KAFA Dükkan

Sosyal denilen medyada en sosyal hadiselerden biri yi­ne tarihle ilgili. 20’li yaşlardan fotoğraf paylaşmayan az kişi var. Kendinden bahsetmek, kendini göstermek gibi “hoşluk”lara çok daha fazla ihtiyaç duyulan bir dönemdeyiz. Yakın tarihle ve kendimizle olan ilişkimizi bu suretler üzerinden diğerlerine gösterirken, esas olarak ne düşünüyoruz acaba?

Dikkati çeken en önemli ortak özellik; birkaç istisna dışın­da herkesin iyi-güzel-yakışıklı göründüğü resimleri seçip ser­vis etmesi. Umulan, hedeflenen, “layk” ve “ritivit” beklenen durum ise, belki de “vay be” eşliğinde bir takdir cümlesi. Kişi­sel tarihimizdeki bir tür “devamlılığa” işaret edip diğerlerine kendimizi “gösterirken”, aslında pandemi döneminde evde, tarihsel dönemde ise geri-geride kalmışlığımızı tescilliyoruz.

Psikiyatr Yankı Yazgan ise insanla ve pozitif bilimle uğra­şan bir uzman olduğu için çok daha pozitif yönüyle değerlen­diriyor bu meseleyi: “20’li yaşlar hatırlaması güzel ve mutlu­luk verici, ancak yaşanırken zorlu yıllardı. O yılların yüz ve bedenlerinin görüntüleri, o döneme ilişkin belleğimizin ikli­mini belirlemiş duygularını canlandırıyor. Bugünden geçmiş resimleri koyup koymamaya nasıl baktığımız, bunu ‘uygun’ bulup bulmadığımız biraz da o zamanda kalan duyguların gü­cüne bağlı. Güçlü duygular, olumlu ya da olumsuz olmasına bakmaksızın davranışlarımızı etkilemeye devam ediyor. Geç­mişteki simamızın bugünküyle ilgisine bakarken, bir yandan o yüz veya duruşta o günün duygusunu hatırlamak iyi bir ken­dini keşif egzersizi olabilir… Günümüzün toz dumanı, acı ve kayıplarına dayanabilmek için bir gülümseme ya da rahatla­ma yaratacak hiçbir şeyden kaçınmamalıyız”.

Evet. Pandemiyle içe ve eve kapanma hâli, kişisel tarihi­mizde de “yaşarken yazılan” hadiseleri hatırlamamıza, bunla­rı elektronik ortam üzerinden “paylaşmamıza” yol açabiliyor. Günümüz dünyasında, özellikle günümüz Türkiye’sinde teyit edilmemiş, gerçekliği fena halde şüpheli bilgimsiler öyle bir büyük hızla yayılmakta ki; ancak “gerçek” kelimesinin tanı­mını-anlamını değiştirerek, yaşananları “kabul edilebilir” bir formata sokarak hayata devam edebiliyoruz. Bu bakımdan, yalan-dolanla doldurulmuş insan ve bilgisayar ve telefon hafı­zaları, her türlü iletişimde paranoid-şizoid bir karmaşayı ok­sijen niyetine kafamıza-kanımıza katıyor.

Hep diyoruz. Enseyi karartmamak lazım. Oğuz Atay’ın meşhur lafını hatırlıyorum: “Üç kağıtçılık ve sahtekarlıkla ne devrim olur ne de ümmet-i Muhammed kurtulur”. Gelecek için, çocuklarımız için, tarihe sahip çıkmaya, çalışmaya-üret­meye devam edeceğiz.