp herkesin duyacağı yüksek sesle: “Birinin öldürülmesi ibret-i müessiredir. Cephede askere ihtiyaç var. Öbürü derhal orduya gönderilsin ve ön safta çarpışsın!” demiş. Babam “Bu iki bedbahtı da tanıyorduk, memleketimizin gençleriydi” derdi. Cepheye gönderilen de doğal ki bir daha dönmemiş.

Perişanlık Savaşta, batıdan doğuya özellikle taşrada, köylerde ve kasabalarda halk perişan olmuştu.

Askerlerin, insanların korkuları, heyecanları belki…

NS Evet, yine bir Seferberlik trajedisi. Annem çocuk o zaman. Komşularının askerdeki oğlu karda kışta kaçıp gelmiş. Geceyarısı evlerinin kapısını çalmış. Aile bir süre kapıyı açmamış. Sonunda  kapı aralığından “Kimsin?” diye soran annesine “Oğlunum, kim olacak?” demiş ama, kadın “Benim oğlum askerde!” diyerek kapıyı açmamış. Kafkas cephesinden kaçan delikanlı bir daha görülmemiş. Kimbilir nerede, nasıl noktalandı yaşamı? Annesini ak saçlı yaşlı bir kadınken tanıdım, konuştum. Oğlundan sözetmemek konusunda sıkı tembihliydik. Şöyle düşünmeli: Anacığı kapıyı açıp oğlunu bağrına bassa ne olurdu? Mutlaka bir ihbar eden çıkacak, o da ya kurşuna dizilecek veya cepheye gönderilecekti, dönmeyecekti.

Başka bir trajedi. Bu da benim tanıklığım olsun! Bir gözü gülerken öbüründen yaşlar inen bir duldu. Seferberlikte iki kez evlenmiş. İlki bir aşk evliliği. Kapı karşı komşusuyla severek evlenmişler. 1913/14’te diyelim. Genç koca ilk kurada cepheye sevkedilmiş. Yeni yetme kadıncağız terhis bekleyedursun, savaşın ilk yılında askerlik şubesine şehit haberi gelmiş. Yas, karalar bağlama, sokağa çıkmama, komşuya dahi gitmeme, dul yaşaması için gerekçe olamamış. Genç ve güzelmiş. “Adı çıkar, çapkınlar rahat bırakmaz” denerek yine mahalleden kura dışı, yaşlıca dul bir erkekle evlendirmişler. Çocukları da olmuş. Savaşın bitişinden sonra, şehit değil esir düşmüş ilk kocası kurtulup gelivermiş! Kendi hikayesini yine kendisi anlatmıştı. 40 yıl boyunca ilk kocasına görünmemek için bahçeden bahçeye geçerek  komşulara gidermiş. Dünyası kararmıştı. 1960’larda tanıdığımda 65 yaşındaydı. İki kocası da ölmüştü ve artık özgürdü ama bir İttifak cephesiyle İtilâf cephesinin hışmına uğramış bir bedbaht olduğunun farkında değildi ve “kader” diyordu. Yazgısını anlatırken şairin “Gülerken ağlıyordu bana…” deyişini anımsatan yarı güler, yarı ağlayan bir halde tülbendiyle gözyaşlarını silerken: “İstemiyordum ama mecburen evlendim. Babam yaşında bir adama verdiler. Çocukları da vardı. Kaderime katlandım evladım. O evde oturmaya başladım. Adamdan benim de çocuğum olmuştu, artık boşanamam da. Bizimki birkaç sene sonra çıktı geldi. Evlerimiz aynı mahallede. O adama ihanetimden dolayı duyduğum utancı hâlâ taşıyorum” demişti.

Bunlar savaşın yazılmamış, tarihsel açıdan “önemsiz” vakaları. Tarihin önemsediği, Enver Paşa’nın cephe teftişleri, Naciye Sultan’la mektuplaşmaları olabilir. Aşkını da romansı metinlerden okuyoruz. Cephelerin  çok uzağındaki iç cephelerin bu küçük öyküleri yazılsaydı  günümüzün “savaş özlemcileri”ni etkiler miydi?

14-18 Cihan Harbi üzerinde daha çok duruyorsunuz…

NS Duruyorum, çünkü o dönemde Türkiye’nin tarihi boyunca geçirdiği savaş ve doğa felâketlerinin en korkuncu yaşandı. 12.-13. yüzyıl Arap, Süryani, Ermeni tarihçilerin kroniklerinde Ortadoğu ülkelerini kasıp kavuran savaşlar ve doğal felaketler anlatılır. Şunu belirtelim: Seferberlik, o tarihsel felaketleri 20. yüzyıl Anadolu’sunda yaşatırken sözüm ona bir müsavat da getirmiş: İnsan-toplum sınıflarını; ağa, bey, paşa, fakir, fukara…. Herkesi açlıkta, yoklukta, salgın ölümlerinde eşitlemişti. Dünün varsılları, açlığın yokluğun ne olduğunu Cihan Harbi’nde öğrenmişlerdir. Tifüs ve kolera, bu harbin belki daha korkunç bir cephesiydi. Bu salgınlar da yarışırcasına zengin-yoksul demeden kırıp geçirmişti. Tifüsten ölen Abdülhamid’in paralı paşası da benim koleradan ölen babaannem de kefen yerine kireç bulamacıyla ivedi gömülmüşlerdir. Açlıkta, cılızlıkta, hastalıkta, ömür kısalığında, ölmede eşitlik… Ne tuhaf!

Babaannem koleraya yakalanınca, tehcirde terkedilmiş bir Ermeni evinde tecrit edilmiş. Babam iki yaşındaki kardeşini emzirtmek için götürmüş: “Yatakta oturmuş inleyen annem simsiyahtı. Tanıyamadım, korktum. Bana işaret ederek ‘kardeşini getirme’ demek istedi. Kardeşim kucağımda kaçtım. İki gün sonra, 32 yaşında öldü”.

Benzeri olaylar Anadolu’nun her köyünde kentinde yaşandı. Bunları haber yapacak basın yoktu. İstanbul gazeteleri de böyle haberlere yer vermiyor, veremiyordu. Seferberlik, bir trajedidir. Oysa biz cephelerle, paşalarla, nerede yendik, nerede yenildik tartışmalarıyla meşgulüz. Onları da bileceğiz elbette, zira oralarda da en çok bizim insanımız eridi; ancak günlük hayattaki tarihi de izlememiz, öğrenmemiz lazım. Cihan Harbi’nden sonra Avrupa ve Amerika’yı kıskacına alan İspanyol Gribi, savaşın iki katına yakın, 50 milyon civarında insanı öldürdü. Şanslıyız ki bu bela Anadolu topraklarını Avrupa kadar vurmadı.

Cihan Harbi’nde ve izleyen Millî Mücadele’de önemli görevler üstlenen Atatürk, savaşların sonuçlarını da en iyi gören, gözlemleyendi. Cihan Harbi’nin bir insanlık suçu olduğunu bir o görmüştü. Savaşı hiç sevmeyen ama ulusal kurtuluş için ortaya atılan da o oldu. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yegane kurtuluş şansımız olmuştu. O büyük bir şavaşçı ama barış ve uygarlık âşığıydı. Savaşlar bitip cumhuriyet ilan edildikten sonra da Türk halkı için uygarlık, barış, kültür simgesi oldu. Savaş çağrıştıran üniformasını, kalpağını, kılıcını, madalyalarını çıkaran ilk lider oldu. Cihan Harbi’nin önderleri arasında, ondan önce sivilleşen asker kökenli bir lider de yoktur. Türkiye onun önderliğinde barışa, kalkınmaya, aydınlığa umut bağladı.

Bitmeyen trajedi 1. Dünya Savaşı sırasında sivil halkın trajedisi Batı cephesinde de dört yıl boyunca devam etti. Hemen sonrasındaki yıllarda ise İspanyol Gribi salgını, savaştan çok daha fazla can alacaktı.

1. DÜNYA SAVAŞI’NIN ‘ÜNLÜ OLMAYAN’ GAZISI

‘Barut Hüseyin’ ve sıradan kahramanlar

Çok atımlık Barut!
1. Dünya Savaşı gazisi Barut Hüseyin, 70 yaşlarına kadar Amasra’da çobanlık yapmıştı.

Tarihin satırbaşlarını “ünlüler” tutmuştur. Muharebe meydanına cephane taşırken vurulan katırın ölümü, tarihin değil bir öykünün konusu olabilir. Yaşamlarında kahramanlıklar saklasalar da sıradan insanların durumu da aynıdır. Barut Hüseyin’in hikayesi de bunlardan biridir.

Barut Hüseyin’i Amasra’da tanıdım. Gelibolu’da, Galiçya’da tüfek taşımış sipere girmiş, komutanlarına hizmete koşturmuş bir askerdi Barut Hüseyin. Bir gün açıkhava resim dersi için öğrencilerle gittiğimiz Bedesten’de hayvan otlatırken tanımıştım onu. Yaşı 70’i geçmişti. Kasabın kesimlik hayvanlarını günde bir somun ekmek ve bir paket köylü sigarası karşılığı otlattığını söylemişti.

Biz oraya girdiğimizde bazilikanın orta nefindeki çayırda hayvan otlatıyordu. Resim çalışmak için bulunmaz bir manzara. Hemen sigarasını avucuna aldı, şapkasını koltuğunun altına kıstırdı, hayvanları harabeden çıkarmaya seğirtti. Yanına gidip “Yahu nereye gidiyorsun, gitme” dedim. Yanıtını unutamam: “Muallimin ders verdiği yerde hayvan otlatılmaz!”. Ders yapacağımız alanı terketti. Derse, öğretmene içgüdüsel bir saygıydı.

Barut Hüseyin’le dostluk kurdum. Onu çok saydım. Amasra ve köylerinden seferberliğe giden 80-90 askerden sağ dönen dört kişiden biriydi. Niçin notlar almadım diye yazıklanırım. Savaşı 1918’de kaybettiğimize göre, 1968!e kadar geçen 50 yılda hayattaki savaş gazilerinden neler derlenebilirdi! O anıları kayda geçiremedik. Kimileri İstiklâl Harbi’nde de cephedeydiler. Onlara laubalice soranlar olurdu: “Emmi kaç gâvur öldürdün?”. Al sana seferberlik muhabbeti! Oysa aydınların bir araştırma disipliniyle onlarla konuşmaları, komutanların anlattıklarından farklı anlatı ve değerlendirmelerini yazmaları gerekirdi.

Barut Hüseyin için Genelkurmay Harp Tarihi Dairesi Başkanlığı’yla bir dizi yazışmalarımız oldu. Onu, Amasra’ya gelen Muharip Gaziler Cemiyeti Başkanı Başkanı Sadık Atak’la, Cihan Harbi’nde görev almış subaylarla görüştürdüm. Berrak bir hafızayla cepheden ayrıntılar sıraladı; görevler, komutanlar, mevziler, harekat… Sorulanlara, onları şaşırtan yanıtlar verdi ve 77 yaşında hep “hazırol”da durmuştu.

Çanakkale’nin o çevik, coşkulu askeri, yaşadıklarını anlatırken her şeyi unutur, kendinden geçer, sanki siperden fırlar, nişan alır, çekilir, atılır, çöker, öfkelenir, neşelenir, paçasını sıyırıp yara yerlerini gösterir, teatral sahneler canlandırırdı. Onun bu içtenlikli halleri bana Alphonse Daudet’nin Pazartesi Hikayeleri’ndeki “Commune Türko”sunu çağrıştırırdı. Hareketleri, çehresi, vücut yapısı ile (*).

Hüseyin Barut yaşıtı binlercesi gibi hayatın ezasına cefasına, 1890’lardan 1969’a göğüs germiş bir seferberlik kahramanı idi. Bari onlardan, A. Daudet’nin  “Commune Türko”su veya “Sancaktar”ı benzeri öyküler kalabilseydi!

Muharebe meydanına cephane taşırken alnından vurulan katırın ölümü, tarihin değil bir öykünün konusu olabilir. Yaşamlarında kahramanlıklar saklasalar da sıradan insanların durumu da aynıdır. Seferberlik denen karabasanın cephelerde veya salgın, açlık, soğuk tırpanlarıyla biçtiği milyonların kaçını tanıyabiliriz? Onların sayıları önemsenmiş, hatta çoğu zaman o bile önemsenmemiştir.

(*) Necdet Sakaoğlu – “Tarihin değil, bir öykünün kahramanı” (Mustafa Alp Dağıstanlı: Sizin Kahramanınız Kim? NTV Yayınları, 2007 sf 91-99’dan)