Amerikalı mimar Frank Lloyd Wright (1867-1959), oturulan doğal çevreyi esas alan yaklaşımıyla hem mimarlık hem insanlık tarihinde bir dönüm noktası oluşturdu. Bu anlayış salt bir tasarımla sınırlı değildi; yapının toprağa uyumlu biçimde içleşmesini sağlamak için malzemenin seçiminden, bunun hangi ölçütler çerçevesinde araziye katılacağını da öngörüyordu.

Cam oda, cam ev, cam gökdelen: İçlerinde otur­mak (yatmak), yaşamak, çalışmak ister miy(d)im soru­suna düşüne taşına, ölçe biçe yanıt aramalı. Kuşkusuz, kişinin ruhsal yapısından soyutlanarak değerlendirilecek konu sayıla­maz bu; toplumsal-ekonomik verilerinden de -yanıt ararken kural aramamalı.

Ünlü mimar, New York’ta tahta başında tebeşirle“ev”i anlatıyor, 1952.

Her yapı dışa açılım kesit­leri olsun ister. Farklı coğraf­yalarda, kültürel bağlamlarda, gelenek deposunda görülen bir ana özellik bu: Anadolu’nun ha­yatlarında, İspanyol patio’sun­da, İtalyan taraçasında, Japon evinde duvarın bittiği yerden başlayan, ‘dışarı’ya eklemli, ama ona dahil olmayan her bölge açılım gereksinmesinin ürünü­dür. En başta pencereler tabii: İçerisiyle dışarısını ayıran ve bitiştiren cam yüzey dileğe gö­re açılır ya da örtünür; dışarıda kepenk içeride perde düzenek­leriyle kendisini kuşatan çerçe­veyle buluşturulabilir de.

Cam oda başka. Scheer­bart-Taut ikilisine dönmeye­ceğim; Ayzenştayn’ın ölüdoğan filmi “Cam Ev”in görsel payan­daları arasında, Mies van der Rohe’nin 1921 tarihli Friedri­chstrasse camgökdeleniyle 1 yıl sonraki gökdelen tasarımı da yeralıyordu. Antonio Somaini, yönetmenin çizim taslakları­nı yorumlarken, kafasındaki iç mekânlarda herşeyin yüzdüğü­ne dikkati çeker -dış ve iç cep­heleri tepeden tırnağa cam kap­lı bir saydam yapı düşlüyordu Ayzenştayn: Kapitalist düzene has bir insan akvaryumu.

Taşın, ahşabın yerini ca­mın almasıyla saydam yüze­ye dönüşüyor “duvar”: Dışarıyı olabildiğince görme olanağıyla dışarıdan olduğu gibi görülme olasılığının çarpışması karşı­mızdaki denklemin getirdiği. Mies van der Rohe’nin önce Br­no’daki -bugün kurtarılmış- Vil­la Tugendhat’ta (1928-30), son­ra Farnsworth Evinde (1946- 51) kalkıştığı gözüpek uzamsal düzenin temelinde, o yapıların çevrel olarak korunaklılığı ya­tıyordu; hiçbiri şehrin sokakla­rından birine kondurulamazdı.

İki yapı da, tıpkı Franklin Toker’ın biyografik okuması Fallingwater Rising (2003) gi­bi yazar büyüteci altına girmiş, dramatik özel yaşam koridorla­rına açılmış hikayeleriyle kur­calanmıştır: Simon Mawer’ın The Glass Room’u (2009) ile Alex Beam’in taze Broken Glass’ı (2020) Mies’in ve işve­renlerinin camla ‘imtihan’ları bağlamında ufukaçıcı kitaplar.

Yuva prototipi Frank Lloyd Wright’ın 1965-70 arası inşa ettiği Fallingwater, yapıyla arazinin kucaklaşacağı bir doğal ev (üstte), toprağın yanısıra suyu da bünyesine dahil eden katıksız bir yuva prototipi (altta) olarak tasarlanmıştı

Cam oda -başkalarını bile­mem- beni Nautilus’a taşıyan imge. Kitabın ilk basımlarında etkileyici bir illüstrasyonu ye­ralır dev lombar penceresinin: Nemo, orada görkemli kalamar­la gözgöze gelir: Görmekte ve görülmektedir. Okyanusu ani­den akvaryuma dönüştürür Ju­les Verne’in sihirli kalemi. Mies, arazinin su baskınlarına açık özelliğini gözönünde bulundu­rarak yerden 1.5 metre yukarıya oturtmuştu Farnsworth evinin zeminini; böylece bir bakıma akvaryum boyutu eklemişti ya­pıya.

Sırtımı duvara vermeli, di­lersem yüzümü ona dönebilme­liyim -benim kafes anlayışım böyle.

Frank Lloyd Wright’a odak­lanan işlerde, kişi efsanesi ağır basmayı sürdürüyor. Yapıtı göl­geleme pahasına öne çıkan ba­kışaçısına, kişi kültünü besle­miş yaklaşımlarıyla kendisinin de azımsanmayacak katkısının olduğu su götürmez gerçek. Oy­sa Özyaşamöykü, Sarraute’un “benim yaşamöyküm kitapla­rım”ıyla çakışmasa bile, yer yer yaşamı yapıtla özdeşleştiren bir perspektifle yazılmış. Taliesin’e ayırdığı sayfaları özellikle ayır­dığımı söylemeliyim: Traged­yanın herşeyin üstünü kapla­yabileceği bir yaşantı kesitini olabildiğince indirgeyerek “ev”i daha doğrusu “evler”i anlattığı bölümü, okuduğum mimar elin­den çıkma metinler arasında en yüksek çıta hizasına yerleştiri­yorum.

“Yangın”, sık sık anka figü­rüne yakıştırılması durumunu doğurmuş Wright’da. Taliesin I’in tragedyasıyla bitmemiş bir uğursuzluk zinciri bu, Taliesin II’yi de yıllar sonra bir yangın yaralamış. Taliesin III’le kül­lerinden yeni doğuş imgesini pekiştiren inadından daha ön­ce bir “kurşunkalem portre”de dem vurmuştum.

Benzetme, aslında, güzer­gahına bakılarak da geçerlilik kazanabilir. 1910’un Wasmeth portfoliosu içindeki 100 lito ile, bir açılış umuduyla hazırlan­mıştı ve kendi cebinden karşı­lamıştı masraflarını; çünkü tı­kandığını gördüğü yolu Ameri­ka dışından açma gayretiydi. 30 yıl sonra, savaş dönemine aynı çaresizlikle girmiş: Şelâle Evi sonrası yeni sıkıntılar başgös­termişti. Kariyerinin sona er­diği sanılırken, bir tür altın son dönem geçirmesi sıradışı bir durumdu.

Özyaşamöykü’nün Talie­sin evlerine ayırdığı bölümüne dönüyorum. Orada, başka bir mimarda rastlamadığım do­ğal ev tanımını büyüteç altına alır Wright; bunu öylesine yet­kin bir anlatımla anlatır ki, 15 Ağustos 1915 günü yanan birin­ci Taliesin’i görmeye başlar in­san: Bir betimleme becerisinin pek ötesinde, inşa süreci dönüp katedilir yeniden. Yapının top­rağa uyumlu biçimde içleşme­sini sağlamak için malzemenin yakından edinilmesi gereğini vurgular Wright; dahası yapının hangi ölçütler çerçevesinde ara­ziye katılmasının hazırlanışına ilişkin temel kaygıları sıralar.

Araziyle bütünleşen yapı Frank Lloyd Wright’ın tasarladığı Minneapolis’tekiev, üç sene önce 3.4 milyon
dolara satılmıştı. Cedar Gölü’ne bakan evin yapımı 1951’de tamamlanmıştı.

Taliesin’lerin üçünü de ken­disi için tasarlamıştı; bunu he­saba katmadan çok yönlülüğü­nü kavrayamayız ülküsel evin. Bir “aile yaşamı”, çocuklu-to­runlu geçsin dilediği bir yaşama biçimi anlayışı üzerinde durur, evin ilk, çekirdek alanı için. Ça­lışacaktır burada, hem de yayı­larak, giderek yayılarak çalış­ması, çok sayıda iş partöneriyle birlikte yol alması sözkonusu olacaktır. Üçüncü bir alanı, ken­dileri kuşatsın istediği başka canlılar için öngörüyordu çev­rede: Çok sayıda büyükbaş hay­vanı ve ekili sahaları içeren bir çiftlik boyutu da işin içindeydi -‘ömrünü uzatmak’ için yaptığı Taliesin West’le ‘okul’u ve ta­kipçileri kollektif üretime geç­mesini sağlayacaktı.

Taliesin’ler üzerinden dene­ye sınaya, yapıyla arazinin ku­caklaşacağı doğal evin oluşumu hakkında elde ettiği meslekî de­neyimin en uç örneği, 1965-70 arası inşa ettiği Fallingwater, toprağın yanısıra suyu da bün­yesine dahil ederek katıksız bir yuva prototipi yaratmış oldu. Bir ve belki son adım için anıt­sal bir çılgınlık yapmaya gerek­sinimi vardı: Yaşlı kurt Guggen­heim’la kendisini New York’a, Amerika’ya, dünya kültürüne dayattı.

Frank Lloyd Wright’s Lost Buildings’i (1994) müzenin ki­tabevinden aldığım günün ge­cesi, The Algonquin’deki oda­da karanlıklara gömüldüğümü unutmadım: 20. yüzyılı dam­galayan bütün mimarların gerçekleştiremedikleri tasarıları olmuştu şüphesiz, bundan acısı gerçekleştikten sonra yokedilen yapılarıydı. Tokyo’daki yıkıcı depreme dayanabilmiş Imperial Hotel’in (1915-19) lobisinin si­yah-beyaz fotoğrafından sesler duydum; 1967’de yıkım kararı­nı alanlara kaygıyla kargış gön­derdim.