Ankara’da yapılan yeni Cumhurbaşkanlığı konutu ile ilgili tartışmalar, bir ülkenin yönetim merkezini barındıran binanın simgesel önemini bir kere daha ortaya koydu. Aslında tarih boyunca saraylar, sadece süslü ve görkemli mimari yapılar değil, rejimi ve rejimin iddialarını net olarak görebileceğimiz birer aynaydılar.

İran İmparatoru Nasreddin Şah, 1873’te İngiltere’yi ziyareti sırasında, Sutherland Dükü’nün evine gider. Bugün Lancaster House adıyla dışişleri bakanlığına ait olan Londra’daki bu ev öyle muhteşemdir ki, şaşıran Şah, Kraliçe Victoria’ya “Uyruklarınızdan biri nasıl olur da sarayınızdan daha büyük bir eve sahip olabilir? Hemen kafasını kestirin!” der.

Bu herhalde İngilizlerin uydurduğu bir hikayedir. Ama saray ve iktidarla ilgili algılar açısından bazı gerçekleri vurguluyor. Kraliçe Victoria’nın Buckingham Sarayı bir iktidar merkezi değildi çünkü ülke bir meşruti krallıktı. Bir mutlak hükümdar olsa, Nasreddin Şah’ın sözüne kulak verirdi. Nitekim XIV. Louis, zengin Maliye Bakanı Fouquet’nin kendisini gölgede bırakan muhteşem şatosunu gördükten sonra onu hapse attırmıştır. Kral yıllar sonra oğlu için yazdırdığı anılarında şöyle der: “İşlerin aslını anlayamayan halklar, dışarıdan ne görürlerse ona inanırlar.” Fransa Kralı, sanki Timur’un Semerkant yakınlarında Şehrisebz’de yaptırdığı muhteşem Ak Saray için söylediklerini biliyordu: “Kim ki gücümüzden kuşku duya, diktiğimiz binalara baka!”

Bir saray yaptırmak yetmez; sarayla hükümdarın birbirini tamamlaması için mutlak iktidar şarttır. Onun için bu yazıda, sadece mutlak hükümdarların, devletin merkezi gücünü hissettirdiği dönemlerde yaptırdığı/ kullandığı saraylar söz konusu edilecektir.

Sarayın bir bina olması şart değildir. Cengiz Han’ın veya Timur’un çadırı da güç sembolü bir saray olabilir. Örneğin 1404’te Timur’un topladığı kurultayda ailesine ait özel çadırlar bir seraperde ile ayrılmıştı; bu ipekten perdelerin üzerinde pencereler, kuleli kapılar vardı. 300 metrekarelik kare şölen çadırı ancak bir haftada kurulabiliyordu. Orta Asya’nın bu mobil sarayları, daha sonra köşklere ilham vermiş ve bunlar her yere yayılmıştı.

Ankara’da Atatürk Orman Çitfliği içinde yapılan yeni Cumhurbaşkanlığı konutu, 150 dönüm arazi üzerine inşa edildi. Mimari özellikleri ve simgesel niteliğiyle kamuoyunda tartışmalara yol açtı.

Ele aldığımız sarayların mimari özellikleri, buralarda uygulanan protokol ile uyum içindedir. İki çeşit hükümdar vardı: Kendini gösteren ve kendini gizleyen. Örneğin XIV. Louis, Paris dışında bir saray kurmasına rağmen, bütün gününü saray halkının ve dışarıdan gelen ziyaretçilerin gözünün önünde, bir tören silsilesi gibi düzenlemişti. Buna karşılık kayınpederi İspanya Kralı IV. Felipe nadiren halk arasına çıkar, çıktığında da mermer bir heykel gibi kıpırdamadan dururdu. Fatih’in getirdiği düzenlemelerden sonra Osmanlı padişahları “görünmez” bir güce dönüşmüştü. İran Şahı Abbas ise, XIV. Louis gibi sürekli göz önünde bulunmaya özen gösterirdi. Ancak şunu söylemek gerekir ki, kendini gizlemek de kendini sergilemek kadar etkili bir güç ifadesi olabiliyordu.

Batı sarayları büyük bir binadan, doğu sarayları ise yaygın bir avlu-bina silsilesinden oluşur. Hükümdarın özel hayatıyla kamusal hayatını ayıran çizgiler, bunda önemli rol oynar. Batı saraylarında kadınlar, sahnenin vazgeçilmez oyuncularıyken, Doğu saraylarında perde arkasında esrarengiz rollere bürünürler. Kadınlardan nefret eden Prusya Kralı Büyük Friedrich, karısını eski kraliyet sarayında bırakmış, kendisi muhteşem Sanssouci sarayını kurmuştu. Berlin’i ziyaret edenler, Sanssouci’yi ne kadar beğenirlerse beğensinler, ülkede bir “saray hayatı” olmadığını söylüyorlardı; çünkü burası kadınlardan yoksundu.

Yasak Şehir veya Topkapı’da kadınlar gözden ırak birer haremde yaşıyordu ama varlıkları hissediliyordu. Mimarlık tarihçisi Jian Fei Zhu, Çin imparatorunun “bedeni” ile “aklı” arasındaki ayırım üzerinde durur. Ona göre, eşleri ve harem ağaları, imparatorun “bedeni”ne, bakanları ise “aklı”na hizmet etmektedir; yani iki grup arasında bir rekabet vardır. Çin tarihyazımına göre, imparatorun bedeni ne zaman öne çıksa imparatorluk krize girer; suçlusu da kadınlar ve harem ağalarıdır. Benzer yorumları, “kadınlar saltanatı” bağlamında Osmanlı sarayı için de duyarız.

Halk arasında hükümdarın sarayına duyulan hayranlık, saltanatın gelip geçici olduğu düşüncesiyle yan yanadır. 12. yüzyıl başında yaşamış Horasanlı şair Feridüddin Attar, Mantıku’t-Tayr’da (Kuşların Dili) bir padişahın muhteşem bir köşk yaptırdığını anlatır. Padişah herkesi davet ederek “bakalım bir kusur bulacak mısınız?” diye sorar. Bir sufi, “Tek kusur var, o da bir delik” diye cevap verir. “Oradan Azrail girebilir…”

Bin odalı yeni iktidar merkezi Cumhurbaşkanlığı konutu mimarı Şefik Birkiye’ye göre, tasarımda Selçuklu mimarisinden esinlenildi. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ise, binanın yapımının 1 milyar 370 milyon liraya mal olacağını açıkladı.

Bazen saraylara yapılan harcamalar da dile düşer. Örneğin XIV. Louis öldükten yarım yüzyıl sonra Fransız Devrimi yaklaşırken, kralın Versailles Sarayı’na döktüğü servet tartışma konusu oldu. Mirabeau ve Voltaire’in de katıldığı tartışmalarda, bozuk ekonomi buna bağlandı; hatta saray inşaatı harcamalarının arşivden yokedildiği öne sürüldü. 19. yüzyılda Bavyera Kralı II. Ludwig, masalsı Ortaçağ şatoları (Neuschwanstein, Linderhof ve Herrenchiemsee) kurmak için o kadar para harcadı ki, sonunda tahttan indirildi (1886).

Saraylar iktidarla o kadar özdeşleşmişti ki, rejim değiştiğinde bile bu bağ hemen kopmamıştı. Fransız Devrimi’ni başlatan États Généraux adlı meclis Versailles Sarayı’nda (1789), ilk Osmanlı Meclisi Dolmabahçe Sarayı’nda (1876) açılmış, Brezilya’da ilk cumhuriyet anayasası kovulan imparatorun sarayında kaleme alınmış (1891), Çin Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında Yasak Şehir’de meclis binası kurmak için planlar yapılmıştı (1923). Versailles, devrimden sonra da Fransız devletini temsil etmeyi sürdürdü. 1871’de Fransa’yı yenen Prusya önderliğindeki birleşik Alman ordusu, Alman İmparatorluğu’nun kurulduğunu Versailles’ın Aynalar Galerisi’nde ilan etti. Çarlığın eski sembolü Kremlin, sadece Sovyet tarihi boyunca değil, bugün de Rusya’nın iktidar merkezi. 15 Ağustos 1947’de bağımsız Hindistan’ın ilk başbakanı Nehru, hâlâ süren bir geleneğin temelini attı, Şah Cihan’ın Delhi’deki sarayı Kızıl Kale’de göndere bayrak çekerek göreve başladı.

Sarayların iktidar merkezi olarak sonu geldiğinde acıklı sahneler yaşandı. İran’ı işgal eden Afganlar İsfahan’daki Safevi sarayını, İngilizler Delhi’deki Kızıl Kale’yi yakıp yıktılar. Fransız Devrimi’nden sonra Konvansiyon Versailles Sarayı’nı yerle bir edip etmemeyi düşündü. II. Abdülhamid 1909’da tahttan indirildiğinde Yıldız Sarayı yağmalandı. Kültür Devrimi sırasında Çin’de Yasak Şehir’in yıkılması fikri ortaya atıldı. Sular durulduğunda, bu saraylar veya geriye kalan binalar müzeye dönüştürüldü. Bugün sadece barındırdıkları eserler nedeniyle değil, gezenleri tarihle buluşturdukları için de önemli birer kültür varlığı olarak kabul ediliyorlar.

HZ. SÜLEYMAN’IN TAHTI

Huzura çıkmak ayrıcalıktı

Bütün kutsal kitapların sözünü ettiği, Hz Süleyman’ın muhteşem tahtı önemli bir hükümdarlık simgesidir. Bizans İmparatoru VII. Konstantin’in Teşrifat Kitabı’nda (10. yüzyıl), bir otomat yardımıyla çalışan ve huzura çıkanları huşûya garkeden “Süleyman tahtı”ndan söz edilir. Bunu görenlerden biri de 949’da İstanbul’daki Büyük Saray’ı ziyaret eden Cremona’lı Liudprand’dı: “İmparatorun tahtının önünde yaldızlı bronzdan bir ağaç vardı; dallarında bronz kuşlar şakıyordu. Tahtı koruyan altın aslanlar kuyruklarını yere vurarak kükrüyordu. İmparatoru selamladım, bir de başımı kaldırdım ki ne göreyim? Demin yerde duran taht yükselmiş, havada duruyor!”

Delhi’deki şahların mücevherlerle bezeli tavus kuşu tahtı, Hz. Süleyman’dan esinlenilerek yapılmıştı. Delhi’yi işgal eden İran Şahı Nadir’in bu tahtı İran’a getirdiği (1739), sonra da Osmanlı sarayına hediye ettiği öne sürüldü. Ama İranlılara göre taht onlardaydı. Hatta o günden sonra Şahlık rejimine “Taht-ı tavus” adını verdiler.

DOLMABAHÇE SARAYI

Yenileşmeyi simgelediler

Rus Çarı Büyük (Deli) Petro, ülkesindeki modernleşme hamlesine öncülük ederken, sadece saray değil, şehir de değiştirdi. Ortaçağ kalesi Kremlin’le birlikte Moskova’yı bırakarak St. Petersburg kentini kurdu ve burada Batı tarzında saraylar yaptırdı. Osmanlı Devleti, Tanzimat’ın ilanıyla (1839) kendine yeni bir yol çizdiğinde, Topkapı Sarayı eski rolünü kaybetmişti. İdari merkez Bâb-ı Âli’ye kaymış, şehrin karşısındaki Galata-Pera’nın gücü artmıştı. Padişahlar, denizi aşarak şehrin bu bölgesine yerleştiler. Dolmabahçe Sarayı (1856), Batı üsluplarından esinlenmiş eklektik tarzıyla yepyeni bir binaydı. Padişah artık avlulara serpiştirilmiş köşkler yerine, tek bir cephenin arkasına toplanmış, içi Batılı mobilyalarla döşeli bir saraya geçmişti. Eski bir imparatorluk, kendini yeniden yaratmanın peşindeydi.

Dolmabahçe Sarayı Saltanat Kapısı’nın üzerinde kurucusu Sultan Abdülmecid’in tuğrası yer alıyor.

SARAY MİMARİSİNİN BEŞ ÖNEMLİ ÖRNEĞİ

İki kıtanın iki denizin hakimi

Topkapı Sarayı, Osmanlı Beyliği’nin imparatorluğa dönüşmesiyle kuruldu ve sonraki birkaç yüzyıl bu imparatorluğun aynası oldu. Sarayın kurucusunun Fatih Sultan Mehmed oluşu bir tesadüf değildir. Onunla birlikte devlet yeniden tanımlanmıştı. Artık Sultan bir dünya imparatoruydu. Topkapı Sarayı ondan sonra önemli değişiklikler geçirdiyse bile, Fatih’in vizyonu buraya hâkim oldu. Sarayın içerdiği hükümdarlık sembolizmini inceleyen sanat tarihçisi Gülru Necipoğlu, Osmanlı padişahının “erişilmez” bir konuma yerleştirildiğini belirtir. Sarayın bütün mimarisi ve teşrifatı, hünkârın dış dünyadan uzakta ve herkesten yüksekte olduğunu vurguluyordu. Topkapı Sarayı, bir kapı-avlu silsilesinden oluşmuştur. Dışarıdan içeriye ilerledikçe bu avlulara girilmesi gittikçe zorlaşır, saray bîrûn (dış) ve enderûn (iç) denilen iki ana bölüme ayrılırdı.

II. Mehmed 1453’te Kostantiniye’yi aldıktan sonra hemen bir saray yaptırdı. Ancak burasını kendi iddiaları açısından yeterli bulmamış olacak ki, yenisini yaptırmak için eski Bizans akropolünün bulunduğu yerde bir arazi seçti. Yeni Saray’ın özelliği, iki kıta ve iki denizi gören bir yarıma- danın ucunda yer almasıydı. Sarayın ana giriş kapısı Bâb-ı Hümâyûn’un kitabesinde Fatih karaların sultanı ve denizlerin hakanı olarak nitelenmekteydi. Venedik Elçisi Costantino Garzoni, 16. yüzyılda sarayın yerini şöyle övüyordu: “Avrupa’nın kıyısında, Asya’nın yanıbaşında yükselerek bu ülkelerin kilidini açacak bir anahtara benziyor ve iki kıtaya da doğal bir hakimiyeti var.”

Topkapı Sarayı şehirden surlarla ayrılmıştı ama bunlar savunma amaçlı değildi.

Sarayın ilk iki avlusu, törenler için bir tiyatro sahnesini andırırken, en içteki üçüncü avlu hükümdarın, eşleri, içoğlanları ve hadımlarıyla yaşadığı özel hayat mekanıdır.

Birinci avluyu şehirden Kal’atü’s-Sultaniyye denilen bir dış kale ayırmaktaydı. Üzerinde Alay Kasrı gibi kuleler bulunan bu kale savunma değil, egemenlik simgesidir. Sarayın ana giriş kapısı Bâb-ı Hümayûn’dur. Vezirler, divan toplantılarına katılmak için Divan Yolu’ndan geçerek bu kapıdan içeri girer, padişah cuma namazına, kılıç kuşanmaya giderken buradan çıkardı.

Padişaha özel: Hünkâr Sofası Haremde yer alan Hünkâr Sofası, 16. yüzyıl sonunda yapılmış sonra da önemli değişiklikler geçirmiştir. Padişah bayram ve tahta çıkış gibi vesilelerde harem halkının tebriklerini burada kabul ederdi.

Bâb-ı Hümayûn’un ardındaki birinci avluda (Alay Meydanı) saraya gelenlerin at ve hizmetkarları beklerdi, çünkü ikinci avluda kimse ata binemezdi. Birinci avluda egzotik hayvanlar da bulunurdu. Yabancı bir elçi saraya girdiğinde filleri, zürafaları görür, nutku tutulurdu. Attan inilip iki kuleli Orta Kapı’dan (Babüsselam)geçildikten sonra ikinci avluya yani Divan Meydanı’na geçilirdi. İmparatorluk burada yönetilirdi: Cülûs ve bayram törenleri yapılır, Divanhane’de vezirler toplanır, elçiler veziriazam tarafından kabul edilir, padişah ise Adalet Kulesi’nin Divanhane’ye (Kubbealtı, Divan-ı Hümayûn) bakan kafesli penceresinden bütün bunları izlerdi (veya izlediği sanılırdı). Adalet Kulesi, padişahın ideal özelliği sayılan “adalet”i temsil ediyordu. “Divanhane’ye bakan pencere ile kulenin tepesindeki seyir köşkü, görünmez olmasına rağmen herşeyi bilen Sultanın sadece varlığını değil, mutlak gücünü de temsil etmektedir” (Gülru Necipoğlu).

Divan Meydanı’na hâkim en önemli yapı, üçüncü avluya geçişi sağlayan Bâbüssaade, yani Saadet Kapısı’dır. Bayramlarda, cülus törenlerinde, kriz anlarında padişah bu kapıya çıkarak avluda görünürdü. Mermer sütunlu bir revakın ortasında saçaklı bir kubbeyle örtülü Bâbüssaade, padişahın katıldığı en önemli tören yeriydi. Kapı sadece bir mimari unsur değil, soyut bir yönetim fikridir. Bu politik kavram, iktidar Topkapı Sarayı’ndan ayrıldıktan sonra da “Bâb-ı Âli” yani Yüce Kapı terimiyle varlığını sürdürecekti. Bâbüssaade’den Enderun’a yani iç saraya girilirdi. Kuşların şakıması dışında her yer sessizdi. Ziyaretçinin karşısına Arz Odası çıkardı. Padişah burada bir taht üzerinde oturarak özenle seçilmiş kişileri kabul ederdi.

Üçüncü avlu, padişahın özel yaşamını sürdüğü yerdir. İçoğlanlarının koğuşları, hamam,
iç hazine, sultanın Has Oda’sı (önce yatak odasıyken zamanla bir çeşit taht odasına dönüştü) buradadır. Kutsal Emanetler de burada saklanırdı. Özellikle Hırka-i Şerif, padişahın İslamiyet açısından ne kadar güçlü bir simge olduğunu belirttiği için özel bir öneme sahipti. Buradaki önemli bir başka yapı da haremdir. Burası, hükümdarın kamusal hayattan soyutlandığı yerdir. Kadınlar ve hadımlar, siyasi faaliyette bulunduklarında bunu ancak padişah üzerinden yapabilirlerdi.

Üçüncü Avlu ve gerisinde, bazen dördüncü avlu da denilen bölümde denize kadar uzanan bahçe ve köşkler bulunur. Saray bahçeleri, hep cennet tasvirlerinden ilham alınarak yapılmıştır. Firdevsi’nin Şehnâme’si, Emir Hüsrev’in Heşt-Bihişt’i, Nizami’nin Heft Peyker’i, hadislerde anlatılan cenneti, Sâsâni Şahı Behram Gûr’un yedi bahçe köşküyle birleştirmişti. Bu şiirler ve bu kitapları süsleyen minyatürler, Semerkant, Delhi, İsfahan, Gırnata, İstanbul gibi merkezlerde sarayların bahçe anlayışına kaynak oldu. Topkapı Sarayı’nın bugün kaybolmuş olan bu alanlarında kuşkusuz padişaha cenneti düşündüren bir atmosfer vardı.


‘Yedi dünyanın gözü’nün nuru

Safevi Şahı Abbas (1571-1629), bir kriz anında, 17 yaşında İran Şahı oldu. Kişisel iktidarını kurduktan sonra yeni bir başkent seçti. İsfahan’da yeni bir şehir ve bir saray kompleksi kurdu. Şairler ve seyyahlar, bahçelerle süslü şehri cennete benzettiler. Cemaleddin-i İsfahanî ünlü şiirinde “İsfahan’ı gördün mü?” diye sorar: “O mukaddes serviyi, o ruhperver cenneti, o millet sarayını, o devlet tahtını, o yedi âlemin yüzünü, o yedi dünyanın gözünü?”

Resmî adıyla Devlethâne-i Mübarek-i Nakş-ı Cihan, İsfahan kentinin merkeziydi. Saraya Nakş-ı Cihan veya Şah Meydanı’ndaki Âli Kapu’dan giriliyordu. Âli Kapu’nun üzerindeki köşkte, şahın meydandaki törenleri izlemesi için bir “tâlâr” (sütunlu sundurma) vardı.

Âli Kapu’dan altındaki geçite gelen kaçak ve suçlular “bast” (sığınma) talep edebilirdi. Çünkü geçidin ucundaki kapının eşiğini oluşturan taşın bir parçasının, Hz. Ali’nin Necef’teki türbesinden getirildiğine inanılıyordu. Şah Abbas bile burada atından inerek eşikten atlardı. Ne de olsa Şah İsmail’in torununun oğlu olarak Safeviyye tarikatının şeyhi, dolayısıyla “Hz. Ali’nin eşiğinin bekçisi”ydi.

Fransız ressam Eugène Flandin’in (19. yüzyıl) kaleminden Çehel Sütun. Bu köşk, bugün de ayaktadır.

Pekin’deki Yasak Şehir’de 9 rakamı nasıl tekrarlanıyorsa, İsfahan’da da 4 rakamı gözdeydi: Çehar Havza (Dört Havuz), Çehel Sütun (Kırk Sütun) köşkü, Heşt Behişt (Sekiz Cennet) köşkü bunun göstergesiydi. Şah Abbas şehirde dolaşarak çarşı pazardan alışveriş eder, uyruklarının evine misafir olurdu. Sarayda düzenlediği “meclisler” için köşklerden herhangi birini seçebilirdi. Köşkün önündeki eyvanda yüksek bir platformda oturur, alçaktaki sedire devlet görevlileri, daha da alçak üçüncü sedire ise elçiler ve tüccarlar yerleşirdi.

İsfahan’daki Nakş-ı Cihan Meydanı. Sarayın giriş kapısı olan Âli Kapu sağda yer alıyor.

Şah Abbas’ın teklifsiz davranışları, çağdaşlarının dikkatini çekmişti. Venedikli diplomat Giacomo Soranzo, “kimseyle konuşmayan ve nadiren ortaya çıkan Osmanlı padişahının aksine” şahın haftada birkaç kere misafir kabul ettiğini, ticari ve diplomatik görüşmelere bizzat katıldığını belirtiyordu. Gelibolulu Mustafa Âli de durumu farketmiş, İran hükümdarının, padişahın aksine sürekli görüldüğünü belirtmişti. Osmanlı tarihçisi Lokman ise, Şah Abbas’ın şölenlerini eleştirerek, bunların daha çok meyhaneye yakıştığını öne sürmüştü. Abbas’ın kendi tarihçisi İskender Münşi ise elbette Şahı över: “Keyfi yerinde olduğunda herkesle hemen kaynaşır, kardeş muamelesi eder.”


Hükümdarın evreni aydınlatan ışığı

Aslında Babür Şah’ın Hindistan’ın kuzeyinde kurduğu imparatorluğun merkezi Agra’ydı. Ancak Şah Cihan (1592-1666), Agra’daki atalarının sarayını dar bularak yeni bir başkent yapmaya karar verdi. Delhi kentini yeni baştan yaratacak ve “Şahcihanâbâd” adını verecekti. Eski Babürlü saraylarında kullanılan kırmızı kumtaşı, burada yerini beyaz mermere bıraktı. Çevresindeki surun rengi nedeniyle buraya Kızıl Kale denmesine rağmen, Şahcihanâbâd Sarayı, içerideki beyaz mermer yapıların üstünde parlayan yaldızlı kubbeleriyle, hükümdarın yansıttığı ışığı temsil ediyordu.

Kalenin içinde ilerledikçe girilmesi zorlaşan üç avlu sıralanır. Ortadaki avluda sadece şah ve şehzadeler ata binebilirdi. Burada Divan-ı Avam yani şahın arz odası bulunurdu. Üçüncü avluda ise Şahın has odası (Has Mahal), harem (Zenane) ve Şah’ın özel sarayı (Renk Mahal veya İmtiyaz Mahal) yer alıyordu.

Hanedan, Türk-Moğol (Timurlu) ve Hint kültürlerinin sembollerini birleştirmişti. Şah Cihan’ın büyükbabası Ekber Şah’ın yakınlarından Ebü’l- Fazl, hanedanın efsanevi Moğol prensesi Alankuva’dan doğduğunu, Cengiz Han ve Timur’la devam ederek Ekber’e kadar geldiğini anlatmıştı. Ona göre Şah, güneşten gelen ve evreni aydınlatan bir ışıktı. Bu ilahi ışık, şahların resimlerinde başlarının çevresinde bir hâle ile belirtilirdi. Bu da Hindu fenomenolojisindeki yükselen güneş kavramına uyuyordu. Sonuçta bu Müslüman imparator, çoğunluğu gayrimüslim Hindulardan oluşan bir halka hükmediyordu. Ekber her sabah güneş doğunca halkın önüne çıkardı. Bu törene darşan (Sanskritçe bakış) denirdi. Hatta Ekber, darşaniye (Din-i İlâhi) denilen bir çeşit tarikat kurarak bir pir-mürid ilişkisiyle Müslüman ve gayrimüslim asilleri kendisine bağladı. Bu grubun üyeleri, şahın önünde secde ederdi. Torunu Şah Cihan, İslamiyete aykırı bularak buna son verdi ama darşan törenleri devam etti. Şah güneş çıktığında, “caroka-yı darşan” denilen saray penceresinde gözükürdü. Divan-ı Avam’da yine bir carokada otururdu. Divan-ı Has’ta ise mücevherlerle bezeli ünlü tavuskuşu tahtına kurulurdu.

Divan-ı Has (üstte) ve Delhili ressam Gulam Ali Han’ın (19. yüzyıl) kaleminden Kızıl Kale (yukarıda).

O sırada Fransa’da XIV. Louis tahttaydı. Hint sarayındaki Fransız doktor Bernier, kralın bakanı Colbert’e yazdığı mektupta, Şaha tapılmasını eleştirmişti: “Kralın (Şahın) dudaklarından bir kelime çıkmayagörsün, herkes ellerini havaya kaldırarak ‘Keramet! Keramet!’ diye bağırıyor.” Bernier’nin Versailles’daki asillerin de kendi kralına aynı şekilde davrandığından herhalde haberi yoktu.


Majestelerinin ‘devletlü yatağı’

Batı dünyasında mutlak monarşinin simgesi Fransa Kralı XIV. Louis (1638-1715), onun simgesi ise Versailles sarayıdır. Kral neden Paris yakınındaki bu av köşkünü seçmişti? XIV. Louis, aristokrasinin başını çektiği La Fronde ayaklanmasında, Paris’teki sarayından iki kere gizlice kaçmak zorunda kalmıştı. Hele 13 yaşındayken, sarayı basan Paris halkının, odasına girip uyku taklidi yaptığı sırada yatağının önünden geçtiği geceyi (9-10 Şubat 1651) unutması mümkün değildi.

1660’larda kral, Versailles Av Köşkü’nü genişletmeye başladı. Kralın bu ilgisinden rahatsız olan Maliye Bakanı Colbert, ona bir mektup yazdı: “Louvre Sarayı’nı ihmal ettiniz. (Oysa) parlak zaferler dışında hükümdarların büyüklüğünü ortaya koyan tek önemli şeyin binalar olduğunu, hükümdarların geride bıraktığı muhteşem saraylarla anıldığını gayet iyi biliyorsunuz” (28 Eylül 1663).

Oysa XIV. Louis, muhteşem bir miras bırakmak istiyordu ama bunu yeni bir gelenek başlatarak yapmanın peşindeydi. Versailles sayesinde kral başına buyruk asilleri evcilleştirdi. Bunlar artık sarayda küçük dairelere sıkışmaya razıydı; yeter ki eğlencelere katılsınlar, kralı görsünler, bir saray görevi üstlensinler. Kral, kurallarını geçmişten devşirdiği, kimisini de yeni uydurduğu “etiket” denilen protokol aracılığıyla çevresine büyü yaptı. Etiket, kralın kendisini seyredilecek bir beden olarak sürekli sergilediği bir mekanizmaydı. Sarayın tam ortasındaki “Kralın Odası” (Chambre du Roi), bir tapınak gibiydi. Yataktan kalkışı, traş olması, yıkanması, giyinmesi, “delik sandalyesi”nde ihtiyaçlarını görmesi, yani özel hayatı, seyredilen bir törendi. O bulunmadığı sırada, Kralın Odası’ndan geçenler, boş yatağın önünde mutlaka reverans yapardı. “Devlet yatağı”, “adalet yatağı” gibi, kraliyet gücünü işaret eden kavramlara sahip olan Fransız monarşisinde yatak, özel bir öneme sahipti. “Kralın Yatışı” (Le Coucher du Roi) “Kralın Kalkışı” (Le Lever du Roi) törenleri, hükümdarın özel ve kamusal hayatı arasındaki sınırın kalktığının işaretiydi. Taht, Versailles’da ancak bir elçinin gözlerini kamaştırmak gerektiğinde ortaya çıkardı.

Versailles’ın sonu Fransız Devrimi’nde, 5-6 Ekim 1789’da geldi. Kadınlar saraya yürüdüler, XVI. Louis ve ailesini alıp Paris’e götürdüler. XIV. Louis’nin çocukluğunda yaşadığı kabusu unutmak için kurduğu saray, torununun torununun oğlunu kurtaramamıştı.

Kral’ın Odası (üstte) ve Pierre Patel’in kaleminden Versailles Şatosu (17. yüzyıl) (altta).


Çin imparatorunun uyum sarayı

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı Ekran-Resmi-2021-01-22-21.03.47.png

Ming ve King (Mançu) hanedanlarının (1368-1911) sarayı Yasak Şehir, simgeleriyle ziyaretçileri büyüler: Kötü ruhlardan koruyan kırmızı renkte duvarlar, imparatorlara mahsus güç sembolü sarı renkte tuğlalar, erkeksi (yang) gücün en yüksek mertebesini işaret eden 9 sayısının yeni yıl yemeğinde sunulan 99 yemekten saray kulelerindeki 9 kiriş ve 18 sütuna kadar her yerde tekrar edilişi, mermer trabzan başlarındaki tavuskuşu-ejderha motifleri… Bu renk ve motiflerin çoğunun başka yerde kullanımı yasaktı. Yasak Şehir’in içi, imparatora ulaşmak için aşılması gereken kapılarla doluydu. Engel ve eşikler, güneyden kuzeye doğru artıyordu. Buranın yapım hikayesi de efsane gibiydi. Büyük avludaki ejderha kabartmalarıyla süslü yekpare mermer yol için gereken taşı 20 bin köylü taşımış, donmuş toprağa su döken mühendisler buzdan büyük bir yol yapmış, atlar taşı bu buzun üzerinden Pekin’in merkezine ulaştırmıştı.

Pekin’in merkez ekseni Ya- sak Şehir’den geçiyor ve içerideki bina kompleksini simetrik olarak düzenliyordu. Simetri uyumun göstergesi, uyum ise Konfüçyus düşüncesinin temellerinden biriydi. Güneydeki dış sarayda Yüce Uyum, Orta Uyum ve Koruyucu (veya Korunan) Uyum salonları diziliydi. Bunların ardındaki iç sarayda simetrik bir uyumla, imparatorun konutu (Bulutsuz Gökyüzü Sarayı), imparatoriçenin konutu (Dünyevi Huzur Sarayı), imparatorun eş ve cariyelerine ayrılmış Doğu ve Batı sarayları bulunuyordu. Törenlerde insanlar güneyden gelip Yüce Uyum Salonu’na bakan dev avluya girer, imparator ise kuzeyde merdivenlerin tepesinde yerini alırdı. İnsanlar ona doğru eğilerek alınlarını dokuz kere yere değdirirdi.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı 07.-SAYI-24-763x1024.jpg
Çevresindeki surlarla tam bir dikdörtgen oluşturan Yasak Şehir’in dört yönde dört kapı ve dört kulesi bulunuyor.

Yasak Şehir’de yaşamak hem tutsaklık hem ayrıcalıktı. Örneğin, arşivden belge çaldığı için buradan atılan Zhu Yizun (17. yüzyıl) üzüntüsünü “Kim acır şimdi bana kaybettim bahar rüyamı/ Duvarların ötesinden çan sesini dinlerken” dizeleriyle anlatmıştı. Cumhuriyetin ilan edilmesinin ardındansa (1912) son İmparator Pu Yi için sarayda yaşamak tutsaklığa dönüştü. Artık Yasak Şehir, dışarıdaki dünyaydı. Nihayet 1924’te sarayı terk ettiğinde, bambaşka bir âlemle karşılaştı. 

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı 07.-SAYI-23.jpg
Aslan heykelleriyle Yüce Uyum Salonunun girişi.