Merhum Bahtiyar Yalta’nın, Türkiye’de 60’lı yılların başındaki darbeler dönemini anlattığı kitabı; bizzat hadiselerin içindeki bir subay olması nedeniyle literatüre bir katkı niteliğinde. Ancak kitabın asıl kıymeti, Yalta’nın aktarım ve yorumlarını “bugünden bakarak” revize etmemiş olmasında. Kısacası, “nalına mıhına” bir referans eseri.

Bahtiyar Yalta: Bir Darbeci Subayın Hatıraları (27 Mayıs 1960-22 Şubat 1962-21 Mayıs 1963)

Kore Savaşı’nın (1950-53) ilk aşamasında Türk Tu­gayı’nda görev yapan ve Kunu-ri cehenneminden hem sağ çıkan hem de askerlerini sağ çıkaran Bahtiyar Yalta’nın, bu defa hayatının sonraki dö­nüm noktasını, 1960-63 döne­minde bizzat yaşadığı darbeler dönemini kaleme aldığı kitabı yayımlandı.

Kore Savaşı’nda üsteğmen rütbesiyle görev yapan Yal­ta, Kunu-ri Muharebeleri ve Geri Çekilmeler (26.11.1951 – 24.1.1951) adlı kitabını 2005’te çıkarmış ve Kore Savaşı’nın bel­ki de en kritik aşamasını bizzat tanıklıklara dayanan anlatısıyla tarihe kaydetmişti. 2016’da kay­bettiğimiz Yalta, bu kitabından sonra yine bizzat içinde bulun­duğu darbeler sürecini mercek altına almış ve yine hem notla­rına hem ilk elden tanıklıklara dayanan ikinci kitabı üzerinde çalışmaya başlamıştı. Kendisi bu kitabının basıldığı göremedi ama; sevgili Gülay Yalta ve kita­bın editörü Erhan Çifci’nin öz­verili çalışmalarıyla, Türk okur­ları bu defa iç politikanın yakın tarihteki en önemli dönemeçle­rinden birini “içerden” bilgilerle değerlendirme fırsatı buldu: Bir Darbeci Subayın Hatıraları/27 Mayıs 1960-22 Şubat 1962-21 Mayıs 1963.

2016’da hayatını kaybeden Bahtiyar Yalta, 1960- 63 döneminde içinde bulunduğu darbeler dönemini kaleme aldı.

Bahtiyar Bey 1960’un ilk döneminin son fiili darbe giri­şimlerin, yani hem 1960 Ma­yıs’ının hem de Talat Ayde­mir’in 1962’nin 22 Şubat’ında ve 1963’ün 21 Mayıs’ındaki te­şebbüslerinin bizzat içindey­di. 1963’teki başarısız darbeden sonra yargılandı ve Aydemir ile Fethi Gürcan’ın idam edildiği bu süreçte 4 yıla yakın cezae­vinde kaldı.

Türkiye’nin yakın tarihin­deki darbeler dönemine tanık olanlar, hadiselerin bizzat için­de yaşayanlar veya tarihçi-a­raştırmacılar; bu kritik yılları çeşitli kitaplarında ele aldılar, incelediler, hatıralarını yazdı­lar. Ancak tarihin belki de en “nankör” tarafı, olaylardan son­ra yazılan kitaplardaki “me­safe” sorunundadır. Yazarlar, yaşadıklarını, tanık oldukları­nı ve hatırladıklarını, geldikle­ri noktada tekrar değerlendi­rir. Bu “tekrar değerlendirme”, doğal olarak kitapların yazıldı­ğı dönemlerden yani hadisele­rin üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra yapılmıştır ve genellikle yazanı aklar. Bu yak­laşım dünyada da çoğu zaman böyledir ama bizde malum ta­mamen böyledir.

İşte Yalta’nın kitabını farklı kılan, eserin temel bir referans eseri olmasına yol açan durum, tam da bunun aksini yansıtan epeyce bilgi ve hadiseye de yer vermesindedir. Yalta hem pek az kişinin bildiği detayları akta­rır hem de hadiseler yaşanırken ortaya çıkan pozisyonları bugü­nün gözlüğü ile değerlendirmez; ayrıca hiçbir durumda da ken­disini aklamaya, haklı olduğunu göstermeye çalışmaz.

Darbeler dönemi, cezaevi günleri Bahtiyar Yalta (en sağda ayakta), Orhan Kabibay, Talat Aydemir, Suphi Gürsoytrak, Mustafa Ok, Necati Ünsalan ve Yıldıray Seyhan’la birlikte (üstte). Cezaevi günlerinde okumayı ve yazmayı aksatmayan Yalta, Korgeneral Fahri Belen’in kaleme aldığı Demokrasiden Diktatörlüğe adlı kitabı okurken (solda).

Peki bu müstesna durum nedendir? Yalta ömrünün son­baharında hatta kışında neden böylesi bir sıradışı bir metot be­nimsemiştir? Pişmanlığından mı? Kesinlikle hayır. Onu tanı­yanlar da tanımayanlar da gerek günlük hayatında gerekse Kore kitabında, başta kendisi olmak üzere kimseye müsamaha et­mediğini bilir. “Nalına mıhına” bir insan evladı olan Yalta’nın bu tutumu, bu hâlinin tek ve ga­yet basit ve aslında artık hayatı­mızda pek nadir tanık olduğu­muz bir açıklaması vardır: Bah­tiyar Bey ahlaklı bir insandır!

İşte kitap bu bakımdan da çok değerlidir.