1960’ta kurulan “İki Toplumlu Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti” yeniden yaşama geçirilecek mi? Aradan geçen elli yedi senede köprünün altından çok sular geçti ama temel konularda pek bir değişim olmadı. Ozan Sağdıç 57 yıl önce İskenderun’dan Kıbrıs’a giden ilk gemide yer almış, tarihî fotoğraflarıyla iki toplumlu cumhuriyetin kuruluşuna tanıklık etmişti. 

Kıbrıs, yeni müzakerelerle yeniden gündemde. 1950’lerdeki Londra ve Zürih müzakereleri sırasında basınımız bu konuya çok önem verir, büyük bir ilgi ile izler ve okuyucularını aydınlatırlardı. Her yerde durmadan “Kıbrıs Türktür, Türk Kalacaktır”, olmadı “Ya Taksim Ya Ölüm” mitingleri yapılıp dururdu. Şimdi ulusal heyecanımız farklı hedeflere yönelmiş olduğundan mıdır nedir, konuya ilgimiz azalmış gibi. Arada bir Türkiye’nin garantörlüğü kalkacak gibi haberler çıksa da, çok etkili bir tepki göremiyoruz. 

1960’ta kurulan “İki Toplumlu Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti” yeniden yaşama geçirilecek mi? Türk ve Rum tarafları, temel konularda anlaşabilecekler mi, bu konu halen ortada. Şimdi biz, bize ait sayfalarımızı, 57 yıl önce bizzat içinde bulunduğumuz ve fotoğraflarımızla saptamasını yaptığımız o ilk girişimin anılarına bırakalım. 

1960 Ağustos’u  Kıbrıs Türk Kuvvetleri birliği Magosa Limanında karaya çıktıktan sonra yürüyüş hazırlığında. Alayın komutanı Kurmay Albay Turgut Sunalp’ti. 

1960’ın Ağustos ayı idi. Benim Ankara’daki ilk yılım. Henüz bir kaç ay önce 27 Mayıs ihtilâli olmuş ve ülke halen Milli Birlik Komitesi’nin yönetimi altında. Londra ve Zürih müzakereleri sona ermiş; Birleşik Krallık, Türkiye ve Yunanistan’ın garantörlüğü altında iki toplumlu Kıbrıs cumhuriyeti kurulma kararı alınmış idi. 

Cumhuriyetin başlangıç tarihi 16 Ağustos olarak saptanmıştı. Antlaşmaya göre Kıbrıs’ta Birleşik Krallığa bağlı bir İngiliz üssünden ayrı olarak 950 kişilik bir Yunan birliği ile 650 kişilik bir de Türk birliği bulundurulacaktı. Bizim özel birliğimiz Devlet Deniz Yollarının Ege vapuru ile İskenderun limanından Kıbrıs’a sevk edilecekti. 

Beni, birliğimizin İskenderun’dan ayrılışını fotoğraflamam için görevlendirmişlerdi. Ankara’dan İskenderun’a gittim. Orada çalışırken öğrendim ki, isteyen gazetecileri olayın tümünü izlemek üzere vapura alabileceklermiş. Hemen telefon açıp durumu bizim yazıişlerimize bildirdim. Oradan “Ne duruyorsun, hemen atla git” yanıtı geldi. Birliğimiz son neferine kadar yerleştikten sonra, birkaç sivil arkadaşla birlikte beni de vapura aldılar. Rıhtıma el sallamalarla Kıbrıs yolculuğumuz başladı. 

Saatler öyle ayarlanmıştı ki, yolculuk bir gün, bir gece sürecek ve ertesi sabah Magosa limanına yanaşılacak. Bize Kıbrıs kara sularına kadar bir de savaş gemisi refakat edecekti. İlk içtima vapurun güvertesinde alayın komutanı Kurmay Albay Turgut Sunalp’ın gözetimi altında yapıldı. Sonra erler istirahate çekilmek üzere serbest bırakıldılar. Bu arada alayın bando takımı törenlerde çalacağı marşları talim etti. Çaldıkları marşlar arasında İzmir Marşı da vardı. Kıbrıs’a İzmir Marşı ile çıkarma yapacaktık, hadi hayırlısı… 

Bütün geçit törenlerinde ve yürüyüşler sırasında en önde alay sancağını iki yanında iki muhafızı ile birlikte bir sancaktarın taşıyacağı anlaşılıyordu. Böyle bir görüntünün ilk çıkacak Hayat dergisinin kapağında yer almasının, yaşadığımız bu tarihsel olayı ne kadar isabetli bir şekilde simgeleyeceğini ve bunun ne kadar fiyakalı bir sunum olabileceğini düşündüm. Alay komutanı Albay Turgut Sunalp’ten böyle bir fotoğraf çekmeme izin vermesini rica ettim. Vapurun nisbeten sakin bir köşesi olan kıç güvertesinde hazırlığımızı yaptık. Akdeniz’in sularını zemin alacak şekilde o fotoğrafı ender olarak kullandığımız renkli dia olarak çektim. Nitekim 26 Ağustos tarihli Hayat dergisinin kapağını o fotoğraf süslüyordu. 

İskenderun’dan ayrılış  Kıbrıs’a giden Türk birliği, İskenderun’dan ayrılıyor; gemiye binen subaylar rıhtımdaki kalabalığı selamlıyor…

13 Ağustos sabahı Kıbrıs kara sularına yaklaşmış bulunuyorduk. Refakatçi gemimiz bizden törenle ayrılıyordu. Sirenler çalınırken o geminin tüm bahriyeli personeli düzenli bir şekilde zırhlının güvertesinde selama durmuşlardı. Bizim geminin erleri de onları selamlıyorlardı. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte adadan denize açılmış küçük teknelerdeki Kıbrıslı Türkler, çok açıklardan itibaren gemimizi karşılamaya çıkmışlardı. Askerlerimizi coşkuyla selamlamaktaydılar. 

Nihayet Ege vapuru, Magosa Limanına yanaştı. Limana alınmış az sayıda karşılayıcının sevinç içinde olduklarını görüyorduk. Birliğimiz sükunet içinde gemiden tahliye edildi. Merasim kıt’ası biçiminde düzen aldı. Bu arada karşılayıcı heyet, alay komutanına çiçek buketleri sunuyordu. 

Magosa’ya limandan kemer şeklinde bir kale kapısından geçiliyordu. Asıl büyük coşku, o kapı geçilir geçilmez başlamıştı. Çünkü orada uzun yılların özlemleriyle bekleyen Kıbrıs’ın Türk halkı vardı. Ayyıldızlı alay sancağını olağanüstü coşkularla ve içtenlikle selamlıyor, alkışlıyorlardı. 

Birliğin sancağı, Hayat’ın kapağı  Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı sancağı vapurun güvertesinde… Ozan Sağdıç tarafından özel olarak çekilen bu fotoğraf serisindeki kareler, Hayat mecmuasının da kapağı olacaktı. 

Alayın yerleşeceği yer Lefkoşa-Alayköy arasında eski bir İngiliz kampı idi. Gönyeli üzerinden oraya ulaşılacaktı. Ara yerlerde araçlara biniliyor, aradaki küçük büyük yerleşim yerlerinde merasim bölüğü tören yürüyüşü nizamı alıyor, sancak önde oralardan yürüyüşle geçiliyordu. 

Her yerde olağanüstü bir coşku yaşanıyordu. Sonunda biz kendimizi Lefkoşa’da bulduk. Orada Türkiye’yi temsilen bir konsosluğumuz, bir de tanıtma büromuz vardı. O büroda gazeteci ağabeylerimizden Dündar Arcayürek görevliydi. Ben büyük bir heyecanla vapura atlamış gelmiştim ama, cebimde hemen hemen hiç para yoktu. Nerede kalacaktım, o da belli değil… Işıklar içinde yatsın, o sorunu Dündar Abi çözdü. İş bankası Lefkoşa şubesi müdürüne “Ozan’ı evinde misafir etsene” dedi. Müdür bey ailesini Türkiye’ye göndermiş, evde kendisinden başka kimse yokmuş zaten; “buyursun” dedi, onun konuğu oldum. 

Ertesi gün, toplum lideri ve kurulacak yeni devlette Cumhurbaşkanı yardımcısı olacak olan Fazıl Küçük’ün ve önemli önderlerden Rauf Denktaş’ın toplantıları oldu. Boş zamanlarda da Lefkoşa’nın çarşısını, sokaklarını keşfe çalışıyordum. Ankara’da içkiyi fazlasıyla seven foto muhabiri bir arkadaşımız vardı. Gemideki kafileyle gelenler arasında o da bulunuyordu. Akşam vakti zaman hayli ilerleyince, arkadaşın bir meyhane arayacağı tuttu. “Rumların meyhaneleri meşhurdur, hadi birini bulup kafa çekelim” dedi. Ben de ona uydum; Rum mahallelerine daldık, sokak sokak geziyoruz. Benim bildiğim Rumlar akşamları evden çok sokaklarda yaşarlar. Ama gezdiğimiz yerlerde hiçbir canlıya rastlamadık, kediler hariç. Bütün insanlar evlerine çekilmişler, sokaklar bomboştu. Amacımıza nail olamadan kaldığımız yerlere döndük. Ertesi gün maceramızı Dündar Abi’ye anlattığımız zaman bize “Deli misiniz oğlum” dedi, “sizi oralarda görseler Rumlar kıtır kıtır keserlerdi, kimsenin de haberi olmazdı. Cumhuriyet mumhuriyet laga luga, dur bakalım işler ne olacak. Henüz ortalık yatışmadı”. 

Anavatana selam Kıbrıs’a devam  Kıbrıs karasularına yaklaşırken, refakatçi savaş gemisi, birliğimizi taşıyan Ege vapurunu selamlayarak ayrılıyor. Kıbrıslı Türkler ise motorlu teknelerle açık denizde Ege’yi karşılıyor. 

Cumhuriyetin ilanından bir gün önce Türkiye’den birkaç gazete patronu ile yazar davet edilmişti, onlar geldiler. Aralarında bizim patron Şevket Rado da vardı. Kafileyi iyi bir otele yerleştirmişler. Şevket Bey bana “Senin paran yoktur, al bunu” diye, hiç ummadığım bir şekilde on sterlin uzattı. Hemen çarşıya koştum, o paranın dokuz sterlini ile kendime basit ama iş görür vaziyette, gramofondan biraz daha hallice hoparlörü kendinden bir pikap ile iki uzunçalar plak satın aldım. Evimin ilk müzikçalar aletiydi bu. 

Geldik Cumhuriyetin ilan tarihi 16 Ağustos’a. Devlet 15’i 16’ya bağlayan gece ilan edilmiş sayılıyordu. Bir gün önce resmî bir resepsiyon vardı. Geçmiş zaman, pek anımsayamıyorum ama, Ledra Palas’ta olabilirdi. Cumhuriyetin ilan gününün akşamında da, artık resmen cumhurbaşkanı olan Makarios’un başkanlık sarayı olarak kullandığı tarihsel görünümlü bir mekanda daveti vardı. Yüzünde güller açıyordu, neşesine diyecek yoktu. 

Türk toplumunun lideri Fazıl Küçük’ün yardımcısı genç Rauf Denktaş. 
Magosa, Madanoğlu, Makarios ve Denktaş  Birliğimizin merasim bölüğü Magosa Kalesi kapısından geçiyor (üstte). Türkiye Cumhuriyetini temsilen Kıbrıs’ gelmiş bulunan Cemal Madanoğlu, Makarios ile el sıkışmamak için resepsiyon süresince ellerini arkasında tutuyor (allta).

Türkiye’yi, Milli Birlik Komitesi’nin güçlü isimlerinden Korgeneral Cemal Madanoğlu temsil ediyordu. Madanoğlu salona elleri arkasında kilitlenmiş olarak girdi. Makarios’la konuştuğu dakikalar dahil, elinde içki bardağı olmadığı sürece hep ayni pozisyonda kaldı. Bu dikkat çekecek bir durumdu. Resepsiyon sonunda kendisinden bunun nedenini sordum. “Yaaa, elini sıkmak zorunda kalayım da, fotoğrafımı çekesiniz; gazetelerinizde Madanoğlu papazın elini sıktı diye yayınlansın; o kadar enayi miyim ben be” dedi. 

Yeni gelen gazetecilerden bir kısmıyla birlikte bizi ertesi akşam on-onbeş kişilik bir grup halinde, sanırım Girne taraflarında denize yakın bir yerde Rumların işlettiği içkili bir lokantaya götürdüler. Tabii, aramızda Dündar Abi de vardı. Çevreden iyice yalıtılmış eski bir bina. Ama şöhreti olan bir yermiş. Oraya hem Rumlar hem de Türkler gelirlermiş. Nitekim bizim masamızın bir hayli ötesindeki bir masada da kalabalık bir Rum grubu eğleniyorlardı. Aradan bir-iki saat geçtikten sonra o gruptan bir adam söylev verircesine atıp tutmaya başladı. Rumca bilmediğimiz için ne dediğini biz anlamıyorduk. Ancak masamızdaki Kıbrıslı vatandaşların sanki biraz keyifleri kaçmış gibiydi. Dündar Abi elbette gazeteci ve adanın girdisini çıktısını çok iyi biliyor, bizi aydınlattı: “Bu adamın adı Samson” dedi, “belalı adamın tekidir, hiç uymaya gelmez”. Böyle bir anımız da oldu, ortak cumhuriyetin henüz ilânından saatler sonra. 

Cumhuriyet coşkusu  Birliğimizin törenle geçtiği yerlerde, halk Mehmetçikleri coşkuyla selamlıyordu. Birçok çocuğa, Türk subay kıyafetleri giydirilmişti. 

Zaman hızla aktı. Türlü olaylar gelişti. Rumların bir türlü vazgeçemedikleri davaları Enosis’ti, yani Yunanistan ile birleşmek. Samson darbesi, Makarios’un Türkler üzerinde baskı kurma, hatta EOKA’cılarla birlikte katliam girişimleri… 1964’te İnönü’nün başbakanlığı sırasında uçaklarımızın havadan müdahalesi, ABD Başkanı Johnson’un mektubu. İsmet Paşa’nın “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de o yeni dünya içindeki yerini alır” restini çekmesi… ABD’nin vermekten imtina ettiği uçak yakıtını kendi rafinerilerimizde üretmeye başlamamız… Katliamların artması üzerine 1974’te Ecevit zamanının Barış Harekâtı… Sonunda Kuzey Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması… 

KKTC kurulur kurulmaz, bizim Kültür ve Turizm Bakanlığımız onların eşdeğer bakanlığı için bir yardım olarak Kuzey Kıbrıs’taki kültür varlıklarının ve güzelliklerinin fotoğraflarla saptanması ve genç cumhuriyetin ilk turizm broşürünün hazırlanması için beni görevlendirmişti. Yirmi gün kadar çalıştım. Kıbrıs’ı bütün yönleriyle tanımaya, daha sonra da tanıtmaya gayret gösterdim. 

Kıbrıs’taki Osmanlı Egemenliği 1571’de başlamış, 1878’de Rus tehdidi karşısında bu hak mahfuz tutulmak kaydıyla İngilizlere para karşılığında kiralanmış, 1914’te 1. Dünya Savaşı sırasında karşı saflarda olduğumuzdan bir emrivaki ile İngilizler tarafından ilhak edilmiş; bu kadarını biliyoruz. 

Ama Türklerden önce neler olmuş,ve biz ne kadar hak sahibiyiz? Aklımı kurcalayan bu tür sorulardı. Zamanla tüm bunları okuduk, öğrendik ama, o günlerden bu tarafa Rum çoğunluğun ve iştahlı Yunanistan’ın Türk azınlığını yutma emeli pek değişmedi. Şu anda, Birleşmiş Milletler bir tarafı devlet kabul etmiş, diğer tarafı işgal bölgesi sayıyor. Torpilli taraf, veto hakkı olan AB üyesi; diğer taraf meşru bile sayılmıyor. Bunu akıldan çıkarmamak gerek. Bu bakımdan şimdiki müzakerelerin Türkiye ve Türkler açısından daha dikkatle izlenmesi gerekiyor. Özetle sözlerimiz, dikkatsiz davranıp peynir görmüş kargaya dönmeyelim; satılmış durumuna düşüvermeyelim beyanından ibarettir!