Akdeniz’in 1500’lü yıllarda şüphesiz bir ticari önemi vardı; ancak Osmanlılar esas olarak İpekyolu’ndan beslenen bir imparatorluktu. Zaten Akdeniz’in zengin ticaret yolları da esas olarak Batı Avrupa’dan; İspanya, Fransa’nın güneyi ve İtalya etrafından geçiyordu. Osmanlı yönetimi Kanunî devrinde avangard kapitalist ruhu yakalayamadı; “müsadere”yle yetindi.

Akdeniz, 16. yüzyıla kadar hakim devletlerin önem sıralamasında başlarda değildi. Bu devletler için Akdeniz gibi bir yere iradelerini empoze etmek çok pahalıydı Mesela 200 kadırgalık bir donanma yapmak, 1 milyon Duka gibi çok yüksek bir bedele mâloluyordu (O dönem Osmanlı hazinesinin yüzde 10’u). Zaten 17. yüzyılda savaşın randımanı 16. yüzyıla göre düşünce, donanma kapasiteleri de azaltılmıştır. 

Akdeniz’e hakimiyet, Batı’da Habsburgların, Doğu’da Osmanlıların bir dominasyon kurup, bir dünya imparatorluğu yolundaki çalışmalarının yan ürünü olarak ortaya çıktı. Bu mücadelelerde nihai hedeflere varılamayacağı anlaşılınca; Osmanlılar dünyayı fethedemeyeceklerini, Habsburglar da Avrupa’yı tek bir Hıristiyan devlet hâline getiremeyeceklerini anlayınca Akdeniz’i bırakacaklar ve yeni bir korsanlık dönemi başlayacaktır. 

1532’de Andrea Dorya gelip Mora’da fetih yapana kadar, Osmanlıların doğru dürüst bir donanması da yoktur. O donanmayı da Cezayir’den çağırıyoruz zaten. Zira bu böyle para verilip kurulacak, kurumsal olabilecek kadar getirisi bulunan bir iş değil, çok pahalı. Ancak Mohaç’taki muharebe ya da Viyana Kuşatması gibi Macaristan Ovası’ndaki mücadelenin bir yan ürünü olarak Akdeniz ortaya çıkınca, Osmanlılar da bu alana yatırım yapmışlardır. 1530’lardan sonra bu anlamda korsanlar kullanılmıştır. 1580’den sonra korsanlar Cezayir’e geri dönmüştür; zira artık yağma ve ekmek yoktur. Osmanlılar herkesin bildiği gibi bir kara imparatorluğudur; Akdeniz’de ise bu imparatorluğu besleyecek kadar bir para yoktur. 

Barbaros Hayrettin Paşa komutasındaki Osmanlı donanması, Fransa kralına yardım için gittikleri Toulon limanında… Matrakçı Nasuh’un kaleminden.

Aslında kölelik üzerinden Akdeniz’deki kontrol bir potansiyel olabilir ama bu da bir imparatorluğu besleyemez. Akdeniz’in şüphesiz bir ticari önemi var, ancak Osmanlılar İpekyolu’ndan beslenen bir imparatorluk. Zaten Akdeniz’in zengin ticaret yolları esas olarak Batı Avrupa’dan, İspanya, Fransa’nın güneyi ve İtalya etrafından geçiyor. 

Osmanlılar kendi ekonomik dinamikleri içinde kapitalist aygıtları geliştiremediler. Tarımdan elde edilen artı değeri aynı Bizanslılar gibi mümkün olduğunca nakde çevirecek, çeviremediği yerde de askere timar olarak verecek klasik bir tarım imparatorluğu kurdular. Paranın büyük bir kısmı lüks tüketime gider, kalanıyla da asker besler. 

Avrupa’da da o dönem bir kültür-realite uyuşmazlığı var. Orada da bütün Hıristiyanlığı birleştireceğim iddiaları… Şarlken klasik bir şövalye gibi “takılıyor”, zırhlarla pozlar veriyor. Yani birkaç yüzyıl geride mantalitesi. Bu bakımdan İspanya kapitalistleşememiştir Amerika’yı “keşfeden” bunlar ama, sonradan 17. ve 18. yüzyılı domine eden Hollandalılar, İngilizler; yani onların savaştığı adamlar.

Osmanlılar da Kanunî döneminde avangard kapitalist ruhu yakalayamıyor. Tebriz’i alıyor mesela ama üç kere kaybediyor. Gücün varsa Tebriz’i alırsın ama bir banka kurmazsın. Tabii o dönem bunları görebilen az sayıda kişi var. Tarihe salt bugünden bakıp, “o zaman bunu anlayamadılar” gibi şeyler söylemek kolay.

Bir ileri, üç geri Tebriz kuşatması 6 Ağustos 1534’te Tebriz küçük bir çarpışmanın ardından kolayca alınmış, ama daha sonra üç kere kaybedilmişti. 16. yüzyılın ilk yarısında Tebriz’i gösteren bir minyatür (Matrakçı Nasuh, Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Irâkeyn, İÜ Ktp., TY, nr. 5964, vr. 27b-28a).

Osmanlı düzeninde müsadere var. Müsadere olduğu için –Ali Nazik çok güzel anlatır– sermaye birikimi yok. Bugün bile Türkiye’de para kazanana kötü gözle bakılır. Parayı kazanıyor isen millet de bekleyecek ki dağıtasın diye. Kapitalist sistemde böyle bir şey yok. Adam o yüzden canavar gibi yer arıyor nasıl kârımı arttırırım diye. Metin Kunt’un güzel bir çalışması vardır; zengin bir Osmanlı tüccarının gelirini hesaplamıştır. Vezirlerin yanında komik kalıyor. Yani ağalık-efendilik şuuru, alınan parayla saray kurmayı gerektiriyor. O para, tekrardan ekonomiye girmiyor. Bunu aşmak için vakıf sistemi getirilmiştir ama, o da malların serbest dolaşımına müsait bir yapı değil.

Kanunî dönemi Osmanlı tarihi açısından “klasik dönem”i tarif eder. Mimar Sinan, Bâki ve daha niceleri. Çok müthiş insanlar var o dönemde. Hani bazen belli bir dönemin Galatasaraylıları çok iyidir ya; bir jenerasyon çıkar, birbirini ve sonraki birkaç kuşağı ateşler. İstanbul’u almışsınız, savaşları kazanıyorsunuz ama aslında İstanbul henüz sizin değil. İstanbul’a İslâm damgasını vuran Kanunî’dir. Niye daha sonraki yıllarda bir Mimar Sinan daha çıkmıyor? İstanbul’un bir Osmanlı kentine dönüşme süreci o dönemde başlamıştır ve devam edecektir. 

Bu dönemin belirgin bir özelliği de, ülke içinde emperyal propaganda mekanizmasının ortaya konmasıdır. Sünnî bir gramer, bu dönemden itibaren heterodoks unsurları geriletmeye, hatta silmeye başlamıştır. İslâmiyet içerisindeki dinî ve toplumsal çeşitlilik, kadılık hiyerarşisi ile yokedilmiştir. Devlet yapısı içindeki bu yeni kurumsallaşma, sonraki yüzyılları belirleyecek bir yönetim modeline dönüşecektir.

(Doç. Dr. Emrah Safa Gürkan ile röportajdan derlenmiştir)