Hiçe sayılan hayatlar çöpe atılan antlaşmalar

Gerçek savaşın sonu: 28 Haziran 1919

Tarafların bir türlü kalıcı bir barış sağlayamadığı 1. Dünya Savaşı sonrasında imzalanan pek çok antlaşma, henüz mürekkebi kurumadan geçerliliğini yitirdi veya yoksayıldı. Versailles’dan Sèvres’e, St. Germain’den Trianon’a kadar pek çok antlaşmanın kaçınılmaz sonucu Nazi Almanyası, etnik çatışmalar ve yeni bir dünya savaşı oldu. Sadece Sèvres’i reddeden ve bağımsızlığını kazanan Türkiye Cumhuriyeti bütünlüğünü koruyabilecekti. 

Osmanlı heyeti Sèvres yolunda Osmanlı heyeti Sèvres Antlaşması’nı imzalamak üzere delegelerle birlikte Paris’e gidiyor. Soldan sağa sırasıyla Âyân meclisi üyesi Rıza Tevfik, Sadrazam Damat Ferit Paşa, Maarif Nazırı Tevfik Paşa ve Bern sefiri Reşad Halis. 

 Birinci Dünya Savaşı’nın en önemli özelliklerinden birisi, tarafların kalıcı bir barış hazırlayamamış olmasıdır. Galipler zaferlerini “mümkün olan en yüksek yağma, toprak ve sömürge kazancını” elde etme fırsatı olarak görürken, mağluplar eski durumlarını korumaya çalıştılar. Almanya ve müttefikleri tarafından henüz savaş bitmeden 3 Mart 1918 tarihinde Bolşeviklere imzalattırılan Brest-Litovsk Antlaşması bunun kanıtıdır. 

Antlaşmaya göre Sovyetler, Urallar’ın batısındaki Avrupa topraklarının yarısına yakınını, nüfusunun üçte birini, sanayisinin yarısını yitiriyordu. Polonya ve Letonya’nın tümü ile Litvanya’nın yarısı Almanya’ya veriliyor; Ukrayna, Finlandiya ve Estonya ile Litvanya’nın bir kısmı Alman himayesinde sözde bağımsız oluyordu. Ayrıca 6 milyar altın mark tutarında savaş tazminatının yanısıra, buğday, canlı hayvan ve benzeri ürünler Almanya ve Avusturya’ya gönderilecekti. Bolşeviklerin çaresizlik nedeniyle vakit kazanmak için kabul ettikleri bu antlaşma, 1918’in Kasım ayında Almanya’nın Batı cephelerinde yenilmesi üzerine geçerliliğini yitirdi. Yağma ve intikam sırası Batılı devletlere gelmişti. 

 

…Ah Willy McBride, merak etmekten alamıyorum kendimi, 
Burada yatanlar biliyor mu neden öldüklerini? 
Onlara gerçekten inandın mı sana sebebi söylediklerinde, 
Gerçekten inandın mı bu savaşın tüm savaşları bitirebileceğine? 
Izdırap, keder, zafer, utanç, 
Öldürmek ve ölmek, hepsi nafile. 
Ah Willy McBride hepsi yaşandı yeniden! 
Ve yeniden ve yeniden ve yeniden ve yeniden…

(Söz ve bestesi Eric Bogle’a ait, 1976 tarihli “No Man’s Land” parçasından… Çev.: Meltem Erkmen)

İlk yırtılıp atılan Sèvres oldu 

Müttefiklerin mağluplara imzalattıkları antlaşmalar arasında ilk yırtılıp atılan Türkiye’yi parçalayan Sèvres oldu. Mustafa Kemal liderliğindeki Millî Mücadele sayesinde Sèvres’den istifade edeceğini umanların hevesleri kursaklarında bırakıldı. Ancak burada öncelikle Almanya’ya imzalatılan Versailles Antlaşması üzerinde durmak gerekir. Almanya’yı Nazilerin kucağına atan bu düzenlemenin Hitler tarafından 15 yıl sonra fiilen yokedilmesi, iki savaş arasındaki bunalımın en ibret verici hikayelerinden birisidir. Diğer barış antlaşmaları ise Sèvres ve Versailles gibi Paris’in banliyöleri olan St. Germain (Avusturya ile), Trianon (Macaristan’ı parçalayan) ve Neuilly (Bulgaristan) adlarını taşıyacaktı. 

Versailles Antlaşması’nı hazırlamak üzere 27 ülkenin temsilcileri Paris’te toplandı ama kararlar esas olarak dört, biraz kenara itilen İtalya’yı saymazsak üç ülke tarafından alınıyordu. İçsavaşlarının sonu henüz belirsiz olan Rusya dışarıda bırakılmıştı. Ancak yenenler, yenilenler ve bağımsızlık umudunda olan uluslar, yani dünya, o günlerde prestiji tükenmemiş olan tek bir adamın sözlerine bakıyordu: ABD Başkanı Woodrow Wilson. Ocak ayında “Ondört Nokta” adı verilen ilkelerini açıklamış, bu ilkeler açlık, hastalık ve soğuktan kırılan, siyasi kaos içinde umutsuz bir bekleyiş içerisindeki Avrupa ulusları için umut kapısı olmuştu. 

Wilson’ın ortaya koyduğu ilkeler özetle açık diplomasi, denizlerde seyrüsefer ve ticaret özgürlüğü, genel silahsızlanma, işgallere son, ulusların kaderlerini tayin hakkı, Avrupa sınırlarının etnik dağılıma göre yeniden çizilmesi ve nihayet savaşı önleyecek bir uluslararası örgütün kurulmasıydı. Demokratik ideallere uygun bir barışın ancak Wilson’ın etrafında sağlanabileceği fikri yaygındı. 

Diğer üç lidere gelince… Fransa’nın kaplanı diye bilinen Clémenceau çok yaşlı; Birleşik Krallık’tan Lloyd George yıpranmış ve istikrarsız bir politikacı; İtalyan Orlando ise dönemin ruhuna ve kitlelerin eğilimlerine uzak bir adamdı. Bu ortamda Wilson’ın çok ısrarla savunduğu Milletler Cemiyeti kurulması kararı engellenmedi ama aslında kimsenin bunda gönlü yoktu. Buna karşı Wilson da galip devletlerin taleplerine karşı tavizkar davranmak durumunda kaldı. Sonuçtan kendisi de, ülkesi de memnun kalmadı. ABD Versailles Antlaşması’nı hiçbir zaman onaylamadı ve Avrupa işlerini bırakıp kendi içine döndü; izolasyonizmden ancak Pearl Harbour ile çıkacaktı. 

Mağluplara gelince… Koşulların tartışıldığı toplantılara dahil edilmediler. Galipler kendi aralarında karar verdikten sonra onları imzaya çağırdılar. Alman delegasyonu şoka uğradı ve antlaşmayı imzalamadan geri döndü. Ülke feveran halindeydi. Kimileri bu koşulların Yahudiler, bankerler ve sosyalistlerin işi olduğunu söylüyor, adeta gelecekteki cinayetleri çağırıyordu. Ne var ki gıda ambargosu ve açlık ülkeyi çaresiz bırakmıştı. Generaller çağrıldı, savaşa devam etme olasılığı bile gözden geçirildi ama hiçbir seçenekleri yoktu. Sonuçta geri dönüp, önlerine konulan şartları tartışma hakları bile olmaksızın imzalamak zorunda kaldılar. 

Weimar Almanyası ve Versailles utancı 

Umut Wilson’da Dönemin ABD Başkanı Woodrow Wilson, Versailles sonrası geçit töreninde. Wilson’ın ortaya koyduğu 14 ilke, siyasi kaos içinde umutsuz bir bekleyiş içerisindeki Avrupa ulusları için umut kapısı olmuştu. Yunanistan adına 10 Ağustos 1920’de Sèvres Antlaşması’na imza atan Başbakan Venizelos aynı yıl içerisinde ülkesinde yapılan seçimleri kaybetmişti (altta). 

Yenilgi, açlık ve salgın hastalıklar bir yana, Almanlar için en acı şey Versilles sürecinde sürekli ve kasıtlı bir şekilde aşağılanmalarıydı. İtilaf Devletleri kendi aralarında anlaştıktan sonra 1919’un Nisan ayında Almanları Versailles’a “görüşmeye değil imzaya” çağırdılar. Alman delegeleri son derece yavaş ilerleyen bir trenle Fransa’nın savaştan perişan düşmüş kasabalarından geçirildi. Versailles’a ulaşınca sözde güvenlikleri için kapalı bir yere konuldular. 1918 Kasım’ında gelen ateşkes heyeti de benzer şekilde aşağılanmış ve soğukta bekletilmişti. 

Heyetin bu durumu protesto etmesi işe yaramadı ve Almanlar antlaşmayı imzalamadan döndüler. 20 Haziran’da Başbakan Scheidemann, kendi partisinin (Sosyal Demokrat Parti) çoğunluğu ve Katolik Merkez Partisi, savaş suçlularının teslimini öngören 231. Madde hariç antlaşmayı imzalama kararı alınca, istifa etti. “Diktat ve Schandfrieden” yani “utanç verici ve onursuz” barışı imzalamak 28 Haziran’da Sosyal Demokratlara ve Merkez Partisi’nde barışın en ateşli savunucusu olan Matthias Erzberger’e düştü. 

Almanlar geri döndü Versailles’a anlaşmayı “görüşmeye” değil sadece “imzalamaya” çağrılan Alman heyeti gördüğü muameleyi protesto ederek imza atmadan Almanya’ya dönmüştü. 

Heyet, herkesin nefret ettiği belgeyi imzalamak üzere Versailles’a gitti. O dönem Almanya’da yaşanan duygular “anlatılamaz bir yeis; adeta ruhlardaki tüm canlılık ölmüştü” şeklinde ifade edilmiştir. F. Meinecke 1921’de şöyle yazacaktı: “Tüm uluslar kendilerinin günahkar olduğunu kabul etmeli ama 1918’den beri İtilaf tarafından işlenen günahların neredeyse eşi yoktur”. İşte kendi yaptıklarını unutan ve kendisini üstün görürken aşağılanan bir ulusun bakışı buydu. Sonuçta Weimar Cumhuriyeti bu utanç içinde parçalanacak, yerini Nazi ilkelliğine bırakacaktı. 

Fransa 1870’te yaşadığı aşağılanmanın ve Alman acımasızlığının intikamını Versailles’da alıyordu. 1940’ta Almanlar Fransa’yı işgal edince, dikte ettikleri koşullar biraz da bu nedenle çok ağır olacaktı. Hitler ateşkes için 1918’deki vagonun replikasını müzeden çıkarttırıp aynı yere getirtecek ve kendi “diktat”ını imzalattıracaktı. 

Macaristan parçalandı Macaristan’ı parçalayan Trianon Antlaşması 4 Haziran 1920’de imzalandı. Antlaşmaya Macaristan adına imza atanlardan birisi de Macar Bakan Agost Benard (en önde, fraklı) idi. 

Versailles’ın ana sorunu Fransa’nın Almanya’ya karşı güvenlik endişesiydi. Batı cephesindeki savaşların –Belçika’daki bir bölümü hariç– hepsi Fransa topraklarında yapılmıştı. Alsace-Lorraine’i geri alan Fransa, Almanya’yı daha da küçültmek istiyordu. Ren Nehri’nin batı yakasında İtilaf’ın gözetiminde bağımsız bir devlet yaratma önerileri, yeni bir savaşa neden olacağı gerekçesiyle İngiltere ve ABD tarafından, reddedildi. Buna karşın, Almanya ile olası bir savaş durumunda Fransa’nın yardımına geleceklerini garanti ettiler. 

Fransa 15 yıl boyunca Saar madenleri üzerinde kontrol sahibi olacak ve 1935’te bir plebisit yapılıncaya kadar bölge Milletler Cemiyeti denetiminde kalacaktı. Ayrıca, Almanların antlaşmaya uymalarını garanti etmek üzere, bu bölge 15 yıl boyunca işgal altında tutulacaktı. Bu arada Almanya’nın işgal altında tuttuğu Polonya, Sovyetler Birliği’ne karşı tampon olması da düşünülerek yeniden bağımsızlığını kazandı. Almanya öz topraklarının yüzde 13’ünü, 6 milyon nüfusu, tüm sömürgelerini, değerli kaynaklarını yitirdi; ordusu 100 bin kişiyle sınırlandırıldı ve kendisine dev bir savaş tazminatı yüklendi. 

Mareşalden tarihin en isabetli tahmini 

Bu ve diğer düzenlemeler bir yana, Versailles Antlaşması’nın en önemli maddesi, Almanların kendilerini savaş suçlusu ilan eden 231. Madde’yi kabul etmeye mecbur bırakılmasıydı. Alman halkı savaşın çıkış koşulları konusunda bilgisizdi ve anavatan savunması yaptığına inanıyordu. Alman politikacıları ise daha bir yıl önceki Brest-Litovst’da kendi sırtlan iştahlarını unutuvermişti. Her halükarda, ülkeleri savaştan sorumlu tutulup, açlık ve hastalığın üzerine bir de ağır tazminatlar eklenince, haksızlığa uğradıkları inancı derinleşti. Aşağılanmışlık hissi, ahalinin Nazilerin peşine takılmasının ortamını hazırladı. İtilaf Devletleri’ni zafere götüren Mareşal Foch, Versailles Antlaşması’nı görünce, dünya tarihindeki en isabetli tahminlerden birini yaparak, bunun “20 yıllık bir mütarekeden başka bir şey olmadığını” söylemişti. 

Habsburg İmparatorluğu dağıldı St. Germain Antlaşması 10 Eylül 1919’da yürürlüğe girerek Habsburg İmparatorluğu’nu dağıtmıştı. Polonya’nın bağımsızlığını sindiremeyen Almanya ve Rusya bu ülkeyi Molotov- Ribbentrop Antlaşması’yla yeniden paylaşmış fakat bu da 1941 Haziran’ında çiğnenmişti (altta). 

Hitler 1933’te iktidara geldikten kısa bir süre sonra, Alman ordusunu 100 bin kişiyle sınırlayan maddeyi hiçe sayarak çok hızlı bir silahlanma hamlesi başlattı. Daha sonra İngiltere ve Fransa’nın savaşa girmeyi göze alamayacağını anlayıp Renanya’yı işgal etti. Blöfünü gören olmadı. Akabinde minik bir ülke haline getirilmiş Avusturya’yı işgal ve ilhak etti. Avusturya’da Almanlarla birleşmek isteyen güçlü bir eğilim vardı. Versailles’da buna izin vermeyen Batılılar, 1938’de bunu engellemeye korktular. Hitler akabinde Çekoslovakya’yı mükemmel silah sanayisi ile birlikte yuttu. Müttefikler o noktaya kadar Hitler’i rahatlıkla durdurabilirlerdi ama basiretleri bağlanmıştı. Bu hamlelerin ardından Hitler, Stalin ile anlaşarak Polonya’ya saldırdı. İngiltere ve Fransa o anda ister istemez savaşa sürüklendiler. İki diktatörün arasında paylaşılan Baltık ülkeleri ve Polonya’ya yardım için o anda yapabilecekleri somut bir şey yoktu. 2. Dünya Savaşı sonuçta birincisinin kaçınılmaz devamı olarak başlayacak, Soğuk Savaş ile devam edecekti. 

Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan ile yapılan ağır antlaşmalar, bu ülkeleri ikinci savaşta da Almanya’nın kucağına sürükleyecekti. Sadece Sèvres’i yırtarak Lausanne’da utançtan kurtulan Türkiye tekrar savaşa girmedi. 

Trianon Antlaşması ve Macaristan 

Orta Avrupa’daki Habsburg İmparatorluğu’nu dağıtan St. Germain Antlaşması, 10 Eylül 1919’da imzalandı. Daha önce hiç var olmayan Yugoslavya ve Çekoslovakya isimli iki devlet farklı halkların birleştirilmesiyle kurulurken, üç imparatorluk tarafından defalarca parçalanan Polonya yeniden bağımsız oluyordu. Polonya 1939’da Hitler ile Stalin arasında tekrar paylaşılacak, sonra batıya kaydırılarak yeniden oluşturulacaktı. Çekoslovakya ile Yugoslavya, Soğuk Savaş biterken parçalandı. 

Bu arada İtalya’ya da birkaç parça düştü. Habsburg İmparatorluğu’nun coğrafi olarak en büyük parçası olan Macaristan’ın parçalanması, 4 Haziran 1920’de geçerli olan Trianon Antlaşması’na bırakıldı. Macarların tarihî toprakları olarak gördükleri yerlerin bir kısmı Avusturya ile Çekoslovakya’ya terkedilirken, Voyvodino ile Banat’ın bir kısmı İtilaf’ın yeni dostu Sırbistan’a verildi. Banat’ın büyük kısmı, çok sayıda Macarın yaşadığı Transilvanya da Romanya’nın oldu (Bu sorun hâlâ huzursuzluk kaynağıdır). 

Ayrıca büyük bir savaş tazminatı ile ordunun 35 bin kişiyle sınırlanması da bu antlaşmanın maddeleri arasındaydı. İtilaf’ın Bulgaristan ile yaptığı Neuilly Antlaşması ise 27 Kasım 1919’da imzalanmıştı. Buna göre Bulgaristan, Ege kıyısını Yunanistan’a bırakıyor, Dobruca’da işgal ettiği arazilerden çekiliyor, batıda bir miktar toprağı ise Sırbistan’a terkediyordu. Ordusu 20 bin kişiyle sınırlanıyor ve 100 milyon sterlin savaş tazminatı ödemeye mecbur bırakılıyordu. 

İstanbul’un aksine Ankara teslim olmadı 

Osmanlı Devleti’nin parçalanması ise İtilaf’ın kendi aralarındaki pazarlıkların uzaması nedeniyle 20 Ağustos 1920 tarihine kaldı. Ne var ki işbirlikçi İstanbul yönetimi bunu imzalamaya gittiği sırada Ankara’da TBMM açılmış ve İstanbul’daki yönetim çoktan gayrimeşru duruma düşmüştü. Esasen Anadolu’da İstiklal Harbi başlamış olup sadece iki yıl içerisinde Fransızlar Antep, Urfa ve Adana’dan, Yunanlılar Ege’den kovulacak; Pontus isyanı sona erdirilecek; Gürcistan ve Ermenistan sınırları çizilerek zafer elde edilecekti. 24 Temmuz 1923 tarihli Lausanne Antlaşması Sèvres’i tarihe gömerken, Türkiye’yi de dünyanın itibarlı devletleri arasına yükseltiyordu. 

İki savaş arasındaki dönemde çok sayıda saldırmazlık antlaşması yapıldı ama bunların hiçbiri iyi niyetli değildi. Örneğin Polonya’nın bağımsızlığını hiçbir zaman sindirememiş olan Almanya, 1934’te bu ülkeyle saldırmazlık antlaşması yaptığında, bir yandan da saldırı hazırlıklarına başlamış bulunuyordu. 1939’da kendisi gibi Polonya’nın bağımsızlığını sindiremeyen Rusya’yla birlikte bu ülkeye saldırıp tekrar paylaştılar ama, bu amaçla yapılan Molotov-Ribbentrop Antlaşması da 1941 Haziran’ında çiğnenecekti. 

Tüm bu barış antlaşmalarıyla dört imparatorluk parçalandı. Habsburg, Osmanlı, Romanov ve Hohenzollern Hanedanları tarihe karıştı. Osmanlılar sürgüne giderken Romanovlar öldürüldü. Wilhelm de Hollanda sürgününde odun kırarak ömrünü doldurdu. Öldüğü zaman Hollanda, Alman işgalindeydi. Vaktiyle ona bağlılık yemini etmiş olan yaşlı subaylar, şimdi Hitler’e başka bir yeminle bağlıydı. Wilhelm’in ordusunda onbaşı olan Nazi lideri, eski imparatoru için resmî tören yapılmasına izin vermedi. 1. Dünya Savaşı’nın çıkmasında en önemli role sahip olan bu adam, yeni savaşın gürültüsü arasında sessizce gömüldü. 

Zorlama bir harita

1918’in sorunları bugün de sürüyor

Rusya, Avusturya ve Osmanlı İmparatorluklarının eksiltilen topraklarından Avrupa’da yedi yeni devlet yaratılırken, Türkiye’nin güneyinde de bir dizi kukla devlet ve “Filistin mandası” gibi bağımlı yönetimler uyduruldu. Avrupa’da ortaya çıkarılan yedi devlet Finlandiya, Estonya, Letonya, Litvanya, Polonya, Çekoslovakya ve Yugoslavya’ydı. Bunların son ikisi Soğuk Savaş’la birlikte parçalandı. Osmanlı topraklarından da Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün, Filistin, Yemen ve Suudi Arabistan çıktı. Bu ülkelerin hiçbiri huzura kavuşmadı. Finlandiya Rusya ile savaştı ve Karelya’yı terketmek zorunda kaldı. Baltık ülkeleri önce Ruslar, sonra Almanlar sonra gene Ruslar tarafından işgal edildi. Sonuçta bağımsız oldular ama günümüzde de etnik problemler devam ediyor.