“Seven” ve “Zodiac” gibi unutulmaz gerilim filmlerinin usta yönetmeni David Fincher, geçen ay Netflix’te gösterime giren “Mank”la Hollywood’un perde arkasını ele alıyor. 1930’lar Amerika’sının gölgesinde, “Yurttaş Kane”in yazarı olduğu iddia edilen Herman J. Mankiewicz ve gerçek hikayesi… 

 Çok yakın plan teller ve “giriş yasak” yazısı. Gerilimli müzik. Süslemeli demir bir kapı; arka planda Drakula’nın şatosu gibi yükselen dev, masalsı, korkunç bir malikane. En tepede tek bir pencerede ışık var. Çok yakın plan kar taneleri. Kamera açılır ve kar tanelerinin bir kar küresinin içinde olduğunu anlarız. Kar küresi, ölüm döşeğindeki yaşlı bir adamın elindedir. Adam son nefesini verirken “Rosebud” der ve küre yere düşüp kırılır. Kırık kürenin yerdeki camından, alçak açıdan hemşirenin yaklaştığını görürüz. Hemşire adamın üzerini örter ve ekran kararır. 

1941 yapımı “Yurttaş Kane”in yalnızca bu üç dakikalık açılış sahnesi bile, neden halen tüm zamanların en çığır açıcı filmleri arasında en üst sıralarda yer aldığını özetliyor. 

Bu yılın en güçlü Oscar adayları arasında sayılan “Mank” yarışa dahil olabilmek için sınırlı sayıda sinema salonunda gösterime girdi. 

Orson Welles’in Hollywood kariyerinin başlangıcı olan film, 9 dalda Oscar’a aday gösterilmiş, ama bunlardan sadece birini, “En İyi Senaryo”yu almıştı. Ödül, senarist olarak adları geçen Orson Welles ve Herman J. Mankiewicz arasında paylaştırılmış, ancak her ikisi de törende bulunmamıştı. Ödülü sonradan alan Mankiewicz ise kameralara “Bu ödülü senaryonun yazıldığı şekilde, yani yanımda Orson Welles olmadan kabul ettiğim için çok mutluyum” demişti. 

David Fincher’ın Netflix’te gösterime giren yeni filmi “Mank” tam da bu “laf sokma”dan yola çıkıyor. Senaryosunu Fincher’ın 2003’te ölen babasının yazdığı hikaye, Pauline Kael’in The New Yorker’a yazdığı “Kane’i Yetiştirmek” adlı makalesinde ortaya attığı bir iddiaya dayanıyor. “Yurttaş Kane”in senaryosunu Mankiewicz’in yazdığı iddiasına… Filmin ana ekseni de Mankiewicz’in senaryoyu yazdıktan sonra önce adının yazılmasından feragat etmesi, sonra bundan vazgeçip Welles’le çekişmeye başlaması üzerine kurulmuş. 

Orson Welles henüz 24 yaşındayken, New York’ta “tiyatronun harika çocuğu” ilan edilmesinin ardından Hollywood’a açık çekle getirilmişti. İstediği projeyi çekebilirdi, ama projesi yoktu. Tam da bu noktada devreye sessiz sinema döneminin en iyi kazanan senaristlerinden biri, tiyatro eleştirmenliğinden gelme, alkolik, sivri dilli, müthiş zeki ve tabii Hollywood’un yüzde 90’ı gibi Hitler’den kaçan bir Yahudi olan Herman J. Mankiewicz girdi: Nam-ı diğer Mank! 

Ender bir kimya 
Herman Mankiewicz rolündeki Gary Oldman ve Marion Davies rolündeki Amanda Seyfried, yaşları ve cinsiyetleri farklı, ama kafa yapıları benzer iki insanın az bulunur kimyasını yansıtıyorlar. 

Mank yakın zamanda bir trafik kazasında bacağını üç yerinden kırmıştı. Welles, onu alkolden uzak durması ve 60 gün içinde senaryoyu bitirmeye odaklanması için yanında bir hemşire, sekreter ve içki şişelerine doldurulmuş sakinleştiricilerle birlikte Mojave Çölü’nde bir eve yerleştirdi. Onu gözetim altında tutması için de arkadaşı ve ortağı John Houseman’ı görevlendirdi. Aslında Houseman’ın Welles’in hayatındaki rolü, filmde gösterildiğinden çok daha büyüktü. Mercury Tiyatrosu’nu birlikte kurmuşlardı; Welles kavga çıkarmasa ilk Hollywood projelerini de birlikte yazacaklardı. Mank da bir nevi Houseman’ın yerine tutuldu. Mank kısa sürede sakinleştirici şişelerini viskiyle doldurmanın bir yolunu bulacak; böylece okuyan herkesin “en iyi işi” olduğunu kabul edeceği senaryoyu zamanında teslim edebilecekti. 

Fincher, film boyunca Mank’ın hayatındaki önemli anlara dönüşler yaparak “Yurttaş Kane”in yapısıyla bir paralellik kurmuş. Arkaplanda ekonomik çöküş yıllarında Hollywood stüdyolarının zenginliğini, 1934 Kaliforniya valilik seçimlerinde yaydıkları propaganda filmlerinin seçimlere etkisini izliyoruz. 

62 yaşındaki Gary Oldman’ın alkolden biraz erken çökmüş 43 yaşındaki Mank performansı ve William Randolph Hearst’ün metresi, sessiz sinema aktristi Marion Davies’le (Amanda Seyfried) aralarındaki sahneler, filmin en güzel anları. Yaşları ve cinsiyetleri farklı, ama kafa yapıları benzer, birbirlerini çok iyi anlayan iki dostun, cinsel çekim içermeyen kimyasında çok gerçek bir şeyler var. Fakat film bunların haricinde tüm iddiasına rağmen, biraz yavan, kuru ve ağır… Üstelik gerçeği yansıtmayan tarafları da var: Örneğin Kane karakteri sadece Hearst’den değil, birden fazla basın patronundan esinlenmişti. Örneğin Houseman burada çizildiğinden çok daha önemli bir karakterdi. Örneğin bir sahnede alay konusu olan “Dracula” ve “Frankenstein” filmleri henüz çekilmemişti… Tabii kurgu istediğini yapar ama, belkemiğini bir biyografiye dayandıran bir filmin gerçekleri bu kadar değiştirmesi ne kadar doğru, tartışılır. 

“Mank” Hollywood’da stüdyo sistemine, sessiz sinema döneminin bitişine, 1930’lar ABD’sinin perde arkasına dair yüzeysel ama genel bir fikri seyirciye geçirmeyi başarsa da, üzerine yazıldığı filmin eline su dökemez.