Napoléon’un en sadık askerleri: Memlûk Bölüğü

Napoléon Bonaparte’ın İngiliz etkisine karşı Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de hükümranlık girişimi, 18. yüzyıl sonundaki Mısır Seferi’yle başladı. Osmanlı topraklarında olsa da Mısır’da fiili idare yönetici-asker sınıf olarak hâlâ Memlûklerde idi. Sefer askerî açıdan çok başarılı olamayacaktı ama, Memlûk süvarileri giderek Fransız ordusunun gözbebeği haline gelecek, antik Mısır kültürünün hazineleri ilk kez anlaşılacaktı.

Bir dönemin ünlü as kerî-yönetici güçleri olan Memlûkler ile yeni ku rulmuş Fransız Cumhuriyeti’nin yollarının kesişmesi, dâhi bir general ve onun büyük hayalleri sayesinde olacaktı. Fransız Devrimi sürüyor genç cumhuriyet çalkantılı günlerinden kurtulmak için bir çıkış yolu arıyordu. Henüz 24 yaşında general olan yetenekli ve hırslı bir asker, Korsikalı Napoléon Bonaparte, ülkeyi yönetmekte olan Halk Güvenliği Komitesi’nin ve daha sonra onun yerini alacak olan Direktuvar’ın (1795-1799) dikkatini çekmişti. İtalya Seferi’nden başarıyla dönmüş olan Napoléon’un orduda ve politikacılar nezdinde önemli bir şöhreti vardı. Bunun dışında özellikle cumhuriyete ve Robespierre’e desteğini bazı yayınlarla ilan etmişti. Böylesine başarılı bir askerin siyasetle ilgilenmesi, dönemin bazı politikacılarının gelecekteki bir askerî diktatörlükten endişelenmesine de yolaçıyordu.

Napoléon’un hem kendisi hem de Fransa için büyük hedefleri vardı. Bunların en önde geleni ise dönemin yegane süper gücü Britanya’yı altederek Fransa’yı onun yerine geçirmekti. Bu birçokları için imkansızdı; zira Britanya en büyük deniz gücüne birine sahip iken, devrimden çıkmış Fransa’nın bununla yarışabilecek bir donanması yoktu. General Bonaparte, bu hedefi için ilk adımı iki aylık bir plandan sonra attı. İngilizlerin Hindistan’a kadar uzanan ticaret yolunun Akdeniz’de önemli istasyonları vardı: Cebelitarık – Malta – Kıbrıs – Mısır. Bunlardan son durak olan Mısır, hem ticaret yolu için hem de pamuk üretimi açısından en canalıcı olanıydı. Bu sebeple Bonaparte buraya bir sefer düşündü; böylece Fransızların yolu Memlûklerle kesişecekti.

Direktuvar da Napoléon’un bu seferini desteklemekteydi; çünkü orduda ve siyasette bu kadar etkin bir askerin başkentte değil de uzak bir yerde seferde olması çok daha güvenliydi .
Fransız ordusu, Malta’yı Hospitalier Şövalyeleri’nden alarak 1 Temmuz 1798’de İskenderiye’ye ulaştı. 13 Temmuz’da Şubra Kit’te Murat Bey komutasındaki Memlûklerle Napoléon’un ordusu karşı karşıya geldi. Mısır toprakları o dönemde Osmanlılara ait olsa da, fiili idare yönetici-asker sınıf olarak hâlâ Memlûklerde idi.

Aslında bu Memlûklerle Fransızların ilk karşı karşıya geldiği savaş değildi, Mısır Seferi’nden tam 549 yıl önce, Aziz Louis olarak da bilinen IX. Louis, yedinci Haçlı Seferi sırasında Memlûklere yenik ve esir düşmüş, ancak fidye karşılığı ülkesine dönebilmişti; fakat tarih bu sefer tersi yönde seyrediyordu. Bonaparte 21 Temmuz’da gerçekleşen Piramitler Muharebesi’nde Memlûkleri kısa bir sürede ve ezici bir şekilde mağlup ederek Kahire’ye ulaştı.

Bu savaş sırasında Memlûk süvarilerinin bazı özellikleri general Bonaparte’ın dikkatini çekmişti: Ölümden korkmadan gözü kara bir şekilde hücum etmeleri, bu sırada atlarını ve kılıçlarını çok iyi kullanmaları ve üstlerine gösterdikleri sadakat. En az beş yüz yıllık bir askerî geleneğe sahip olan, daha çok Kafkasya ve civarında bulunan farklı etnik kökenlerden gelen kölelerden devşirilen bu askerî grup, Osmanlı Devleti’nin ülkelerini fethetmesinden sonra bile idareyi ellerinde tutmuşlardı. Yine böyle bir devşirme kölemen olan Memlûk Rüstem Rıza (17831845), Napoléon’un Kahire’ye girmesinden sonra Şeyh El-Bekri tarafından kendisine hediye olarak sunulmuştu. Bu hediye Bonaparte’ın Memlûk muhafızlarından ilki ve kendine en yakını olacaktı.

Piramitler Muharebesi: Napoléon Kahire’de Napoléon, ticaret yolu ve pamuk üretiminde İngilizlerin önüne geçmek için Mısır’ı hedefleri arasına aldı. Piramitler Muharebesi’nde Memlûklerin Fransızlara karşı gösterdiği cesaretten etkilendi.

Rüstem Rıza’nın hayatı da klasik bir Memlûk gibi başlamıştı. 1888’de ölümünden sonra yayımlanan ve o dönemin çok okunan kitaplarından olan anılarında yazdığı gibi, Gürcistan’da Ermeni bir aileye doğmuş, fakat çocukken bir savaş sonrasında köle yapılmış, İstanbul’da köle pazarında satılmış ve Kahire’ye getirilmişti. Sala Bey tarafından Memlûk olarak yetiştirilirken 15 yaşında Napoléon’a sunulmuştu. Yaşamının bundan sonrası ise bir Memlûk askerinden çok farklı seyredecek 1799’da Paris’e getirildikten sonra hem Napoléon’un en sadık koruması hem de dönemin renkli simalarından biri olarak nam salacaktı. Rüstem Rıza efendisine o kadar yakındı ki gittikleri her yerde onun odasının önüne kurulan küçük bir yatakta uyur, bir davete gidildiğinde efendisinin susuzluğunu gidermek üzere elinde gümüş kadehte konyak ile hazır bulunurdu. Ayrıca savaş sırasında çarpışmalara katılmaz, karargahta Napoléon’un yanında olurdu.

Muharebede Memlûk damgası Napoléon iktidarı ele aldıktan sonra Albay Serra komutasında bir Memlûk birliği yarattı. Memlûk süvarileri Austerlitz Muharebesi’ne (1805) damgasını vuracaktı.

Bonaparte’ın Mısır Seferi çok başarılı olmasa da, sefer dönüşünde büyük bir şöhrete kavuşmuştu. Bu şöhretin verdiği güven ve siyasi bağlantılarla bir darbe gerçekleştirerek (18 Brumaire) Direktuvar yönetimini ortadan kaldırmış ve yerine üç yönetici konsülden oluşan bir sistem getirmişti. Kendisi ise “Birinci Konsül” olmuştu. Bu sırada Mısır’da bıraktığı General Kleber ve Albay Serra, bir mektupla Napoléon’a yerel güçlerden bir birlik kurmayı teklif etti. Bundan kastettikleri Suriyeli yeniçeriler ve Memlûklerdi. Özellikle Memlûklerin Napolyon’un özel koruması olmayı çok istediklerini ve Fransız ordusuna bağlılıklarını bildirdiklerini yazısında belirtti. Böylece Rüstem Rıza ile başlayan süreç bir kişiden bir bölüğe dönüşecekti.

Napoléon’un talebi doğrultusunda ilk önce Serra komutasında özenle seçilecek yüz kişilik bir bölük oluşturuldu (1800). Silah ve üniformalar Fransız üretimi olmasına rağmen tamamen Memlûk askerlerinin ihtiyaç ve adetlerine göre ve Cumhuriyet Ordusu’nun bir parçası oldukları belli olacak şekilde düzenlenmişti. Yine aynı yıl General Ménou tarafından aynı askerlerden bir süvari alayı kurularak bu alaya Cumhuriyet Memlûkleri adı verildi. Memlûk çılgınlığı daha bu askerler Fransız topraklarına gelmeden başlamıştı. “A la Mamelouk” stili Paris sosyetesinde moda olurken, kadınlar başlarına büyük türbanlar (bu kelime tülbent kelimesinin Fransızca’daki bozulmuş haliydi) ve şallar sarmaya başladı. Orduda bile bazı bölükler üniformalarını Memlûklere benzetirken, Napoléon’un yakın çevresi de Mısır’dan getirilmiş Memlûk korumalar ile gezmeye başladı. Bu çılgınlık Fransa’nın Mısır’dan çekilmesiyle artacaktı.

Memlûk emireri: Rüstem Rıza Kahire şeyhi El-Bekri tarafından Napoléon’a hediye edilen ilk Memlûk, Rüstem Rıza’ydı. Napoléon’un en sadık koruması ve en yakın adamı oldu. Napoléon, Ratisbon (Regensburg) Muharebesi’nde yaraladığında yanında Rüstem Rıza’nın da olduğu bir illüstrasyon.

1801 yılına gelindiğinde işler Mısır’da Fransızlar için artık iyiye gitmiyordu. Britanya Ordusu, Ménou’nun birliklerini İskenderiye Muharabesi’nde mağlup ederek Fransa’nın buradaki varlığını sona erdirdi. Savaş sonrasında imzalanan İskenderiye Mütarekesi ile Fransızlar ülkelerine geri çekiliyordu. Bu anlaşmadaki bir madde ile Memlüklere Fransız anavatanına gitme serbestisi sunuldu ve böylece 400’e yakın Memlük Marsilya ve Toulon limanlarından Eski Kıta’ya geldi. General Rapp, Napoléon’un emriyle gelen Memlükler’den 240 kişilik bir süvari alayı oluşturdu. Sonra bu sayı yaşlılık ve sıkı askeri eğitime uyum sağlayamayan askerlerden dolayı 150’ye indirildi. Bu alayın adı artık “Konsül Muhafız Alayı” olmuş ve Napoléon’un özel muhafız birliğine dönüşmüştü. 1804’te ise Napoléon imparator olunca bu alayın ismi yine değişerek “Mamelouks de la Garde Impériale” oldu.

Fransa’ya gelişlerinden 1804’e kadar daha çok Melun garnizonunda askerî eğitim alan Memlûkler, bundan sonra birçok sefere katılacak ve belirleyici roller oynayacaklardı. Bunlardan ilki Rusya ve Avusturya’nın başını çektiği koalisyona karşı yapılan Austerlitz Muharebesi’ydi (1805). Bu muharebede Memlûk avcı süvarileri, Rus süvarilerini geri çekilmeye zorlayacaktı. Daha sonra Prusya Seferi’nde Jena ve Auerstadt Muharebeleri’nde bulunamamalarına rağmen, Prusya Kralı Friedrich Wilhelm’in Rusya’ya sığınması ile Ruslara karşı dondurucu kışta Eylau’da gerçekleşen muharebede (1807) Memlûkler savaşın gidişatını etkileyerek Fransa’ya taktik bir galibiyet kazandıracaktı.

Memlûklerin en bilinen ve görünür olduğu olay ise Madrid’de Dos de Mayo Ayaklanması’nın bastırılması idi (1808). Napoléon’un İspanya Kralı VII. Ferdinand’ın yerine kardeşi Joseph Bonaparte’ı getirmesi ile başlayan Madrid’deki ayaklanmalar içinden çıkılmaz bir hal aldığında, Joachim Murat (Murat, Fransa’da bir kasaba ismi) komutasındaki Memlûk süvarilerinin de olduğu birlikler bu karışıklığı bastırmakla görevlendirildi. Uzun yıllar Müslüman yöneticilerin idare ettiği İber Yarımadası’nda sarıklı askerler o dönemi hatırlatıyor, özellikle koyu Katolik olan İspanyollarda bu durum bir infial yaratıyordu. Bu sebeplerden dolayı halkın tepkisi daha da artmıştı. Siviller gördükleri yerlerde Memlûk süvarilerine saldırıyordu. Memlûklerse bu tepkilere daha sert karşılık veriyordu. Ressam Francisco Goya da Memlûkleri bu ayaklanmaları bastırırken gösteren ünlü tablosunu yine bu olayların etkisiyle yapmıştı. emlûkler tekrar toparlanabilmek ve yeni görevlendirmeler için Melun Garnizonu’na çağrıldı. Bu sefer hedefte Avusturya’nın başını çektiği “Beşinci Koalisyon” vardı. “Grande Armée” ile Beşinci Koalisyon ordusunun karşı karşıya geldiği Wagram’da (1809) Memlûkler yine kritik roller üstlendi. Fransız Ordusu bu savaştan başarıyla ayrılırken, Memlûkler de İspanya’daki görevlerine geri döndü; fakat bu kısa süreli olacaktı.

O güne kadar sayısız zafer kazanan Napoléon’un sonunu hazırlayacak olan Rusya Seferi’nden (1812) sonra Memlûk Bölüğü de eskisi gibi olmayacaktı. 109 Memlûk süvarisinin katıldığı sefer başarısızlıkla sonuçlanınca, ordu geri çekilirken Don Kazaklarının günümüz terminolojisiyle gerilla taktikleri, açlık ve soğuklar birçok Memlûk askerinin de ölümüne sebep oldu. Bu geri çekilme sırasından Don Kazaklarının imparator ve muhafızlarına yaptığı bir ani saldırıda Napoléon’un hayatını yine onlarla çarpışan Memlûk süvarileri kurtaracaktı. Memlükler artık Doğu’dan gelecek askerler ile takviye edilemiyordu; bunun yerine Fransızlar, Almanlar, İtalyanlar ve Belçikalılar da Memlûk Bölüğü’ne alınmaya başlandı (1813). Bu yeni bölüğe Genç Muhafızlar, eski bölüğe de Eski Muhafızlar adı verildi. Eski Muhafızlar artık savaşlarda çarpışmalara katılmıyor, sadece imparatora eskortluk ediyorlardı. Genç Muhafızlar sarıklarıyla eski bölük askerlerine benziyor olsalar da, farklı renklerden oluşan üniformalarıyla onlardan ayrılıyorlardı.

Fransız Ordusu’nun kötü gidişatına parelel olarak yeni kurulan bu bölük de Prusya’da başarısızlığa uğradı. Neredeyse Fransa dışındaki tüm Avrupa ülkelerini kapsayan “Altıncı Koalisyon”, Napoléon’u Paris’te kıstırdı. Bu sırada bile eski Memlûk Bölüğü savaşın ve Napoléon’un kaderini değiştiremese de önemli başarılar elde etti.

Mağlubiyet sonrası Napoléon, Paris Antlaşması ile İtalya yakınlarındaki Elba Adası’na sürüldü. Paris’e getirildiği günden beri Bonaparte’ın gölgesi gibi yanından hiç ayrılmayan Rüstem Rıza Elba’ya efendisi ile gitmese de, sekiz Memlûk askeri imparatorlarını yalnız bırakmayıp onunla adaya gitti. Bunun dışında Fransa’da kalan bazı Memlûk askerleri, ilk Bourbon Restorasyonu sonrası kraliyet birliklerine katıldı; bazıları da emekli olarak Marsilya’daki mülteci gruplarına karıştı. Yılmaz bir kişiliğe sahip olan Bonaparte kısa bir süre içerisinde Elba’dan firar etti ve ana karaya ayak basmasından sonra gittikçe büyüyen bir orduyla Paris’e yürüdü. Yeni kral XVIII. Louis kendisine verilen siyasi desteğin zayıflığını anlayarak Belçika’ya kaçtı. Paris’te yeni imparatorluk ordusu oluşturulurken Memlûk Bölüğü de yeniden kuruldu; bu bölük eskisi kadar geniş olmasa da 130 kişiyi bulmuştu.

Napoléon, ordusundaki Memlûklerle beraber Belçika’ya girdi fakat Waterloo Muharebesi imparatorluk Fransa’sının ve kendisinin sonunu getirecekti. Waterloo yenilgisinin ardından bu sefer St. Helena Adası’na sürüldü. Bourbon Hanedanı’nın tekrar tacı ele geçirmesiyle (İkinci Restorasyon – 1815) “Beyaz Terör” adı verilen cadı avı başladı; tüm Bonapartistler monarşistlerin hedefindeydi. İmparatorun sadık muhafızları Memlûk Bölüğü de kralcıların hışmına uğruyordu. Neredeyse Napoléon yönetimiyle özdeşleşmiş Memlûkler, bulundukları Marsilya’da ve Melun’da öfkeli Bourbon yandaşları tarafından öldürüldüler.

Yeni kral XVIII. Louis hem karışıklıkları engellemek hem de bu bölük askerlerini cezalandırmak için kalan 90 kadar Memlûk’u Cannes’ın karşısındaki Ste. Marguerite Adası’na sürdü; fakat bu muameleye dayanamayan büyük bir grup aileleriyle Mısır’a döndü (1817); ancak bu sefer de buradaki Türkler, Memlûkler savaşlar sırasında Fransızlar’ın yanında yer aldı diye onları rahat bırakmayacaktı. Tekrar Marsilya’ya dönen Memlûkler’e Fransızların öfkesi artık dinmişti. Eski muharip olarak tekrar maaş almaya başlayan bu askerler Fransa’da yaşamaya devam etti hatta çocukları da kraliyet ordusuna katılmaya başladı.

İade-i itibarları ise I. Napoléon’un yeğeni III. Napoléon kendini imparator ilan ettikten sonra gerçekleşti (1852). III. Napoléon, amcasının seferlerine katılmış olan gazileri St. Helena Madalyası ile yüceltirken kendi yönetiminin meşruluğunu da sağlamış oluyordu. Ancak bu madalyaları 1813’te kurulan “Memlûk Genç Muhafız Alayı”ndan ömrü yeten sadece birkaç kişi alabildi.
Tarihin en önemli askeri birliklerinden olan ve devletler kuran “Doğulu” Memlûkler, savaş alanlarında son hizmetini bir “Batılı” ülkeye, Fransa’ya verdi. Napoléon, Avrupa’da tarihin seyrini değiştiren birçok zafer kazanırken en yakınında hep Memlûkler oldu. Memlûkler’in cephede göstermiş olduğu başarılar Avrupa’nın kültürel, siyasi ve askerî tarihinde silinmez bir iz bıraktı.

Cezzar Ahmet Paşa ve Sir Sidney Smith

Akka da İngiliz desteği de vardı

Cezzar Ahmet Paşa

Napoléon’un az sayıdaki yenilgilerinden biri de 1799’daki Akka kuşatmasındaki başarısızlığı sonucu gerçekleşmiştir. Eski parlak günlerinden uzak Osmanlıların kuşatmayı püskürtmesi ile gelen Akka’daki zafer ise bizim için bir övünç kaynağı olmuştur. Peki bu zaferi Osmanlı ordusu tek başına mı kazanmıştı?

Akka’daki bu galibiyet, sadece Cezzar Ahmet Paşa ve emrindeki askerlerin direnci ile sağlanmamıştı. Britanya’nın Akka’nın savunulmasındaki katkısı belirleyici rol oynamıştır. Savunma sırasında (Amiral Nelson’un Britanya donanmasındaki rakibi olan) Komodor Sir Sidney Smith’in hem kalenin güçlendirilmesindeki yardımları hem de savaş gemilerinin top atışları ile Fransız askerlerini yıpratması, Napoléon’un orduyu Mısır’a çekmesine yol açtı. 1796’da Britanya için Paris’te istihbarat topladığı ve Fransız donanmasının bazı gemilerini sabote etmeye çalıştığı için hapse düşen, daha sonra 1798’de Temple hapishanesinden monarşist (ve devrim sonrası İngiliz Ordusu’na katılan) Antoine de Phélippeaux sayesinde kaçan Sir Sidney Smith, Bonaparte’ın birçok seferde daha karşısına çıktı. Bonaparte, ileride kendisi için şu ifadeyi kullanacaktı: “Kaderimi bu adam yüzünden ıskaladım!”.

Napoléon’un seferi ve Hiyeroglif’in keşfi

Rosetta Taşı: Bilimin ‘Reşit’ olduğu buluş

Napoléon’un Mısır Seferi’ne 151 kişilik bir bilim insanları grubu da katılmıştı. Reşit (Rosetta) şehri yakınında bulunan meşhur taş sayesinde antik Mısır dili 23 sene sonra çözülecek; hiyeroglif ve ejiptolojinin ortaya çıkmasıyla, antik diller ve dönemler konusunda büyük bir bilgi ve ilerleme sağlanacaktı.

Hiç şüphesiz ki Napoléon’un kendisi, fikirleri ve eylemleri Aydınlanma Çağı’nın ürünleriydi. Bunun açık göstergelerinden biri de Mısır Seferi’ne kalabalık bir bilim heyetinin katılmasıydı. Bu sefere katılan bilim insanı ve sanatçı sayısının böylesine yüksek olması tarihte bir ilkti. 151 kişilik bu grubun içinde mühendislerden matematikçilere, kimyagerlerden astronomlara çeşitli alanlarda uzman kişiler bulunmaktaydı. Bunlardan küçük bir bölümü Institut de France’dan birbirini tanıyan ve kendilerini alanlarında ispatlamış önemli Fransız bilimciler iken, çoğunluk genç akademisyenlerden oluşmaktaydı.

Napoléon birçok anlamda kendisine örnek aldığı ve seferlerine (hocalarından Aristoteles’in de etkisiyle) filozoflardan oluşan bir heyetle çıkan Büyük İskender’in kurduğu İskenderiye şehrini Mısır Seferi’nin başlangıç noktası almıştı. Bu seferde bilim insanları ve sanatçılardan esas olarak beklenen, topografyanın, şehir ve kalelerin haritalandırılması, kalelerin inşası ve güçlendirilmesi, Mısır’da halihazırda bulunan malzemelerin tespit edilerek ordunun yaşamsal ve askerî ihtiyaçlarının giderilmesiydi. Bunların yanında diğer önemli bir hedef, doğuya giden ticaret yollarını değiştirecek olan Süveyş Kanalı’nın inşası için fizibilite yapılmasıydı (kanalın inşası yaklaşık 70 yıl sonra yine bir Fransız olan Ferdinand de Lesseps tarafından, III. Napoléon’un yönetimi döneminde gerçekleştirecekti).

Seferde kazanılan zaferlerin ardından bilim heyeti de önemli çalışmalar gerçekleştiriyordu: Gaspard Monge, Fransa’da iken geliştirdiği “tasarı geometri” ile çok hızlı bir şekilde ve doğru ölçülerle şehirleri ve kaleleri haritalandıracak; bugün kullandığımız kurşun kalemin de mucidi olan Nicolas-Jacques Conté, Kahire’nin üzerinde balonlarla deneme yapacak; barut üretimini hızlandıran metodları bulan kimyager Claude Bethollet, Mısır’da iken endüstride kullanılan soda ile ilgili önemli buluşlar yapacak; daha sonra Louvre Müzesi’nin (bir dönem ismi Musée Napoleon idi) başına geçen ünlü sanatçı/arkeolog Vivant Denon tüm sefer boyunca (sıcak çatışma anlarında bile) tarihî eser ve harabelerin eskizlerini çıkaracak ve Mısır’da yaptığı gözlemlerle matematikçi Joseph Fourier ısı üzerine önemli çalışmasını yayımlayacaktı (théorie analytique de la chaleur). Fakat Mısır’daki en önemli keşfi sefere katılan bu ünlü bilim insanları değil Reşit (Rosetta) şehri yakınlarındaki Julien Kalesi’nde (Kayıtbay Kalesi) güçlendirme işi yapan henüz 18 yaşındaki mühendis Pierre-François Bouchard gerçekleştirdi. Bugün Rosetta Taşı olarak bilinen ve Antik Mısır’ın yazısı hiyerogliflerin çözülmesini sağlayacak taşın üzerine yazılmış çift dilli metin, ejiptoloji (Mısırbilim) konusunda çığır açtı. MÖ 196 Ptolemaios hanedanı döneminden kalan bu granit taşın üzerine, antik Mısır dili hiyeroglif ve demotik yazıyla yazılmış, altına da metnin (antik) Yunancası eklenmişti. Bu keşfin üzerinden 23 yıl geçtikten sonra yine bir Fransız bilim insanı Jean-François Champollion, Rosetta Taşı sayesinde hiyeroglif yazısını deşifre etti.

Mısır Seferi ve Rosetta Taşı Üç yazı sistemli ve çift dilli Rosetta Taşı (altta) ve Champollion’un not defteri (tıpkı basımı). MÖ 196 Ptolemaios hanedanı döneminden kalma granit, 23 yıl sonra Champollion’un deşifresi ile beraber antik dünyaya ışık tuttu, tarihin en önemli keşiflerinden oldu.

Champollion’un bu çalışması sayesinde Mısır’daki antik dönemden kalan diğer yazılar da çözülmeye başlandı. Antik Mısır dininin ve kültürünün aydınlatılmasında bu taş bir dönüm noktası oldu. Rosetta Taşı, daha sonra diğer eski dil ve yazıların çözülmesini sağlayacak başka çift dilli metinler için de kullanılan bir tabire dönüşecekti (örneğin Karatepe’de içlerinde Halet Çambel’in de olduğu arkeologlar ekibi tarafından bulunan Hititçe-Fenikece taşa yazılı bir metin sayesinde Hitit dili çözülebilmişti; bu taşa da “Hititçe’nin Rosetta Taşı” denmektedir).

Rosetta Taşı’nın keşfi dışında Fransız bilim insanları Avrupa’da modern ejiptoloji dalının oluşumunu sağlayacak birçok keşif ve araştırma gerçekleştirdi. Esas amacı Aydınlanma düşüncesinin Mısır’da yayılması olan Gaspard Monge yönetimindeki Institut d’Egypte, bilimin her alanında önemli çalışmalar yaptı. Bu çalışmalar daha sonraDescription de l’Egypte isimli seri yayınlarda toplanarak 1829’a kadar yayınlandı.

Avrupa’daki Mısır çılgınlığı (ejiptomanya) yerini Fransız akademisyenlerin yaptığı bu araştırmalar sayesinde bir bilim dalına (ejiptoloji) bıraktı; fakat Fransızların Mısır Seferi’nin başarısızlıkla sonuçlanması ile Rosetta Taşı dahil toplanan tüm tarihî eserler bir anlaşma ile Britanya’ya geçti. Bu eserler bugün British Museum’da sergilenmektedir ve Louvre’da sergilenen 50 bin Mısır eserinden sadece 50 tanesi Napoléon’un bu seferinden getirilmiştir.