1 Şubat 1963 tarihinde Lefkoşa’dan kalkan bir yolcu uçağı, eğitim uçuşu yapan bir Türk nakliye uçağıyla Ankara üzerinde havada çarpıştı. Uçaklardaki 17 kişi öldü ama, düşen parçalar ve çıkan yangınlarla can kaybı 87’ye ulaştı. Yolcu uçağının düştüğü yerin hemen yakınında bulunan Ozan Sağdıç, o günü, yaşananları ve çektiği fotoğrafları anlatıyor. 

Ankara’da Osmanlı döneminde bugünkü Ulus Meydanı’nın kuzeyinde, Anafartalar Caddesi’nin başladığı yerleri kapsayan bölgeye Karaoğlan Çarşısı denilirmiş. Şehrin belli başlı ticarethaneleri buralarda yer alırmış. Cumhuriyetin kuruluş günlerinde ilk resmî yapıların da buraya yapılmasıyla, şehrin bu bölgesi doğal olarak Ankara’nın merkezi sayılır olmuş. 1926’da Ulus anıtının bu mahallenin en önüne dikilmesi rastlantı olmasa gerek. Şehir ne kadar büyüse de hatıralarda hâlâ Ulus ve civarı başkentin merkezi olarak bilinir, öyle algılanır. 

İşte günümüzden tam 55 yıl önce, 1963 Şubat’ının başında, Ramazan’ın da ilk gününe rastlayan o Cuma günü bir yolcu uçağı, sanki hedef almış gibi Ankara’nın kalbi sayılan bu yere düştü ve bir faciaya neden oldu. O günün en yakın tanıklarından biri de bendim. 

Hayat dergisinin Ankara bürosunu 1960 yılında -belki de olacaksa başkentin göbeğinde olsun kaygısıyla- o bilinen uçağın düştüğü Hükûmet Caddesi’nin en başındaki altı katlı binanın en üst katında açmıştık. Binanın başlıca özelliği, dergiyi yayımlayan kuruluşun o binanın o günlerde sahibi olan Yapı Kredi Bankası’nın da yan kuruluşu olmasıydı. 

Yangına sebebiyet verdi 

Lübnan yolcu uçağının ana gövdesi bir parçasını, ticaret hanının çatısında bırakarak hemen dibine düşmüş ve yangın çıkarmıştı. 

Ancak sonradan farkına varıldı ki, Ankara’nın merkezi giderek Yenişehir tarafına kaymaktadır. TBMM oraya taşınmış, bütün Bakanlıklar yeni yerlerini orada almışlar. Sanatsal etkinliklerin hedefleri de orası. Önemli bir kişiyi büromuza davet edecek olsak, yerimiz oldukça kıyı-körfez bir yerlerde kalıyor. En önemli handikap ise en üst kattaki büroya ulaşmak için bankanın içinden geçmek zorunluluğu. Bu gerekçelerle, aktüalitenin kaynaştığı bir alanın ortalarında ve günün her saatinde ulaşılabilir olmak için, 1962’de büromuzu İzmir Caddesi’ndeki bir apartman dairesine taşımıştık. 

Biz büroyu Yenişehir’e taşımıştık ama, eski Ankara’nın çarşıları tam anlamıyla henüz Yenişehir’e taşınmamıştı. Çıkırıkçılar yokuşunun manifaturacı esnafı, Anafartalar’daki sarraflar, ihtiyaç maddelerinin pek çoğunu satan dükkânlar, sebze hali, yıllar yılı ün yapmış lokantalar, tatlıcılar, adı çok bilinen kitapçılar başta olmak üzere başlıca alışveriş mekanları henüz Ulus’ta ve ona yakın yerlerdeydi. Bunlar beni pek fazla ilgilendirmiyordu. Ancak bağımlısı olduğum bir yerler daha vardı ki, onlar da kırtasiyecilerdi. Ankara’nın yıllar yılı nam yapmış ünlü kırtasiye mağazaları Ulus semtinde kalmıştı. Bu tutkum yüzünden sık sık Ulus’a uzanıverirdim. Troleybüs ve taksi-dolmuş ücretleri yirmi-yirmibeş kuruş civarındaydı. 

Olay günü 

Uçağın düştüğü Hükümet Caddesi’nin olay günü görünüşü. Hayat bürosunun bulunduğu banka binası solda kıyısı görünen binaydı. 

İşte 1 Şubat 1963 günü de Posta Caddesi’nde bir kırtasiyeci dükkanındaydım. Saat 16.00 civarıydı. Aniden, çarpma sesinden çok bir hava emici aygıtın “vuuup” diye çıkardığı sese benzer yüksek volümlü bir ses oluştu. Kapıdan dışarıya fırladığımda gerçekten ortalıkta havasız kalmışız gibi bir his uyandı içimde. İnsanlar hal binasına doğru koşuşturuyorlardı. Birisi “galiba uçak düştü” diye bir şeyler geveledi. Fotoğraf makinam yanımda değildi. Dükkan sahibinin telefonunu kullanarak büroya telefon ettim. Yardımcımızdan hemen kameramı getirmesini istedim. Makinam kısa zamanda geldi. Ben de olay yerine doğru koşmaya başladım. 

Uçağın binaların üzerine değil, Hükûmet Caddesi’nin ortasına düştüğü anlaşılıyordu. Caddenin girişinin tam karşısındaki bir noktada, daha sonra Köyişleri Bakanlığı olarak kullanılacak binanın inşaatı bulunuyordu; olay alanının bütünüyle görüntülenmesine olanak verir bir konumdaydı. Yedi-sekiz katlı bina kolon ve kirişlerden ibaret bir iskelet halini almıştı. 

Söndürme-kurtarma faaliyetleri Ankara itfaiyesinin cadde üzerindeki söndürme-kurtarma faaliyetleri… Hükümet Caddesi’ne düşen uçağın içindeki yolcular havadayken etrafa ‘saçılmış’, cesetler çevre binaların çatılarından, balkonlarından toplanmıştı. 

İlk işim uyduruk merdivenlerden tırmanarak o inşaatın en üstüne kadar çıkmak oldu. Kuşbakışına yakın bir görüşle, uçağın ana gövdesi, artık gövde bile denilemeyecek bir dağılış halinde caddeyi, tarihi Jülien sütununun bulunduğu park alanına bağlayan sokağın buluştuğu yere düşmüş ve yanar haldeydi; itfaiyeciler söndürmeye çalışıyorlardı. Uçaktan savrulan parçalar sokağın her yerine dağılmıştı. Kimisi alevler içindeydi, kiminin dumanı tütüyordu. Bazı parçalar bizim henüz bir-iki ay önce terkettiğimiz ilk büromuzun kapısına kadar dayanmıştı. 

Fotoğraf çekmeye çalışırken, hemen yanımda tanıdık birine rastladım. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası viyola grubundan Faruk Güvenç de fotoğraf çekmeye gayret ediyordu. Yeterli çekim yaptıktan sonra olayı daha yakından saptamak üzere birlikte aşağıya indik. Önce meraklı insan halkasını, sonra halkı engellemeye çalışan zabıta kuvvetlerini yarıp geçmek gerekti. Nihayet kendimizi enkazın arasında bulduk. Yangın yer yer devam ediyordu. İtfaiye erleri her alevin ya da duman tüten yerin üzerine su sıkma gayreti içindeydi. 

İtiraf etmeliyim ki, kendi inisiyatifime kalmış olsaydı cesetlerin fotoğraflarını çekmeye pek hevesli davranamazdım. Faruk Güvenç orkestraya girmeden önce tıp fakültesinde okumuştu. Kadavra görmeye alışkındı. Hatta kısa bir süre öncesinde İstanbul-Ankara yolunda çok kötü bir kaza olmuştu. Bir yolcu otobüsü sülfirik asit tankeri ile çarpışmış, yolun yanındaki hendek tankerden boşalan asitle dolmuştu. Can havliyle otobüsü boşaltmaya çalışan yolcular su zannettikleri hendeğe ayak basar basmaz asitin yakıcı etkisiyle kavrulup kömüre dönmüşlerdi. Faruk Güvenç tesadüfen oradan geçiyormuş. Üst üste yığılmış cesetlerin birçok fotoğrafını çekmiş. Sonra bunları bazı basın kuruluşlarına dağıtmış. İyice anımsıyorum, onlardan bizim dergimiz de nasibini almıştı. 

Faruk Güvenç bana “hadi cesetlerin fotoğraflarını da çekelim” dedi. Biraz zalimce bir hükme varmak gibi olacak ama, onun bu tür bir hevese sahip olması beni bir hayli şaşırtmıştı. Onun soğukkanlılığının etkisi ile dumanı tüten enkazın iyice içine daldık birkaç yanık ceset fotoğrafı da çektik. Bunlar uçağın içinde olanlardan ziyade, cadde üzerinde bulunup da kazanın etkisiyle çıkan yangında yanan insanlara benziyordu. İçinde bulunduğumuz havayı, günlerce etkisinden kurtulamadığım dayanılmaz bir koku sarmıştı. 

Faciaya tanık olanlar İnsan kaybı daha çok yerde bulunanlardandı. Zabıta ve askerler tarafından girişi tutulan caddenin dışında kalanlar da facianın dehşetini yaşıyorlardı. Ramazan’ın ilk günü gerçekleşen kaza, çarşı ve halde alışverişin arttığı, o civardaki Hacı Bayram ve Zincirli Camii’lerinde ikindi namazı vaktine denk gelmişti. 

İlk parti fotoğrafların filmini acelemiz olduğu için banyo etmeden uçak postasıyla dergiye postaladım. Ertesi gün ve daha ertesi günlerdeki olayları izleyip ayrı bir posta ile gönderecektim. Dergide yayımlanan fotoğraflar içinde ceset fotoğrafları yoktu. Onları merkezde filmi banyo eden Ara Güler makaslamış; aramızdaki mevcut samimiyete dayanarak dış basına servis etmiş. Benim büyük bir isteksizlikle çekmiş olduğum ceset fotoğraflarından biri daha sonraki tarihlerde Ara’nın Ara’dan 77 yıl Geçti isimli albümünde, bir diğeri de bir başka portfolyosunda yayınlandı. 

Kazanın ayrıntılarını daha sonraki günlerde öğrenebilmiştik. Ulus’a düşen o uçak, Middle East Havayolları’na ait Vickers Viscount 745D tipinde bir Lübnan uçağıydı. 265 sefer sayısıyla Beyrut-Lefkoşa hattının uzantısı olarak Ankara Esenboğa Havaalanı’na inmek üzere yoluna devam etmekte imiş. İçinde 11 yolcu ve 3 mürettebat varmış. Kaza, bu uçağın Etimesgut Havaalanı’ndan bir süre önce havalanan Douglas C-47 tipinde Çubuk 28 askerî nakliye uçağıyla çarpışması sonucunda meydana geliyor. Eğitim uçuşundan dönen bu uçağın mürettebatı da 3 kişiden ibaret. Hava güzel, görüş açık. İnsanın aklına rahat rahat uçmaktan başka bir olasılık gelmez. Anlaşılan bu kadar olumlu atmosfer her iki uçağın pilotunun da rehavete kapılmalarına neden olmuş. Son dakikada birbirlerini farkedince iş işten geçmiş. İki uçak Altındağ tepesi ile Ankara Kalesi arasındaki Bend Deresi vadisi üzerinde çarpışırlar. Askerî uçak oralarda bir yere düşmüş, iskân bölgesi olmadığı için fazla bir zayiata sebep olmamış. Yolcu uçağı ise daha havada iken ikiye bölünmüş. İçindeki insanlar havaya saçılmış. Nitekim bunların bir kısmı binaların çatılarından, balkonlarından toplanmıştı. Uçak sonunda Anafartalar Caddesi’nden Hacı Bayram’a doğru uzanan Hükûmet Caddesi’ne düşmüştü. Düştüğü anda Ticaret Han’a çarpmış ve parçalanmıştı. Pervaneli uçak olduğu için yakıtı benzindi. Benzin alev almış, binaları da etkileyen bir yangın başlatmıştı. Ticaret Hanı, ilk büromuzun bulunduğu banka binasının yapışık komşusuydu. 

İnsan kaybı daha çok yerde bulunanlar arasındaydı. Ramazan’ın ilk günü olması dolayısıyla çarşı ve halde alışverişin artması, o civardaki Hacı Bayram ve Zincirli Camiilerinde kılınacak ikindi namazı saatine denk gelmesi, yollarda insan kalabalığının artmasına neden olmuştu. Ayrıca uçağın düştüğü sokak kavşağında karşılıklı iki banka şubesi bulunuyordu. Bunlardan birisi Garanti, diğeri İstanbul Bankası’na aitti. Özellikle İstanbul Bankası şubesinin kapı ve pencereleri demir parmaklıklıydı; ayrıca acil çıkış kapısı da yoktu. Kazaya orada yakalananlardan hiçbiri boğulmaktan veya yanmaktan kurtulamamıştı. O aralıktaki bir lokantada ve amele kahvesinde de yangınlar çıkmış ve oralarda bulunanlardan pek kurtulan olmamıştı. Yanan ya da hasar gören işyeri sayısı 40’tan fazlaydı. 

Cenaze namazında mahşeri kalabalık Faciadan dört gün sonra 5 Şubat 1963’te ölenlerin cenaze namazları büyük bir kalabalık eşliğinde Hacı Bayram Camii’nde kılınmış, tabutlar olay yerinden geçirilerek Cebeci Asri Mezarlığı’na götürülmüşlerdi. 

Cesetlerin toplanması çok zaman almıştı. Kesin hüviyet tespitleri yapılamıyordu. Kurban sayısı da kesin olarak söylenemiyordu. İlk ağızda ölenlerin 80’i aştığı söylenmişti. Sonradan sayı 120’ye kadar çıkarılmıştı. Birçok ailenin evlerine acı yerleşmişti. Ölenlerin arasında Ankaralıların tanıdığı bazı önemli kişiler de vardı, sıradan insanlar da. 

Aklım daha önceki günlere kaydı. Kaç kez o noktalarda bulunmuştum. Yanan uğrak lokantasında yemek yemiştim; İstanbul pastacısına uğramıştım. Aklımda kaldığına göre uçağın çarptığı iş hanının bir katında bulunan Foto Görçek’i merak edip ziyaret etmiştim. Caddenin girişinin bir köşesinde ilk Gima binası açılmıştı; öbür köşesinde de bizim ilk büromuzun bulunduğu banka binası. Bizim giriş kapımızın hemen yanındaki sağır duvar boşluğunun önünü dört ayakkabı boyacısı yer edinmişti. Herhangi birisi Gima’nın bulunduğu köşeden onların bulunduğu karşı köşeye geçmeye kalkarsa fırçalarının tahta kısmını önlerindeki sandığa vurarak ritmik bir davet takırtısı çıkarırlardı. Bunlardan üçü belli ki esmer vatandaşlardandı, işlerinin ustasıydılar. Biri daha vardı ki, çiçek bozuğu ablak suratıyla besbelli bir orta Anadolu köylü çocuğuydu. Çok saf görünüyordu. Pek müşterisi olmadığına da tanık oluyordum. Onun o haline acıdığım için ayakkabımı boyatmak gerektiğinde onu tercih ediyordum. Bir gün yine karşıdan bu yakaya geçerken bizimkilerde bilinen takırtı başladı. Yürüdüm yürüdüm, yanlarına geldiğim zaman ayağımı o boyacının sandığının üzerine koydum. Arkadaşın yüzünde güller açtı. Gülerek öbür boyacılara “Ben size demedim mi len, bu herüf hep bana gelir” demişti. İçin için gülmüştüm onun bu safiyane sözüne. 

İşte o kaza gününden sonra benim “Herüf”üm ve diğer üç boyacının hiçbirine bir daha rastlamadım. Oradan her geçişimde içimi bir hüzün kaplar olmuştu. 

Cenaze töreni kazadan ancak dört gün sonra yapılabilmişti. O sırada İnönü hükümeti iktidarda idi. Başta Başbakan ve Bakanlar olmak üzere devlet protokolünde bulunan pek çok kişi Hacı Bayram’da kılınan namaza ve törene katılmışlardı. Cebeci Asrî Mezarlığı’na yönlendirilen cenaze kortejinde 87 tabut bulunuyordu.