Tarihî başkent İstanbul, 1453’teki fetihten önce de dünya tarihini değiştiren olaylara sahne oldu. Türklerin idaresindeki şehir de, 1481’den cumhuriyetin ilanına kadar geçen yaklaşık 450 yıl içinde büyük bunalımlar, ayaklanmalar, felaketler ve sevinçler yaşadı. İstanbul’u ayağa kaldıran veya eve kapatan 10 önemli tarihî vaka. 

Konstantinopolis ya da Kostantiniyye… Bir zamanlar dünyanın en büyük, en güzel kentiydi. Ve o kente ilk kez gelen seyyahların Ayasofya’nın güneşte parlayan kubbesini uzaktan gördükleri an duydukları heyecan… Hipodromdan yükselen uğultu… Fetihten sonra sipahi atlarının nallarından çakan kıvılcımlar… Seferden dönen gemilerin top sesleri… “İstemezük” nidalarıyla kaldırılan kazanlar… 

Bu kentin sokaklarından akan kanın, yangınların, depremlerin, surları aşan tsunamilerin, isyanların ve yağmanın hesabını tutan olmuş mudur? Hangi kent bu kadar acıyla yoğrulmuş ve bu acıları gömerek yaşamasını öğrenmiştir. Bir benzerinin olduğunu sanmıyorum. İnsan acıları unutmadan yaşayamaz. Ama acıların nedenlerini unutarak da bir yere varamaz. 

Vanmour’un fırçasından Patrona Halil isyanı Fransız ressam Jean-Baptiste Vanmour’un Suikast (The Assassination) adlı Patrona Halil isyanını konu alan eseri (1730). Vanmour İstanbul’a geldiğinde başkentin Lale Devri’ni resmetti, Patrona Halil isyanına tanık oldu. 

Kentimizi sarsan günler o kadar uzun bir liste oluşturuyor ki, bu yazımızı Osmanlı döneminin en önemli 10 olayıyla sınırladık. Ama örneğin 532 yılındaki Nika isyanı sırasında, Jüstinyen’in emriyle 30 bin kişinin Hipodrom’da kıstırılıp öldürülmesini, şehrin yarısının yanıp yıkılmasını unutmuş değiliz. Keza 1204’te Katolik Haçlıların kenti fethettikten sonra giriştikleri yağma ve katliamı da. Şimdi Venedik’te San Marko Meydanı’nı süsleyen at heykelleri, o dönemde daha sayısız başka zenginlikle birlikte Batı’ya taşınmıştı. 

Latinlerin Kostantiniyye ahalisine yaptıkları zulüm hiç unutulmadı, ta ki kent düşünceye kadar. Ve 29 Mayıs 1453 günü kent tarihindeki en büyük sarsıntılardan biri, belki de birincisi meydana geldi. Herkes canının ve malının derdine düşmüşken, Fatih’in özel görevlendirdiği ekipler, surlarda kendisine karşı savaşan Osmanlı hanedanından Şehzade Orhan’ı arıyordu. Kıyafet değiştirip kalabalığın arasına karışmak istedi ama, kurtulamayacağını anlayınca surlardan atlayıp intihar etti. Kent, Osmanlı hanedanından yüzlerce kişinin katline sahne olacaktı. 

Osmanlı hanedanı İstanbul’dan uzaklaştırılıp Cumhuriyet kurulduktan sonra da kent olağanüstü günler yaşadı. Bunlar arasında Atatürk’ün ilk ziyaretindeki heyecan ile hıçkırıkların sokaklara taştığı 10 Kasım 1938 günü önde gelir. Tabii Tan Matbaası’nın yakılışı, Missouri’nin gelişiyle yaltakçıların yaptığı taşkınlıklar, 6-7 Eylül rezaleti, 6. Filo’nun protesto edilmesi, 15-16 Haziran yürüyüşleri, 1 Mayıs Taksim Katliamı, Gezi olayları ve nihayet 15 Temmuz darbe girişimi de en yakın büyük olayları teşkil eder. Sayısı yüzü geçen büyük olayların hepsi dergiyi doldurur da taşırır. Bu nedenle Osmanlı döneminde, kenti fetheden Yedinci Padişah II. Mehmet’in ölümünden, 36. padişah VI. Mehmet’in kaçışı arasındaki 10 büyük olayı seçtik. 

Bu tür seçimler daima tartışmalıdır. Örneğin II. Osman’ın öldürülmesini, Kuleli Vakası’nı, Abdülaziz’e karşı darbeyi ya da Babıali Baskını’nı veya şu veya bu olayı niçin almadınız denilebilir. Kabakçı İhtilali ve III. Selim’in öldürülmesi, Rusların Yeşilköy’e kadar gelmeleri, müzikli-eğlenceli bayram gibi 1908 seçimleri veya İstanbul’un müttefik uçakları tarafından bombalanması gibi olayları dışarıda bırakmamız da yadırganabilir. Biz daha ziyade büyük kalabalıkların katıldığı veya kurban olduğu önemli olayları öne çıkarmayı tercih ettik. 

Kapıkulu Yağması ve Katliamları 

(3-4 Mayıs 1481) 

Fatih çok büyük işlere girişmiş, bir yandan İstanbul’u yeniden inşa ederken, diğer yandan dört bir yanda fetihlere girişmişti. Bunlar çok para gerektiren işlerdi. Para azaldığında piyasadaki paraları çekip içerisinde daha az gümüş olan sikke basarlar ve ödemeler bununla yapılırdı. 1450 yılında 100 dirhem gümüşten 278 akçe basılırken, 1475’de 355-457 akçe kesilmişti. Fatih, halkı elindeki akçeleri hazineye getirmeye mecbur tutuyor, getirdikleri her 12 akçe için 10 akçe iade ederek % 17 vergi alıyordu. Yeni akçe basılınca eskisi yasaklanıyor, bunları saklayanları bulmak için “gümüşarayıcılar” adı verilen görevliler her yeri basıp arama yapıyordu. 

Halk, elindeki paranın altıda birine el koyan yönetime tepkisini açığa vuramıyordu ama, 1481’de Fatih ölünce, maaşları iyice azalmış olan Kapıkulu askerleri sokağa dökülüp gözlerine kestirdiklerini yağmalamaya başladı. İ. H. Danişment bunun aynı zamanda devşirmelerle Türk devlet adamları arasında bir savaşa dönüştüğünü yazar ki, ilk yağmalanan yerin, o gün katledilen Türk vezir-i azam Karamani Mehmet Paşa’nın konağı olduğunu, Yeniçerilerin liderliğini de devşirme İshak Paşa’nın yaptığını söyleyerek olaylara ayrı bir boyuttan bakar.

Her halükarda 3/4 Mayıs gecesi Yeniçeriler ilk kez bir başveziri katletmişlerdi ve bunu daha birçokları izleyecekti. İstediklerini padişah yapabileceklerini çoktan öğrenmiş olan Kapıkulları, aynı zamanda Hıristiyan mahallelerinde de birçok evi basıp yağmayı sürdürdüler. Bu arada Amasya’dan getirilen Bayezit’i Cem Sultan’a karşı destekleyeceklerini söylediler, ama iki koşulları vardı: Bayezit yeni akçe çıkarmayacak ve yağmacılar cezalandırılmayacaktı. 

Küçük Kıyamet (Kıyamet-i Suğra) 

(13-14 Eylül 1509) 

Konumuz sarsıntılı günler olunca, hep sosyal sarsıntılardan söz ediyoruz ama bir kez de fizik sarsıntıdan söz edelim. Kayda geçenler arasında en büyük depremin 1509’da, Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan 13/14 Eylül gecesi meydana geldiğini belirtelim. Kıyamet-i Suğra, ya da küçük kıyamet adı verilen bu deprem o kadar şiddetliydi ki, yıkılan evler bir yana, Marmara’da muazzam bir tsunami oluşmuş, hem Marmara, hem de Haliç tarafında surları aşarak birçok mahalleyi basmıştı. Güçlü artçı sarsıntılar 45 gün sürünce kimse evine girememiş, padişah için saray bahçesinde çatma odalar yapılmıştı. 

Ertesi yıl imparatorluğun dört bir yanından 3 bin ustabaşı ve 77 bin işçi getirilerek şehir yeniden inşaya başlanmıştı. Bu depremde yıkılan taş binaların yarattığı korku ve biraz da bunların pahalı olması nedeniyle, İstanbul’da Osmanlı dönemi yapılarının büyük çoğunluğu ahşap oldu. Bu kez de büyük İstanbul yangınları başladı ki, bazıları suriçinin üçte birini yakıp geçmiş, yüzyıllar boyunca sayısız felaket yaşanmıştır.

Patrona Halil Ayaklanması 

(28 Eylül-1 Ekim 1730)

28 Eylül 1730 sabahı İstanbul esnafı dükkanını açamadı. Yeniçeriler çarşıları tutmuş, alışverişi engellemiş, sokakları dolduran kalabalık da üç koldan yürüyüşe geçmişti. Asiler, ulemadan İstanbul kadısı Zülalizade Ahmet ve Ayasofya vaizi İspirizade Hasan Efendiler tarafından destekleniyordu. Hapishaneler boşaltılıp mahkumlar da silahlandırıldı ve elbette her ayaklanmada olduğu gibi konaklar yağmalanmaya başlandı. 

İsyancıları durdurmak için yapılan girişimler son derece zayıf kaldı, çünkü yetkililerin bir kısmı ikili oynuyordu. Bunlara ne istedikleri soruldu. Yanıt, başta Damat İbrahim Paşa olmak üzere 37 kişinin idamıydı. Bu değerli vezir-i azam, ertesi gün diğerleriyle birlikte idam edildi. Cesetleri aşağılandı. 

Bir tarih belgesi
Jean-Baptiste Vanmour’un Patrona Halil ve isyancıları gösterir bir resmi. Eser, Ortaçağ’ın dünya çapındaki en ilginç belgelerinden biridir. 

Bununla birlikte öfke fırtınası devam edince III. Ahmet tahttan feragat etti ve yerine yeğeni I. Mahmut tahta çıktı. Ne var ki eski padişahın intikamından korkanlar, yenisinin gazabından kurtulamadı. 15 Kasım günü, vezir olma umuduyla saraya gelen elebaşı Patrona Halil, muhafızlarından ayrılarak diğer elebaşlarıyla birlikte öldürüldü. Ama bu günler boyunca Sadabat’ta bulunan 120 kadar köşk yakılıp yıkılmış ve devlet idaresi perişan olmuştu.

İsyanın arka planında, Lale Devri adı verilen bu nisbi sükunet döneminde, üst sınıfın yaşantısına duyulan kindarlık ön planda gelir. Bunlar daha çok para harcayan bir nesil değildi ama bir yandan yobazlıktan daha uzak bir hayat yaşamakta, diğer yandan çok ılımlı olsa da devlet işlerinde reform istemekteydi. Bu nedenle hem ulemanın yobaz kesiminin hem de tehdit hisseden Kapıkulu askerlerinin düşmanlığı alttan alta yükselmekteydi. 

Yakın neden ise, 1730 yazında Hemedan ve Kirmanşah eyaletlerinin savaşsız kaybedilmesi ve Sünnîlerin kıyıma uğradığı söylentilerinin ayaklanma hazırlayanlar için uygun bir vesile yaratmasıydı. 

III. Ahmet bizzat sefere çıkacağını söyleyerek 3 Ağustos’ta tuğlarını Üsküdar’a diktirdi. Burası Doğu seferlerinin başlangıç noktasıydı. Ama asker tabiatlı olmayan padişah sekiz hafta boyunca seferi erteleyince, asiler propaganda için uygun ortam buldular. Bu olayda, yöneticilerin kararsızlığı görülür. Ama işler o hale gelmişti ki, en kararlı yönetim bile silahlı zorbaların önünde duramazdı. 

Amiral Duckworth ve İstanbul baskını 

(20 Şubat 1807) 

1807 yılının Şubat 19’unda bir İngiliz donanmasının Çanakkale’yi aşıp İstanbul’a yaklaştığı duyulunca halkta büyük bir telaş başlamış, varlıklı olanlar konakları bırakıp içeri kaçmış, devlet ricali tophanede ne kadar top varsa alelacele çıkartıp sahillere mevzilendirtmişti. Ahalinin önemli bir kısmı da, kıyılarda tahkimat yapan askerin yardımına koşmuştu. Endişe içinde bir bekleyiş başladı ve 20 Şubat günü İngiliz donanması İstanbul önlerine vardı ama bombardımana girişmeden Adalar’a doğru şöyle bir dolaşıp gitti. 2 Mart günü gene rahatça Ege’ye açılıp gözden kayboldu. 

İstanbul diken üstünde Amiral Duckworth’un Çanakkale’den geçerek İstanbul’a girmesini konu alan bir Philip James eseri. 1807 tarihli hadise başkentte panik yaratmış, buna rağmen İngilizler kenti terketmek zorunda kalmışlardı. 

Herkes rahat bir nefes aldı ancak iki asır sonra ilk kez yabancı bir donanmanın Çanakkale’yi aşmış olması çok üzücüydü. Gerçi bu İstanbul’a denizden yapılan ilk baskın değildi. Kazak akıncıları 16. yüzyıl sonlarından beri şayka adı verilen hızlı kayıklarıyla sayısız kez Boğaz’ın yukarı köylerini, Baykoz’u, Tarabya’yı basıp yağmalıyor; sonra da aynı hızla Osmanlı donanmasından kaçıp gidiyorlardı. Ama Çanakkale nasıl olup da aşılmıştı? Amiral John Duckworth, birkaç gemiden atılan az sayıda etkisiz atışın dışında direniş görmemişti. Donanmamız neredeydi? Deniz tarihçimiz Amiral A. Büyüktuğrul, İngilizlerin gelişi bayram haftasına rastladığı için personelin izinli çıktığını, kalan birkaç kişinin tek tük top attıktan sonra gemilerini karaya oturtup kaçtığını yazıyor. Kıyı topları da vazifelerini yapmamıştı. 

Yeniçeri İsyanı ve Alemdar Paşa 

(15 Kasım 1808) 

III. Selim, Kabakçı Mustafa ayaklanmasında tahttan indirildiği zaman, asiler Nizam-ı Cedit taraftarlarını vahşice öldürmüş, varlıklarını yağmalamıştı. Canlarını kurtarabilenler Rusçuk’a kaçıp, vezir Alemdar Mustafa Paşa’ya sığındı. Alemdar, İstanbul’a yürümüş, Selim’i öldürenleri cezalandırıp II. Mahmut’u tahta çıkarmıştı. İstanbul’a hakim olduğunu sanıyordu ama, bu kentin en- trikalarına alışık değildi. 

Bu günlerde bir yandan Sened-i İttifak imzalanırken, kaldırılan Nizam-ı Cedid’in yerine Sekban-ı Cedid adı altında yeni bir talimli ordu kurulmasına karar verildi. Reformcu Kadı Abdurrahman Paşa Anadolu valisi olurken, Selimiye ve Levent Kışlalarında talim başladı. Donanma da Ramiz Paşa tarafından denetime alındıktan sonra Yeniçerilerin bir daha isyan edemeyecekleri düşünüldü. 

Alemdar Mustafa Paşa (1755-1808) 

Ancak yanılıyorlardı. Yeni bir ayaklanma İstanbul’u tanımayan Alemdar’ı gafil yakaladı. Konağına çekilip ümitsiz bir savunma yaparken, barut mahzenini ateşe vererek içeri girmeye çalışan ve sayıları çeşitli kaynaklarda 500 olarak geçen Yeniçerileri havaya uçurdu ama kendisi de dumandan boğularak öldü. Naaşı kuyuya atıldı ancak 19 yıl sonra Yeniçeri ocakları kaldırıldıktan sonra kemikleri oradan çıkarılıp defnedildi ve II. Meşrutiyet’ten sonra Zeynep Sultan Camii mezarlığına getirildi.

Yeniçerilerin sonu: Vaka-i Hayriye

(15 Haziran 1826)

Fatih’in ölümündeki ilk yağmalarından 345 yıl boyunca, sayısız masum insanın, vezirin ve dahi birkaç padişahın kanına girdikten ve yıllarca İstanbul halkına kan kusturduktan sonra, Yeniçeriler nihayet devlet ve halkın elbirliği ile tarihten silindiler. II. Mahmut’un reformları tekrar gündeme getirmesi üzerine 14 Haziran akşamından itibaren kaynaşan Yeniçeriler, ertesi gün kazan kaldırdılar. Bu sırada tüm diğer asker ocaklarına, tersane eminine, humbaracılara, topçulara, lağımcılara haber gönderilmiş, sancak-ı şerif Sultanahmet Meydanı’na çıkarılmıştı.

Yenilik taraftarı Şeyhülislam Tahir Efendi 3.500 medrese talebesiyle meydana gelip bunun devletin beka savaşı olduğunu ateşli bir nutukla anlattı. Yeniçeriler bu kez yalnız kalmışlar, kışlalarına çekilmişlerdi. Divanyolu ve Saraçhaneden ilerleyen diğer asker ocaklarının arkasında, artık esnaflık ve yağmadan başka şey yapmayan bu bela yuvasından kurtulmak için ellerine geçen her şeyle silahlanan, kalabalık İstanbul halkı vardı. 

Türk usulü asayiş Yeniçeri devriyesi (1828). Halk için korkulu bir rüya halini alan Yeniçeri ocağının kaldırılışından sonra resmedilmiş oryantalist bir eser.

Teslim olmayı reddeden Yeniçerilerin kışlaları Karacehennem İbrahim Ağa’nın top ateşiyle yıkıldı ve 6.000’i öldürülüp, geri kalan binlercesi de dağıtılıp sürüldü. Yaralanmasına rağmen askerin başında ilerleyen İbrahim Ağa ile birlikte tersane imamı Hacı Hafız Ahmet Efendi Yeniçeri kışlalarına ilk girenlerin arasındaydı. Sabahtan akşama kadar süren çatışmalar biterken Osmanlı tarihinin bir dönemi de ebediyen kapanıyor, tek tük kovalamaca sürerken ahali rahat bir uyku çekmek için evine dönüyordu. Hayırlı olay nihayet gerçekleşmişti. 

Gülhane Meydanında Tanzimat Fermanı 

(2 Kasım 1839) 

Sultan Abdülmecid Han tahta çıktıktan dört ay sonra, Gülhane Meydanı tarihî bir gün yaşıyordu. Sultan Mecid, bütün vezirler, kazaskerler, askerî ve mülki erkan, önce gelen bürokratlar, elçiler, yabancılar, hatta Fransa kralının oğullarından biri… herkes buradaydı. Meydanın İstanbul ahalisi tarafında tıka basa doldurulmuş, hatta civara taşmıştı. 

Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu 
Yaygın olarak “Tanzimat Fermanı” diye bilinen “Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu” adını, Gülhane Parkı’ndan değil, Topkapı Sarayı’nın içinde Marmara Denizi’ne nazır Gülhane Meydanı’nda okunmasından almıştır.3 Kasım 1839’da Gülhane Meydanı’nda kurulan bir kürsüden Mustafa Reşid Paşa tarafından okunurken dönemin padişahı Sultan Abdülmecid töreni aynı meydanda bulunan Gülhane Köşkü’nden izlemişti. 

Ne var ki kalabalık bekliyor ama Mustafa Reşit Paşa bir türlü atlas kese içerisinde gelen “Hatt-ı Şerif”i okumuyor, saray münecciminin bunun için en hayırlı saati tayin etmesini bekliyordu. Nihayet müneccimin keyfi geldi ya da müdahale edildi ve Osmanlı modernleşmesinin en önemli aşaması sayılan ferman okundu. Burada hukuk ve eşitliğe dayanan yeni bir çağ müjdeleniyordu. Ne var ki, Tanzimat vaadettiği reformları yapacak kadroları yetiştirinceye kadar dünya çok hızlı değişecek ve imparatorluk yetmiş yıl sonra tarihe karışacaktı. 

Kışkırtmalar ve 31 Mart İsyanı 

(13 NİSAN 1909) 

Meclis 30 yıl aradan sonra Temmuz ihtilaliyle de olsa tekrar açılmış ve son derece coşkulu bir hürriyet dönemi başlamıştı. Ama hayalkırıklığı da çabuk geldi. İttihatçıların devleti yönetecek kadroları olmadığı gibi, başkalarının da yoktu. Öte yandan birçok şikayetçi kesim yaratılmış olup, softalar İttihatçı iktidarı “şeytanların yönetimi” olarak niteliyordu. Ayrıca sıkı talim ve disiplin askerlerin canını sıkmış, alaylı subaylar da devre dışı kaldıkça, tasfiye edilen memurlarla birlikte memnunsuzlara katılmışlardı. Nitekim softa basının kışkırtması kısa sürede yankı buldu ve erken saatlerinde Taşkışla’da bulunan 4. Avcı Taburu erleri nöbetçi subayları hapsedip Meclis’e doğru yürüyüşe geçti. Ancak ortada büyük bir şaşkınlık vardı. Hükümet ortada görünmüyor, olaya sahip çıkacak bir muhalefete de rastlanmıyordu. En çok duyulan şey “şeriat isteriz” nidalarıydı. Tüfeklerin gölgesinde asilerin sürekli değişen taleplerini kabule zorlanan mebuslar korku içindeydi.

31 Mart İsyanı 13 Nisan 1909 tarihinde başlayan 31 Mart İsyanı’nın ilk gününde Sultanahmet Meydanında hareketlilik. Bu gerici kalkışma, Hareket Ordusu’nun müdahalesiyle 27 Nisan’da bastırılmıştı. 

Abdülhamid boşluğu sezerek şeriat kurallarını öne çıkaran ve isyancıların affedileceğini açıklayan bir bildiri ile devlete tekrar hakim olmaya çalıştı. Asiler ve bir kısım halk akşam saatlerinde Sultanahmet Meydanı’nı doldurup havayi fişeklerle şenliğe başladı. Ne var ki padişah ipleri tekrar eline alamayacaktı. Selanik’ten ilerleyen Hareket Ordusu kısa sürede İstanbul’a ulaştı ve birkaç gün süren çatışmalar sonrasında şehre hakim oldu. Meclis yeniden açılırken Mahmut Şevket Paşa yönetimi öne çıkıyor ve ilk iş olarak Abdülhamid tahttan indiriliyordu.

Sokak çatışmaları 1909’daki 31 Mart vakasında Hareket Ordusu’na mensup askerler, özellikle Taksim-Pangaltı ve Sultanahmet civarında direnişle karşılaşmışlardı. 

Hamidiye’nin seferden dönüşü 

(7 Eylül 1913)

Türk tarihinin en yıkıcı bozgunu olan Balkan Harbi’nde, silahlı kuvvetlerin yüzünü ağartan yegane olay kahraman Hamidiye kruvazörünün Ege, Adriyatik ve Akdeniz’deki muazzam akın hareketiydi. Yunan donanmasının ele geçirdiği Ege adalarının geri alınabilmesi için Çanakkale’den fırlayıp düşman ana filosunu peşine takacak, o sırada Türk gemileri de Ege’de mevzi üstünlük sağlayabilecekti. 

Akdeniz’in efsanesi Hamidiye zırhlısı, Balkan Savaşı esnasında Yunan kıyılarına karşı çok etkili akınlar yaptı. “Akdeniz’in yırtıcısı” diye anılan geminin komutanı Rauf (Orbay) Bey’di. 

Hamidiye 5 Ocak 1913 günü Çanakkale’den çıktı. Ne var ki Yunanlıların yetenekli Amirali Kunduriotis ana filoyu peşine takmadı. Buna rağmen komutan Hüseyin Rauf Bey birçok Yunan gemisini batırdı, kıyıları bombaladı, her seferinde doğu Akdeniz veya Kızıldeniz’e çekilerek ikmal aldı. Birkaç kez de kısa sürelerle tarafsız limanlara girdi. Yunan filosunun ona karşı hazırladığı tuzakları her seferinde atlattı. Makineleri o kadar yıpranmıştı ki adeta emekleyerek seyir yapar hale gelmişti. 

Hamidiye, Balkan Savaşı bitince Ağustos ayında dönüşe geçti. 7 Eylül günü, Türk denizciliğinin şerefini kurtaran gemi için İstanbul’da muazzam bir karşılama oldu. Şöyle anlatılır: “Yeşilköy’den Beşiktaş’a kadar kıyı boyları mahşeri bir kalabalık içindeydi… Hamidiye’nin insanı büyüleyen silueti Yeşilköy açıklarında görününce, karşılayıcı halk, yeri göğü inleten bağrışlarla karşıladılar, ‘Yaşa Hamidiye’, ‘Varol kahraman Hamidiye’. Tophane önlerinde ise tüm gemiler bayraklarla donatılmış, sandallar denizi doldurmuş ve büyük coşku yaşanmıştı. 

İstanbul’un İşgali ve kurtuluşu 

(1789 kara gün) 

Aslında bunu iki ayrı olay ve aradaki önemli günler olarak ele almak gerekir ama, işgalin başladığı 13 Kasım 1918 ile son yabancı askerin ayrılmasını takiben 3. Kolordu’nun kente girdiği 6 Ekim 1923 arasındaki 4 yıl 10 ay 23 günlük sürenin hepsini tek bir kara gün olarak görmek de mümkündür. Bu süreçte çok önemli hadiseler meydana gelmiştir. 

1919’da İzmir’in işgali üzerine Sultanahmet Meydanı’nda yapılan dört büyük mitingin hepsinde 150-200 binlik muazzam kalabalıklar toplanmıştır. 23 ve 30 Mayıs, 10 Ekim 1919 ve 13 Ocak 1920 tarihlerinde yapılan bu mitinglerin hepsi, büyük birer direniş olayıdır. Bunların dışında Fatih, Doğancılar ve Kadıköy’de de işgale meydan okuyan mitingler yapıldı. 

İstiklâl’siz günler İstiklâl Caddesi’nde İtilaf Devletleri askerleri… Yenik devletlerin başkentleri arasından yalnız İstanbul işgal edilmiş ve İstiklâl Caddesi Yunan bayraklarıyla donatılmıştı. 

Ocak 1920’de toplanan Meclis’in Mart ayında basılması, bu ayın 16’sında Şehzadebaşı karakolunun basılarak askerlerin şehit edilmesi, nihayetinde 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan’ın imzalanması üzerine işgalcilerin çekilmeye başlaması ve 19 Ekim 1922’de Refet Paşa’nın 100 kişilik bir birlikle Mudanya’dan İstanbul’a gelişi vardır. Onu 81. Alay ile gelen Selahattin Adil Paşa izlemiş ve nihayet 3. Kolordu’nun Şükrü Naili Paşa ile gelmesi ile kurtuluş günü 6 Ekim 1923 olarak belirlenmiştir. Kurtuluşun en büyük coşkusu da o gün yaşanmıştı.