ÇOK ESKİ BİR MUHAREBE TAKTİĞİ

Tarih kayıtları, Fatih Sultan Mehmed’ten yaklaşık 2000 yıl önce gemilerin karadan yürütülüp savaşa sokulduğunu kanıtlıyor. Mora Yarımadası’ndan Sicilya’ya, Haçlılardan Umur Bey’e, Vikinglerden Slavlara, Alpler’den İznik Gölü’ne uzanan, “gemileri karadan yürütme” uygulamaları ve sonuçları…

Tarihin büyük mareşalleri savaş alanında gösterdikleri kararlılık ve cesaretleri kadar uyguladıkları taktik ve stratejiler ile birçok savaşın sonucunu etkilemiş, bunlardan galip ayrılarak adlarını tarihe geçirmiş. Türk tarihinin önemli figürlerinden, Osmanlıları bir imparatorluğa dönüştüren II. Mehmet veya Kostantiniyye’yi fethinden sonra verdiğimiz isimle Fatih Sultan Mehmet’tir.

Kuşatmanın başarıya ulaştığı tarihin yıldönümü olarak 29 Mayıs günü yaklaşırken, Fatih’in gemileri karadan yürütmesi fazlasıyla tartışılır. Son yıllarda artık Fatih Sultan Mehmet’in gemileri karadan yürüttüğü, hatta hangi hat üzerinden işin yapıldığı konusunda genel bir uzlaşı oluşmaktadır. Kuşatmanın gidişatını dolaylı olarak etkilediği ve Kostantiniyye’yi savunan Doğu Romalı askerleri, şehrin sakinlerini ve yöneticileri moral olarak “yıktığı” düşünülen gemilerin karadan yürütülme hadisesi, bugünün kavrayışıyla baktığımızda akla yatkın gelmektedir. Peki kuşatma sırasında henüz 21 yaşında olan II. Mehmet bu hamleyi nasıl düşünmüştü? Kendisi mi icat etmişti yoksa yaşadığı dönemde yaygın olan, bilinen, uygulanan o günün zihinlerini şaşırtmayacak bir askerî manevra mıydı sözkonusu olan? Enderun’da iyi bir eğitim aldığı bilinen, Yunanca ve İtalyanca hakim II. Mehmet, Antik Dünya’daki (Thukydides’in anlattığı) uygulamalardan esinlenerek mi gemileri karadan yürütmeye karar vermişti?

Yanıtı verilebilecek olan, Fatih’ten çok önce, yaklaşık 2000 yıl önce (günümüzden ise 2600 yıl önce) Antik Yunan’da ilk kez karadan gemilerin yürütülmüş olduğu ve sonrasında da bu işlemin birçok kez tekrarlandığıdır. Bu tarihten Fatih Sultan Mehmet’in yaşadığı 15. yüzyıla kadar ve ondan sonrasında da bu hadisenin birçok örneğini, özellikle insanoğlunun etkinliklerinin zirvesi olan Akdeniz havzasında görmekteyiz. Fatih muhtemel ki kendi devrinden önceki bu operasyonları biliyordu ve hem fikirsel hem teknik anlamda bunları model almıştı.

Fatih’ten hatıra Kadırgalar Caddesi İstanbul’un Fethi’nde cüretkar bir planla karadan yürütülen gemilerinin hatırası bugün İnönü Stadı’nın yanından Maçka’ya doğru uzanan caddenin isminde yaşıyor.

MÖ 7. yüzyılda diolkos mucizesi

MÖ 8. yüzyılda Akdeniz havzası Doğu Akdeniz’in denizci-tüccar medeniyetleri Yunan ve Fenikeliler tarafından kolonileştirilmişti. Tıpkı 15. yüzyıl sonu Avrupa devletlerinin el değmemiş Amerika kıtasının doğal zenginliklerine ulaşması gibi, dönemin bu denizci medeniyetleri özellikle Batı Akdeniz’in (kendileri için bu topraklar da ‘Yeni Dünya’ idi) doğal zenginliklerine ulaşarak bundan ticari olarak faydalanmış, buralarda ticaret kolonileri oluşturmuştu.

Fenikeliler ve Yunanlar, Orta ve Batı Akdeniz’e farklı rotalardan ulaşıyorlardı. Fenikeliler Akdeniz’in güney kıyıları boyunca seyrüsefer ederken, Yunanlar ise daha çok kuzey kıyılarına paralel bir hat üzerinde ilerliyorlardı. O tarihlerde kullanılan gemiler açık denizdeki fırtınalara karşı dayanıklı değildi; ayrıca yön bulmak için pusula ve usturlab gibi araç gereçlerden (henüz icat edilmediği için) yoksundu. Bu nedenle kıyılar boyunca denizde gitmek çok daha güvenliydi; fakat kayalık ve sığ sularla çevrili Mora Yarımadası’nı dolaşmak bir o kadar da tehlikeliydi.

Arkeolojik bulgulara göre MÖ 7. yüzyıl sonlarına tarihlenen diolkos, Mora Yarımadası’nı ana kıtaya (Balkan Yarımadası’na) bağlayan Korint Kıstağı üzerine yapılmış bir “iz yolu” idi. Tıpkı Süveyş Kanalı’nın denizcileri tüm Afrika Kıtası’nı Ümit Burnu üzerinden dolaşma güçlüğünden kurtarması gibi, bu yol da Yunan denizcileri batıya yapılan seferlerde tüm yarımadayı dolaşma zahmetinden ve zaman kaybından kurtarıyordu. Korint Tiranı Periander tarafından yaptırılan diolkos, gemilerin çukur halindeki raylar (iz yolu) üzerinden yürütüldüğü, taş döşenmiş ve ağaç kütükleriyle donatılmış bir yoldu. Bu yol, İyon Denizi’ne açılan Korint Körfezi ile Ege Denizi’ne açılan Saron Körfezi’ni birbirine bağlıyordu. Barış zamanında denizcilere zamandan avantaj sağlayıp denizlerin onlara getirdiği tehlikelere atılmasını engellerken, savaş zamanında da taktik bir üstünlük sağlamaktaydı.

Diolkos yolundan Korint Kanalı’na Mora Yarımadası’nı Balkan Yarımada’sına bağlayan Korint Kıstağı üzerine inşa edilen Diolkos geçidi, M.Ö. 7. yüzyıl sonlarında Korint Tiranı Periander tarafından yaptırılmış bir iz yoluydu. Daha sonra aynı güzergahta 1893 yılında Yunan Krallığı tarafından açtırılan Korint Kanalı’nı bugün küçük ve orta tonajlı gemiler kullanıyor.

Bunun en bilinen örneklerinden biri ise ünlü Peloponez Savaşları (MÖ 431-404) sırasında yaşanmıştı. Spartalılar ile Atina arasındaki rekabette, diğer Yunan şehir devletleri de taraf olmak durumunda kalmıştı. Korint Kıstağı’ndaki Korint kenti ise Sparta’nın müttefikiydi. Sparta, Atina’ya karşı düzenlediği seferde Atina’nın (daha doğrusu Atina’nın limanı Pire’nin) kıyısı olduğu Saron Körfezi’ne girmekte zorlanmaktaydı. Bunu aşmak adına Sparta, müttefikleri Korintlilerin yardımıyla gemileri diolkos üzerinden yürüterek Atinalılara karşı büyük bir moral-motivasyon üstünlük kazanmıştı.

Barış zamanında da buradan geçen ticaret gemilerinin sağladığı maddi kazançlar Korint kentine ve ona sahip olanlara zenginlik ve refah getirdi; ta ki 1. yüzyıla kadar. Bu yıllara kadar aktif olarak kullanılan diolkos (ki bu yol Antik Yunan’da “bir Korint’li kadar hızlı” tabirini ortaya çıkarmıştı) büyük olasılıkla Roma İmparatoru Neron’un buraya kanal açma planı/hayali sırasında yapılan tahrip edici çalışmalar sonucu (MS 67) kullanılamaz hale geldi. O dönemden sonra birkaç askerî sefer dışında bir daha aktif olarak kullanılamadı.

Sirakuzalı I. Dionysius ve Motya Kuşatması

Diolkos, antik dünyada birçok hükümdara ilham vermişti. Yönetimi sırasında hem despotluğu hem de entelektüel ve teknik merakı ile ün salmış, Akdeniz’deki Yunan kolonizasyonu için önemli bir figür olan I. Dionysius, yaşadığı dönemde Sicilya Adası’ndaki Kartaca varlığına karşı büyük bir mücadele vermişti. MÖ 398’de Batı Sicilya’da önemli bir Kartaca şehri olan Motya’yı (bugün Mozia) kuşatması sırasında, gemilerini karadan yürütmüştü. Bir yarımada ile korunaklı lagünün ortasında bulunan küçük bir ada üzerine kurulu Motya şehrinin savunması için, Kartacalılar yarımada ile anakara arasında kalan boğazı gemilerle tutmaktaydı. Dionysius ise çözüm olarak, yarımadanın bir kıstak gibi uzanan dar kısmından gemileri kazıklar üzerinde yürüterek lagüne indirdi ve şehri iki taraftan da sıkıştırarak kuşattı. İki cephede savaşmaya hazır olmayan, stratejisini sadece boğazı savunmak üzere kuran Kartacalı komutan Himilco’nun sayıca az birlikleri ve donanması da dayanamayarak Kartaca’ya döndü. Bunun üzerine saldırılara daha fazla karşılık veremeyen şehir, kuşatma sonrası teslim olmak zorunda kaldı. Bu kuşatmada tarihte ilk defa katapult ve dönemin “süper deniz gücü”, beş sıralı kürekçiden oluşan “quinquereme” tipi gemiler kullanılmıştır.

626 yılında gemiler Haliç’e iniyor

İstanbul, tarihte en çok kuşatılan yerleşimlerden biri. Bazen stratejik bir hamle olarak tehdit amaçlı bazen de doğrudan fetih amaçlı birçok irili ufaklı kuşatmaya maruz kalmış bu tarihî şehir, sur ve hendek sistemleri ile denizden-karadan gelen saldırıları püskürtmüştür. Bugün Tarihî Yarımada dediğimiz bölgedeki Kostantiniyye’nin Haliç’te karşı kıyısı olan “Peran en Sykais” (“Karşıdaki İncirlik” anlamına gelen bölge, imparator I. Justinian’ın (527-565) verdiği adla Justinianopolis olarak da adlandırılıyordu), şehrin savunmasının önemli bir parçasıydı. Haliç kıyılarına ve buradaki surlara deniz yoluyla yapılabilecek saldırıların önüne geçebilmek adına, şehirle “Pera” arasına kalın bir zincir gerilmişti. Zincirin ilk defa 717-741 arasında hüküm süren III. Leo zamanında çekildiği tahmin ediliyor. Bunun öncesinde ise 626 yılındaki Sasani-Avar kuşatmasında olduğu gibi, Haliç girişi büyük tip kadırgalarla bir “deniz duvarı/suru” yapılarak bloke edilmiştir. Bu savunma mekanizması, Fatih’in şehri kuşatmasından yaklaşık 800 yıl önce Sasani-Avar ittifakı içinde yer alan Slavlar tarafından aşılmıştı.

626 yılında Bizans İmparatoru Heraklius’un seferde olmasını fırsat bilen Sasani şahı II. Hüsrev, Bizans’ın kuzeybatı sınırında bulan Avarlar’ın kağanı ile ittifak yaparak Kostantiniyye’yi kuşattı. Bu ittifaka Bulgarlar, Slavlar ve Ruslar da dahil oldular. Avarlar kuşatmaya daha çok kara birlikleri ile katılırken, denizden kuşatma harekatı Sasaniler ve Slavlardan beklenmekteydi ki onların da bu konuda pek iyi oldukları söylenemezdi.

Pers donanması dönemin standart savaş gemilerine sahipken -ki bu konuda Bizans donanması çok daha ileriydi-, Slavlar monoxyla denilen kano benzeri bir deniz aracı kullanmaktaydı. Slavların büyük ağaç kütüklerinin içini oyarak yaptıkları 20-30 kişi alabilen kanolar pek de etkili değildi. Persler tarafından başlatılan saldırıyı etkisiz hale getiren Bizans donanmasının gafletinden yararlanan Slavlar, bir anda monoxyla’lar üzerinde Haliç sularında belirdiler ve şehir surlarının en zayıf tarafı olduğu bilinen Blakhernai Sarayı (Tekfur Sarayı) önlerindeki savunma hattına ani bir saldırı düzenlediler.

Haliç’e inen ‘monoxylon’lar İstanbul’un Sasani-Avar Kuşatması’nda (626) kullanılmış olan Slav “monoxylon”ların (ağaç kütüğünden yapılan kanolar) bir benzeri. 10. yüzyıldan kalma bu kano Polonya’nın Zielona Gora kentindeki Swidnica Müzesi’nde sergilenmekte.

Beklenmeyen bu hamlenin nasıl gerçekleştiği üzerine iki farklı yorum vardır. Birincisi bu deniz araçlarının Karadeniz’e getirildikten sonra karadan yürütülerek Haliç’i besleyen Kağıthane ve Alibey dereleri üzerinden suya indirildiği; diğeri ise Haliç’in karşı kıyısından (dolayısıyla surlarla çevrili Justinianopolis’in kuzeyinden) suya indirilerek saldırının gerçekleştirildiği yönündedir. Aynı Fatih’in 1453’te gemileri Haliç’e indirmesi gibi şok edici bir hareket olmasına rağmen, Slavların bu basit deniz araçları Bizans tarafından kolayca püskürtülmüş ve saldırı başarısız olmuştur.

İznik kuşatması ve göle inen tekneler

1081’e gelindiğinde Anadolu Selçukluları dönemin önemli yerleşim yerlerinden İznik’i Bizans İmparatorluğu’ndan alarak başkent yapmıştı. Ancak bundan 14 yıl kadar sonra başlayan “başıbozuk halk/köylü ve Haçlı Seferi (1095)” bir yıl sonra Anadolu’ya ulaştı. Bu olaylar sırasında Anadolu Selçuklu hükümdarı I. Kılıç Arslan şehri terk etti; ailesini ve devlet hazinesini ise geride bıraktı. Esas olarak İznik’i fethetmek gibi bir amacı olmayan bu ilk “güruh” Anadolu içlerine doğru yürüdü ve geçtiği yerlerdeki yerleşimlere ağır hasarlar verdi.

Bizans ve Haçlılar’ın İznik Kuşatması 1097 yılında Haçlılar ve Bizans tarafından kuşatılan İznik şehrine ait plan.

1.Haçlı Seferi olarak bildiğimiz bu seferin ikinci aşamasında, “halk”ı baronlar takip etti. Avrupa’nın daha önemsiz soylularının/derebeylerinin Doğu’da servet ve şöhret aramak için çıktıkları bu sefer, kendine ilk önemli hedef olarak İznik’i seçti; zira karşılarına çıkan ilk Müslüman  toprağı, hatta ilk Müslüman başkenti burası idi. Daha sonra Kudüs’ün ilk Haçlı hükümdarı olacak Bouillon’lu Godfrey ve diğer baronlar Nisan sonunda İznik’i kuşattılar. Bizans İmparatoru I. Alexios ise onlara bu saldırıda eşlik etmedi. Kılıç Arslan da bu kuşatmayı ciddiye almadığı için şehre dönme ihtiyacı görmedi; ta ki kuşatma uzayınca şehri savunanlar onu çağırana dek.

Kılıç Arslan’ın dönmesi ile kuşatmanın ilk etapta başarıya ulaşması engellendi. Bu arada kentin en büyük avantajı, göl tarafındaki şehir surları aracılığıyla yiyecek ve diğer ihtiyaçların tedariğinin devam etmeseydi. Haçlılar göle inebilecek deniz araçlarına sahip değillerdi; bu nedenle şehri tamamen ablukaya alıp göl kıyısından yapılan giriş-çıkışlara engel olamıyorlardı.

Daha sonra I. Alexios’un kuşatmaya katılması ve destek vermesi savaşın gidişatını değiştirdi. Gelişmelerden haberdar olan I. Alexios şehre gölden ulaşan iaşenin kesilmesi gerektiğini biliyordu; bu nedenle başkentteki tersanesinde gölün tatlı suyuna uygun ve karadan yürütülebilecek kadar hafif tekneler inşa ettirdi. Kendisi Palekanon’da (bugün Eskihisar) kamp kurarken, yaptırdığı gemileri daha büyük başka gemilere çektirerek İznik Gölü yakınlarında bir deniz kıyısına getirdi. Sonrası hakkında iki görüş, gemilerin yürütüldüğü düşünülen iki alternatif hat bulunmakta: Birincisi İzmit Körfezi kıyısında, bugünkü Yalova’ya yakın bir yerden (Taşköprü civarı) gemilerin İznik Gölü’ne çekildiği; ikincisi ise gemilerin Gemlik’te indirilerek buradan göle yürütüldüğü.

Şehre göl üzerinden yapılan erzak takviyesini kesmek için seferber edilen Haçlı teknelerinin karadan ulaşım güzergahına dair iki farklı görüşün yer aldığı harita.

Her halükârda gemilerin 17 Haziran’da göle ulaştığı bilinmektedir. Bu hamle, Anadolu Selçukluları’nın şehri teslim etmesinde kilit bir rol oynamıştır. İaşe yolları kesilen şehir Bizans-Haçlı ortak saldırısı sonucu düşmüş, ama şehre kimin sahip olacağı belirsiz kalmıştır. Haçlı Boutoumites, Bizanslılar ile diğer baronların haberi olmadan yaptığı gizli anlaşma neticesinde “İznik Dükü” (dux) oldu ve tüm baronlara Alexios’a tabiyetleri için yemin ettirdi.

Kuzeyin denizci halkları ‘Miklagard’a nasıl ulaştı?

Kostantiniyye, Ortaçağ boyunca yeryüzündeki tüm toplumların gözünü kamaştırmış, şehrin zenginliği ve burayı ziyaret edenlerin anlattıkları zamanla bir efsaneye dönüşmüştü. Şehre farklı kültürler farklı isimler verirken, Vikingler “büyük kale”, “büyük şehir” anlamına gelen “Miklagard” ismini kullanıyorlardı. Vikingler Çağı (793-1066) olarak bilinen dönemde Baltık ve Kuzey Denizi çevresinde yaşayan bu denizci halklar, özellikle Kuzey Avrupa’da birçok yeri istila etmiş ve gittikleri yerlerde koloniler kurmuşlardı.

Vikingler de gemilerini karadan yürütürlerdi Vikingler denizlerden olduğu kadar akarsular üzerinden de askeri ve ticari seferler yaparlardı. Bağlantısı olmayan nehirler veya nehir kanalları arasında da gemilerini çokça karadan yürüttükleri bilinmekte.

Zenginliği ve büyüklüğü ile o tarihlerde bir efsane haline gelmiş olan Kostantiniyye hakkında söylenenler Vikingleri uzaktan da olsa cezbediyordu ve onlar için askerî olmasa da ticari bir hedefti. Bununla birlikte tüm Avrupa kıtasını çepeçevre dolaşmak uzun soluklu ve zahmetli bir işti. Vikingler şöyle bir çözüm buldular: Denizciler önce Baltık Denizi’ni aşacak, oradan Finlandiya Körfezi’ne ve Petersburg’a ulaşacaklardı. Buradan akarsular aracılığyla Ladoga Gölü’ne varacaklar, gölü besleyen bir diğer akarsu olan Lovat Nehri’nden güneye doğru seyredeceklerdi. Zor kısım ise bundan sonrasıydı. Zira Lovat Nehri’nin güneydeki uç noktası ile Karadeniz’e dökülen Dinyeper Nehri’nin kuzey uç noktası arasında gemilerin ilerleyebileceği herhangi bir su yolu mevcut değildi. Bu nedenle aradaki kilometrelerce mesafeyi aşmanın tek yolu, gemileri karadan yürütmekti. Vikingler bu kadar uzun mesafeyi aşabilmek için (tıpkı Fatih Sultan Mehmet’in ileride yapacağı gibi) iki su yolunun arasına ağaç kazıklar döşediler ve gemilerini bunlar üzerinden yürüttüler. Gemiler Dinyeper Nehri’nden Karadeniz’e ulaşarak Miklagard’ın, yani Doğu Roma’nın başkenti Kostantiniyye’nin yolunu tuttular.

Umur Bey: Gemileri yürüten ilk Türk

II. Mehmet’in Antik Yunan’dan etkilenerek mi, yoksa kendisinden 116 sene önce gemileri karadan yürüten Aydınoğulları’ndan Umur Bey’den mi esinlendiğini bilemiyoruz. Ancak Umur Bey’in bu işi daha önceden yaptığını Fatih döneminde yaşamış, hatta onunla seferlere katılmış Enveri’nin Düsturname’sinden öğreniyoruz.

Gemileri karadan yürüten ilk Türk Gemileri karadan yürüten ilk Türk olan Umur Bey, dünyada gemilerin ilk defa karadan yürütüldüğü yer olan Korint Kıstağı’nı geçmişti. Umur Bey’e ait büst Mersin Deniz Müzesi’nde bulunmakta.

Türk denizcilik tarihinin en önemli isimlerinden Aydınoğulları’ndan Umur Bey, Ege Adaları’na ve Yunanistan’ın doğu kıyılarına birçok sefer düzenlemiş, bu coğrafyayı vergiye bağlamış veya fethetmiştir. Umur Bey, Yunanistan’ın kuzeybatı kıyılarındaki Epir’e bir sefer (1338) düzenlemeyi planlamış, fakat kendisinden 1900 yıl önce yaşamış Yunan denizciler gibi Mora Yarımadası’nın çevresini dolaşmayı riskli bulmuştur. İşte bu nedenle tarihte ilk defa gemilerin yürütüldüğü, fakat artık onun yaşadığı dönemde hayli tahrip olmuş diolkos üzerinden gemilerini Saron Körfezi’nden Korint Körfezi’ne, yani Ege Denizi’nden İyon Denizi’ne taşımıştır. Yaptığı sefer sonrası yine aynı yol üzerinden gemilerini geri getirmiş ve İzmir’e dönmüştür. Bunu Enverî’nin dışında Piri Reis de Kitab-ı Bahriye eserinde yerli halkın ağzından nakleder.

Alpleri aşan gemiler Garda Gölü’ne indi

Ortaçağ’da farklı nedenlerden ötürü zengin İtalyan şehir devletleri paralı askerler kullanmaktaydı. Hatta bu öyle bir seviyeye ulaşmıştı ki, bugünün paralı asker sağlayan firmaları gibi savaş işini bütün bir hizmet olarak sunan “şirketler” ortaya çıkmıştı. Bunların başında condottiero, yani “müteahhit” denen liderler vardı. Bunlar hizmetlerini şehir devletlerine bir bütün olarak satıyor, şehrin korunmasından askerî seferlere kadar birçok taahhütte bulunuyorlardı. Bu condottiero’ların en ünlülerinden biri de Narnili Erasmo ya da daha yaygın bilinen takma adıyla Gattamelata idi.

Lombardiya Savaşları da (1423-1454) yine condottiero’ların sahne aldığı bir savaştı. Bir tarafta Visconti hanedanının yönetimindeki Milano Dükalığı, diğer tarafta ise Venedik “doge”larının cumhuriyeti, Kuzey İtalya’nın egemenliği için mücadele ediyordu.

Uzun savaşın on beşinci yılında (1438), Milano Dükalığı’na hizmet eden bir diğer condottiero Niccolo Piccinino, Venedik Cumhuriyeti’ne bağlı Brescia kentini kuşatmıştı. Venedik’e hizmet eden Gattamelata, dahiyane bir fikirle Brescia’ya yakın Garda Gölü’nden gemilerle şehre destek vermeyi düşünmüştü; fakat gemileri buraya taşımak için göl ile deniz arasında bir su yolu yoktu. Bunun üzerine Gattamelata, Giritli mühendis Niccolo Sorbolo’yu yetkilendirerek gemilerin önce Adige Nehri’ne getirilmesini oradan da Alpler üzerinden yürütülerek Garda Nehri’ne indirilmesini öngören bir proje hazırlamasını istedi. 1439 kışında kadırgalar dağlar üzerinden yürütülerek Garda Gölü’ne indirildiler. Ancak gölde zaten donanması olan Biagio da Assereto komutasındaki Milanolular Venediklileri püskürttüler, Brescia şehrini ve çevresini ele geçirdiler.

Alpler’i aşan Venedik gemileri Lombardiya Savaşları’nda Milano Dükalığı’nın kuşattığı Brescia kentini kurtarmaya kararlı Venedik Cumhuriyeti, Gattamelata komutasındaki donanmayı Alpler’in üzerinden yürüterek Garda Gölü’ne indirmişti.

Malta Kuşatması ve bir hüsran – 1565

Voltaire (1694-1778) “Hiçbir şey yoktur ki Malta Kuşatması’ndan daha iyi bilinsin” derken, burada gelen zaferin tarihte bir dönüm noktası olduğunu, yani ibrenin Doğu’dan Batı’ya döndüğünü vurgulamaktaydı. Fatih Sultan Mehmet’in Rodos’u fethi sonucu Malta’ya Kutsal Roma İmparatoru tarafından yerleştirilen Rodoslu St. John şövalyeleri Akdeniz’in ortasında kilit bir noktadaydı ve Osmanlılar’ın Batı Akdeniz’e yaptığı seferlere engel teşkil edebiliyorlardı. Bunun önüne geçmek adına Osmanlı birlikleri 18 Mayıs 1565’te bugün başkent Valetta’nın (savunmayı gerçekleştiren Hospitalier Şövalyeleri’nin üstad-ı azamı La Valette’in ismi verilmişti) bulunduğu Büyük Liman koyunu ve buradaki kaleleri kuşattı. Koyun ağzında Aziz Elmo Kalesi, içeri biraz girince de Aziz Angelo Kalesi bulunmaktaydı. Yeniçeriler, sipahiler ve topçular karaya çıkmış olmasına rağmen, donanma Büyük Liman’a giremiyordu. Büyük Liman’daki Aziz Angelo ve Sciberras Tepesi’nin ucundaki Aziz Elmo karadan kuşatılmıştı.

15 Temmuz 1565 Pazar günü, Büyük Liman’daki Senglea ve Birgu’yu savunan şövalyeler büyük bir şoka uğradı; zira Fatih’in 112 yıl önce Kostantiniyye’nin fethi sırasında yaptığı gibi, Osmanlılar yine gemileri karadan yürütmüş; gemiler Sciberras Tepesi’nin karaya bağlandığı dar kıstaktan geçirilerek Marsamxett Limanı’ndan Büyük Liman’a indirilmişti. Uzun süren kuşatmanın gidişatında bir süreliğine de olsa savaşı Osmanlılar lehine çeviren bu hamle, sonuçta tayin edici olamadı. Habsburg Hanedanı idaresindeki İspanya İmparatorluğu’nun Malta Şövalyeleri’ne verdiği askerî destek neticeyi belirledi ve aynı yılın Eylül ayında Osmanlı birlikleri geri çekilmek zorunda kaldı.

Malta Şövalyeleri’ni şoke eden harekat 15 Temmuz 1565’te Osmanlılar 112 yıl önce Fatih’in İstanbul’un Fethi sırasında yaptığı gibi gemileri yine karadan yürütmüş, uzun süren kuşatmanın gidişatında bir süreliğine de olsa savaşı Osmanlı Devleti lehine çevirmişti.