Resmî tarihimizde “1921 Anayasası” olarak adlandırılan Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu, 1919-1923 arasındaki her gelişmenin bizi cumhuriyete götüren bir adım olarak görülmesi anlayışıyla değerlendirilmiştir. Kurucu bir metin yani bir anayasa, devleti tarif eder; ona bir tanım verir. Oysa burada herhangi bir devlet tanımı yani bu devletin monarşi mi, meşrûtî monarşi mi, yoksa cumhuriyet mi olduğuna ilişkin bir kayıt yoktur. 

Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresindeki bazılarının cumhuriyet yönetimini istedikleri, 1919 Temmuz’undan beri biliniyordu. Ancak cumhuriyet tartışmaları İstanbul’daki mutlakiyet yönetimiyle mücadele sırasında arka planda kalmış, TBMM’nin kurulmasından sonra ise zaman zaman alevlenmekle birlikte, gündemi bütünüyle işgal eden bir sorun olmamıştı. Ama 1923 yazında, 2. TBMM için yapılan seçimler sırasında bu, gündemdeki en önemli konulardan biri haline geldi. Yeni Meclis’in yeni bir anayasa yapacağına, bu anayasanın da bir cumhuriyet anayasası olacağına ilişkin yorumlarda bulunan birçok makale gazete sütunlarını kaplamıştı. Söylentiler o kadar yoğunlaşmıştı ki, Avusturyalı bir gazeteci Eylül sonlarında Türkiye’ye gelmiş, Mustafa Kemal Paşa’yla bir bölümü yerli gazetelerde de çıkacak olan bir söyleşi yapmış ve cumhuriyet beklentilerinin ne kadar gerçekçi olduğunu sormuştu. Mustafa Kemal Paşa, bu soruyu ilginç bir biçimde yanıtladı. Önce Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun ilk iki maddesini okudu, sonra da bu maddelerin zaten adı henüz konmamış bir cumhuriyet anlamına geldiğini söyledi. 

Şekl-i hükümet cumhuriyettir  Cumhuriyet geldi geliyor tartışmaları 29 Ekim 1923’te nihayete ermiş, 30 Ekim 1923 tarihli Açık Söz gazetesi haberi “Büyük Millet Meclisi şekl-i hükümetimizin cumhuriyet olarak ilanına karar verdi” diye duyurmuştu. 

Mustafa Kemal’in Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’na ilişkin bu yorumunun bütünüyle yanlış olduğunu söyleyemeyiz. Ne de olsa saltanat kurumu neredeyse bir yıldır yoktu ve bunu sağlayan kararı eleştirmek de Hıyânet-i Vataniyye Kanunu’nda 15 Nisan 1923’te yapılan değişikliğin ardından suç olmuştu. Aynı değişiklik, TBMM’nin varlığını eleştirmeyi de yasaklamıştı. Yani TBMM, ilk kurulduğu zamanlarda kabul edildiği gibi geçici değil, kalıcı bir kurumdu artık. Kısacası, Türkiye’nin meşrûtî monarşiyle yönetilmeyeceği kesinleşmişti. Gerçi bazı çevrelerde Halife’nin devlet başkanı olacağına dair beklentiler olduğu gibi, sanki bu beklenti yasallaşmış gibi davrananlar da görülüyordu; ama bu durumu yasallaştırması beklenen anayasa değişikliğinden henüz haber yoktu. 

Mustafa Kemal Paşa’nın sözkonusu yorumunun ancak bu koşullarda doğru olabileceğini de unutmamamız gerekir. Yani Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nu, TBMM’de kabul edildiği tarih olan 20 Ocak 1921’den Saltanat’ın kaldırıldığı 1 Kasım 1922 tarihine kadar böyle yorumlayabilmek mümkün olamazdı. Ancak hem 1923’te cumhuriyetin ilanı Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nda yapılan bir değişiklikle gerçekleştiği için hem de cumhuriyetin 1924’te yapılan ilk Anayasası’nın adına “Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu” dendiği için, 20 Ocak 1921 tarihli Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu resmî tarihimizde yeni bir devlet yaratan “1921 Anayasası” olup çıkmıştır. 

Milletin büyük meclisi  Mustafa Kemal Paşa, Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun kabul edildiği 20 Ocak 1921’den 9 gün önce TBMM balkonunda milletvekilleriyle birlikte. 

Gerçi Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu daha kabul edilir edilmez, bunu cumhuriyete doğru gidişte önemli bir adım olarak görenler de olmuştu. Örneğin Erzurum Mebusu “Hoca” Raif (Dinç) Efendi, seçim bölgesine dönmüş ve tehlikede olduklarına inandığı Saltanat ve Hilâfet’i korumak üzere Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti’ni kurmuştu. Eski milletvekillerinden Lütfi Fikri Bey ise 1921’de Sultan Vahdettin’e Osmanlı tahtını kurtarabilmek için bir an önce tahttan feragat etmesini tavsiye etmişti. 

Raif Efendi gibi cumhuriyet karşıtı olan Kâzım Karabekir Paşa da Mustafa Kemal Paşa’ya bir telgraf çekmiş ve Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun cumhuriyete gidiş anlamına gelip gelmediğini sormuştur. Mustafa Kemal Paşa, 20 Temmuz 1921 tarihli cevabında, “Bu kanunda cumhuriyeti ifade eden bir şey yoktur. Raif Efendi’nin saltanat şeklinin cumhuriyetçiliğe kalbi mahsus olduğu hakkındaki fikri vehimdir” der. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa, Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun kabul edilmesinden çok kısa bir süre sonra Sadrazam Ahmet Tevfik Paşa’ya yazdığı 28 Ocak 1921 tarihli telgrafında Sultan Vahdettin’i İstanbul’daki hükümeti dağıtarak TBMM’yi resmen tanımaya davet etmiş; iki gün sonraki bir telgrafında ise Kanun-ı Esâsî’nin Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun içeriği ile çelişik olmayan bütün hükümlerinin eskisi gibi yürürlükte olduğunu söylemişti. 

Bu noktada Mustafa Kemal Paşa’nın –Nutuk’ta da defalarca söylediği gibi- amacını sakladığını, cumhuriyet ilan etme arzusunun o tarihlerde açık edilmesinin kendisi için zarar getirebileceğinin farkında olduğunu görüyoruz. Ayrıca bu amaca ulaşabilmek için daha birçok sınavdan geçmesi gerektiğini de biliyordu (Bunlar Millî Mücadele tarihimizin yazılmasında gözardı ediliyor ve yakın tarihimizin bu evresi hâlâ Mustafa Kemal Paşa’nın amacına ulaşması biçiminde yazılıyor. Bu yaklaşım tarzı ise erekselcilik (teleoloji) dediğimiz bir zaaf türü. Yani Millî Mücadele tarihlerimiz, 1919 ila 1923 arasında yer alan her gelişmenin bizi cumhuriyete götüren bir adım olarak görüldüğü anlatılar biçiminde yazılıyor. Ben bir tür resmî tarih özeti olan Nutuk’un bu zaafın ortaya çıkmasında çok önemli bir belirleyici olduğu kanısındayım). 

1. TBMM, birçok metinde “kurucu” bir meclis olarak ele alınır. İlginç olan şu ki, Mustafa Kemal Paşa, sözkonusu Meclis için yaptığı çağrıyı kaleme alırken bu sıfatı kullanmış; ama bunun birçok kişiyi irkilteceği fikrini ileri süren bazı mücadele arkadaşlarının uyarıları üzerine bunu son çağrı metnine koymamıştır. Bilindiği gibi kurucu meclis, yeni bir anayasa yapan, yeni bir devlet oluşturan bir meclistir. Bu işlevini yerine getirdiğinde de dağılır. TBMM’nin kuruluşunda ise böyle bir amaç yoktur. Amaç vatanı, Saltanat’ı, Hilâfet’i yabancıların elinden kurtarmaktır. 29 Nisan 1920’de çıkarılan Hıyânet-i Vataniyye Kanunu da bu amacı dile getirerek, amaca ulaşıldığında TBMM’ye gerek kalmayacağını ima eder. Ancak daha sonra TBMM yeni bir devletin temelini oluşturma yoluna girdiği için, anayasa hukukçularımız da 1. TBMM’de “kurucu” meclis özelliği saptayıverir. Bu olağanüstü fiilî durum anayasal bir durum olarak yani devrim olarak görülür. Daha kuramsal bir biçimde söyleyecek olursak, Nisan 1920’deki gelişmeler 1923 sonrasının öncesi biçiminde yorumlanarak yazılmıştır. 

Ankara’da ortaya çıkan fiilî durum, Sultan Vahdettin ve İstanbul Hükümeti tarafından kanundışı görülmüş ve Ankara’daki oluşumun başını çeken birçok kişi ölüm cezasına çarptırılmıştı. Ankara’dakilerin çok büyük bir çoğunluğu ise kendileriyle İstanbul’daki yönetim arasındaki anlaşmazlığı, açık düşmanlık olarak görmüyordu. Ankara’dakilerin derdi meşrûtî monarşiyle değil, yeni bir Abdülhamit olmak isteyen Sultan Vahdettin’le, yani mutlakiyetleydi. Saray’ın 1909 anayasa değişiklikleriyle ortaya çıkan meclis üstünlüğü ilkesine sadık kalmasını istiyorlardı. Başarıya ulaşıldığında da gene meşrûtî monarşiye kavuşulacak; ancak Sultan Vahdettin büyük olasılıkla tahttan indirilecek ve yerine veliahtı geçebilecekti. 

Türkiye’de 1920-1923 arasında bir devrim yaşanmıştır. Ancak hemen 1920’de bir devrim görmeye çalışmamak gerekir. Peki devrimsel durum ne zaman ortaya çıkmıştır? Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’ndan itibaren Ankara’da bir devrimden sözedebilir miyiz? Birçok anayasa hukukçumuz sözkonusu kanunu “1921 Anayasası” olarak adlandırdıklarına göre, sadece bir devrim değil yeni bir de devlet görüyor. Bu ne kadar doğrudur, şimdi de ona bakalım ve Mustafa Kemal Paşa’nın Avusturyalı gazeteciye okuduğu maddeleri görelim: 

Madde 1 – Hakimiyet bilâ kayıt ve şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. 

Madde 2 – İcra kudreti ve teşri salahiyeti milletin yegâne hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisi’nde tecelli ve temerküz eder. 

Madde 3 – Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümeti “Büyük Millet Meclisi Hükümeti” unvanını taşır. 

Bu maddelerde, TBMM’nin daha önce karara bağlamış olduğu yönetim biçimi ile yasama ve yürütmenin birliği ve İstanbul’da herhangi bir yönetimin varlığını kabul etmeme ilkeleri dışında bir yenilik yoktur. Bu yenilikler ise TBMM’nin Hıyânet-i Vataniyye Kanunu’nda söylenen geçici olma özelliğinden ayrı düşünülemez. Dolayısıyla bu üç maddede yenilik olarak kabul edilebilecek ögeler, egemenliğin ulusa ait olmasında kayıt ve şart tanınmaması ve “Türkiye Devleti” teriminin kullanılmasındadır. 

“Bilâ kayıt ve şart”, “Meclis’in işine kimse karışamaz” anlamında alınması nedeniyle sanki Saltanat’ı dışlayan bir nitelemeymiş gibi gözükse de, gerçekte pek anlamlı olmayan bir ibaredir. Zira 1909 değişiklikleriyle ortaya çıkan haliyle Kanun-ı Esâsî son sözü Meclis-i Mebûsân’ın söyleyeceğini, yani milletvekillerinin iradesinin kanun olacağını öngörmüştü. Şöyle de söyleyebiliriz: Kayıtlı-şartlı ulusal egemenlik zaten olamaz. 

“Türkiye Devleti” teriminin ise o güne kadar resmî metinlerde hiç kullanılmamış olduğu doğrudur. Bir tek, Ahd-ı Millî metninde (28-29 Ocak 1920) “Türkiye barışı” diye bir terim kullanıldığı görülmüştü. Ancak “Türkiye Devleti” terimi, o günlerde zaten ortaya çıkmış olan fiilî bir durumu anlatır; zira artık Osmanlı Devleti diye bir siyasal oluşum yoktur. TBMM, az-çok belirlenmiş bir coğrafya üzerinde egemenlik haklarını tümüyle kullanabilecek bir “Türkiye” için mücadele etmekteydi. 

Öte yandan kurucu bir metin, devleti tarif eder. 3. Madde’de ise herhangi bir devlet tanımı yani bu devletin monarşi mi, meşrûtî monarşi mi yoksa cumhuriyet mi olduğuna ilişkin bir kayıt yoktur. Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nda meşrûtî monarşiyi dışlayan herhangi bir kayıt göremeyiz. Böyle bir şey görmek, o günlerde siyasal niyet okumaktı, bugün ise erekselcilik yapmaktır.