ABD’nin North Carolina eyaletinin Wilmington kentindeyiz. Yıl 1898. Köle ticareti resmen yasaklanmış ama köleliğe devam. Charles Brantley Aycock diye bir mal değneği var. Bu arkadaş, şehir nüfusunun çoğunluğu Siyah olmasına karşın meclisteki üç-beş Siyah temsilciyi bahane ederek ayaklanıyor; peşine iki-üç bin geri zekâlı takıyor; şehri yakıp yıkıyor, meclisi basıyor, temsilcileri asıyor, yüzlerce insanı öldürtüyor, asıyor, kesiyor. Peki bu alçak darbeciler sonradan nasıl cezalandırılıyor? Şöyle: Hepsi daha yüksek makamlara geliyor; hatta heykelleri dikiliyor.

Bir arkadaşım anlatmıştı: Ortaokul yıllarında durduğu yerde aklına geldikçe heyecanlanıyor ve “Yahu ne muhteşem, hem Türk hem de Müslümanım; dünyada bundan daha harika bir şey olabilir mi? Ne kadar da şanslıyım” diye düşünüyormuş. Elbette kendisine bunu düşündüren ilkokulun sonunda yeni yeni öğrenmeye başladığı tarih bilgileri.

Düşünürsek, arkadaşımın bugün gülümseyerek hatırladığı bu ruh hâli, özellikle bazı ülkelerde ilkokuldan, ortaokuldan sonra komik bir anı olmak bir yana dursun, giderek daha da kuvvetleniyor. Bu yüzden kazık kadar adamların, hiçbir rolü olmadan içine doğduğu bu kimliklerle hâlâ ilkokul çocuğu gibi övündüğünü görüyoruz. 

Örneğin Amerikalılar dünyanın kalanına göre imtiyazlı ve farklı standartlara tâbi olduklarından, utanmak yerine bir ilkokul çocuğu gururuyla kendilerinden bahsediyor. Öğrenci velileri açık açık “Tarih dersini çocuklarımıza Amerikalı oldukları için gurur duyacakları şekilde öğretmeliyiz” diye talepte bulunabiliyor. Dolayısıyla ders kitapları kölelik de dahil olmak üzere her tür utanç verici soykırımı, katliamı, melaneti ya es geçiyor ya da olur a bahsedecek olursa “küçük bir tatsızlık” olarak ele alıyor. Eğer bunu örneğin Almanlar yapsa, ders kitapları Nazi dönemini “Hitler’in de haklı olduğu noktalar var, büyütülecek meseleler değil bunlar” diye geçiştiriyor olurdu.

Heykeli dikilen katliamcılar 1898 Wilmington katliamı sırasında şehri yakıp yıkan, yüzlerce insanı öldüren darbeciler, daha sonra yüksek mevkilere getirildi, heykelleri dikildi, ödüllendirildi.

Ders kitaplarının ilkokul sıralarından itibaren okunduğu düşünülürse, insanların “aklında kaldığı kadarıyla tarih” zevkle izlenecek bir epik drama, “easy mode”la oynanacak bir fantastik atari oyunu gibi ortaya çıkıyor. Mississippi’de doğup büyümüş eşek kadar adamın aklında kalan dünya tarihi; Avrupalı beyazların insanlık vazifesi olarak geldikleri bu yeni kıtada “vahşi yerliler”e medeniyet getirdiği; her nasılsa ülkeye gelen Afrikalı köleleri bir çırpıda özgürleştirdikleri; tabii “has Amerikalı”nın jön rolünü oynadığı bir gişe filmi oluyor. İşte bu adam üçüncü sınıf küspe kalitesinde gıdalarla beslendiği, ilk kasırgada yıkılacak ya da hasta olup iki ay işe gidemese kredisini ödeyemediği için elinden alınacak derme çatma evinde, naylon kumaş kaplı kanepesinde otururken “Yahu ne muhteşemdir ki hem Amerikalı hem beyaz hem de Protestanım, Allah’ın sevgili kuluyum desene, hey yavrum hey” diye kendi kendine kabarıyor.

Ama aklımda kaldığı kadarıyla ABD tarihi köleliğin kaldırılmasının ardından bile utanç verici binlerce sayfadan oluşuyor. Mesela isminin çağrışımından dolayı aklımda kalan Charles Brantley Aycock diye bir mal değneği var. Hani eski bir Soğuk Savaş espirisi vardı: “ABD’de neden darbe olmaz? ABD konsolosluğu olmadığı için!” diye; hah işte onu boşa çıkaran adam bu mal değneği Charles. 20. yüzyıl sonunda yani kölelik kaldırılıktan, Siyahlara seçme seçilme hakkı tanındıktan yaklaşık 70 yıl sonra North Carolina’nın en büyük şehri Wilmington’da hükümeti bir darbeyle devirip yüzlerce insanın ölümüne neden oluyor. 

Charles Brantley Aycock

Bu arkadaş, Wilmington nüfusunun çoğunluğu siyah olmasına karşın meclisindeki üç-beş siyah temsilciyi bahane ederek “Bizi siyahlar yönetemez!” diye ayaklanıyor; peşine iki-üç bin geri zekâlı takıyor ve şehri yakıp yıkıyor; meclisi basıyor, temsilcileri asıyor, yüzlerce insanı öldürtüyor, asıyor, kesiyor yerinden ediyor. 

Peki bu alçak darbeciler sonradan nasıl cezalandırılıyor? Bizim ayı Charles, North Carolina’nın vali oluyor sonra senatoya seçilmek üzereyken eceliyle ölüyor. Darbecilerden bir diğeri önce eyalet senatörü sonra ABD kongre üyesi oluyor; bir diğeri orduda görev yapıp önce Başkan Wilson’un sonra Roosevelt’in kankası oluyor. Ne acı ki ABD’nin ilk kadın senatörü (saçma bir şekilde 1 günlüğüne de olsa) bu darbeci katiller arasından çıkıyor. Darbeciler arasından bir çokları temsilciler meclisine, senatoya, üniversite kürsülerine giriyor; savcılıklara, hakimliklere atanıyor; ABD’yi onlarca yıl daha yöneten ekibin içinde yer alıyor. Hemen hepsinin heykeli dikiliyor; unuttukları varsa 100 yıl sonra bile heykellerini dikmeye devam ediyorlar (Son aylarda göstericiler akıl edip devirmediyse de hâlâ yerli yerinde duruyorlar.) Ha, darbeciler Demokrat Partili ama Amerika’nın andavallısı pek az olduğu için bugün Demokratlara oy veren Siyahlara kimse “Stockholm sendromu” gibi sersemce yakıştırmalar yapmıyor; o da ilginçtir.

Neticede, ders kitaplarında tarihteki utanç sayfalarını görmezden gelmek sadece insanların geçmişlerini epik bir drama olarak görmelerine değil; aynı zamanda bu utanç sayfalarının müsebbiplerinin cezasız kalmalarına ve birer kahraman olarak yansıtılmalarına neden oluyor.

Yüzleşilmeyen, hesaplaşılmayan ve cezasız kalan suçlar, aklında kaldığı kadarıyla gurur duyulacak bir ulusal tarihe sahip toplumlarda, bu suçların tekrarlanmasından başka bir şeye yol açmıyor.