“Panama Belgeleri”yle tekrar gündeme gelen offshore bankalar, dünyada kayıtdışı ekonominin en büyük kasaları konumunda. İki dünya savaşı arasında “vergi cenneti” denilen yeni ülke tipinin ilki ve en büyüğü “daha beyaz yıkayan” İsviçre’ydi. Sonraki yıllarda kara paranın yasallaştırılmış bir sır perdesi altında saklandığı çağdaş “korsan adaları” belirdi. Vergi cennetlerinin yakın tarihi.

Vergi ödemekten hoş­lanan bir insan henüz görülmedi. Tarih, az vergi ödemek için bulunan yaratıcı yöntemlerle dolu. Bu­nun iyi bir örneği, İngiltere, Fransa ve İspanya’da nere­deyse 20. yüzyıla kadar uy­gulanan “pencere vergisi”y­di. Bir insanın zenginliğinin evinin pencerelerinin sayısıy­la ölçülebileceğini düşünen İngiliz hükümeti, uygulamayı 17. yüzyıl sonunda başlatmış­tı. Vergi mükellefleri ise buna, evlerinin bazı pencerelerini örüp kapatarak cevap verdi. Bugün bile İngiltere ve Fran­sa’da pencerelerinin bir bölü­mü kapalı eski evlere rastla­mak mümkün.

Düşük vergi her zaman çekiciydi. Pek çok liman ve şehir, düşük vergi uygulaya­rak tüccarları çekmeye çalış­mıştı; hatta Ortaçağ’da tica­ret yolları üzerindeki kentler, sadece panayır zamanında vergilerini düşürmeyi adet edinmişlerdi. Ancak bir ülke­ye vergi cenneti diyebilmek için gereken koşullar, ilk defa 1920’lerde bir araya geldi. Bü­tün dünyaya ilham veren ilk örnek İsviçre oldu.

İsviçre’nin parayla özel bir ilişkisi vardı. Örneğin 18. yüzyılda Fransız düşünür Voltaire okurlarına şu tavsi­yede bulunmuştu: “İsviçreli bir bankerin pencereden at­ladığını görürseniz hemen siz de peşinden atlayın. Paranın nerede olduğunu ondan iyi bi­len yoktur”. Ülkenin bankacı­lık şöhreti, 16. yüzyıl sonunda Fransa’dan kovulan protes­tanların İsviçre’nin Cenevre kentine yerleşip burada ken­dilerini bankacılığa vermesiy­le bütün Avrupa’ya yayılmıştı. Fransa Kralı XIV. Louis’nin, ülkesinden attığı bu kişiler­le daha sonra yoğun bankacı­lık ilişkileri kurması, paranın renginin olmadığını gösteri­yordu.

İsviçre’yi iki dünya savaşı arasında “vergi cenneti” hali­ne çeviren bu bankacılık gele­neği oldu. 1920’lerde 1. Dünya Savaşı’nın tahribatını üzerle­rinden atmaya çalışan devlet­lerin harcamaları artmış, vergi oranlarını olabildiğince yük­seltmek zorunda kalmışlardı. İngiltere’de daha savaş önce­sinde özellikle veraset vergi­leri inanılmaz boyutlara ulaş­mış, Fransa iki savaş arasında sol hükümetlerin yönetimin­de en yüksek vergi oranlarına sahip ülke haline gelmişti. Bu ülkelerdeki sermaye, vergiden kaçacak bir liman arıyordu.

Yolu açan Luxembourg, Liechtenstein ve İsviçre ol­du. Bu üç ülke birer tampon olarak ortaya çıkmıştı. İsviç­re 1815 Viyana Kongresi’nde Avrupa’nın büyük güçleri ta­rafından “ebediyen tarafsız ül­ke” ilan edilmiş, Luxembourg 19. yüzyılın ikinci yarısında birbiriyle savaşan Fransa ile Almanya arasında bir güvenlik alanı olarak bağımsızlığını el­de etmiş, İsviçre ile Avusturya arasındaki Liechtenstein ise, Avusturya’nın 1. Dünya Sava­şı’nda yenilmesinden sonra sırtını bu ülkeye dönerek ken­dini İsviçre’ye yamamış, hatta İsviçre Frangını ulusal para birimi olarak kabul etmişti.

İsviçre sistemi

İsviçre savaşa katılmamıştı, solcuların iktidarda olduğu Fransa ile istikrarsız Alman­ya’ya coğrafi olarak çok ya­kındı. Enflasyon sarmalına yakalanmış bu iki ülke arasın­da, kendi parasının istikrarını fetiş gibi koruyan bir banka­cılar memleketiydi. Uyguladı­ğı vergiler İngiltere ve Fran­sa’ya göre düşüktü; ama asıl önemlisi teorik vergilerle pra­tik vergiler arasında büyük bir uçurumun var olmasıydı.

İsviçre her bir kantonu kendi kafasına göre kural­lar uygulayan zayıf bir fede­ral devletti; varolan devlet de bankacıların emrindeydi. Uygulamada buradaki herkes, bağlı olduğu kantona “gönlün­den koptuğu kadar” bir vergi ödüyordu. 1930’ların sonun­da İsviçre’nin federal vergi dairesinde (Administration Fédérale des Contributions) sadece yüz memur çalışırken, İngiltere’nin vergi dairesi Bo­ard of Inland Revenue’ye bağ­lı memur sayısı 24 bini bulu­yordu.

Bir vergi cennetinin ol­mazsa olmaz koşulların­dan bir başkası da, 8 Kasım 1934’te federal bankacılık ya­sasının kabul edilmesiyle ye­rine geldi. Bu yasanın ünlü 47. Maddesine göre, İsviçre ban­kalarında çalışanların, müş­terileriyle ilgili en küçük bir bilgi bile vermeleri yasakla­nıyor, bunu yapanlara asgari altı ay hapis ve 50 bin İsviç­re Frangı para cezası öngörü­lüyor, banka memuru işinden ayrılsa bile bu sır kilidini üze­rinden atamıyordu.

Posta kutusu şirketleri

İsviçre kantonları, en yoksul kanton Zug’un önderliğinde holdinglere (başka şirketlerin çoğunluk hisselerini elinde bu­lunduran şemsiye şirket) kolay­lık sağlamaya başlayarak vergi cennetinin bir başka koşulunu da yerine getirdiler. 1921-1939 arasında bunların sayısı 138’den 2017’ye yükseldi. Çoğunlukla İsviçreli bir avukat veya banka­cı tarafından yönetilen bu “pos­ta kutusu” şirketleri, yalnız ço­kuluslu şirketlerin değil zengin bireylerin de vergi yükünü azal­tan “yaratıcı” bir muhasebecilik uyguluyorlardı.

Luxembourg 1929’da bu tür paravan şirketlerin kurul­masını kolaylaştıran bir yasa çıkardı, Liechtenstein da aynı yolu izledi. Aslında bu yönte­mi 1880’lerde ilk keşfeden Drill adında bir Amerikalı avukat olmuştu. ABD’nin New Jersey Valisi Leon Abbet’i eyalette ku­rulacak şirketlere kolaylık sağ­laması konusunda ikna etmiş­ti. ABD’nin diğer eyaletlerin­de o dönemde şirket kurmak uzun ve zahmetli iken, New Jersey’de tek kişinin çalıştığı küçük bir şirket 24 saat içinde faaliyete geçiyor, eyalet de bun­lara uyguladığı vergiyi düşük tutarak sürümden kazanıyor­du. İsviçre’de uygulanan da bu yöntem oldu.

Avrupa’nın büyük devletle­ri, vergilerinin Alpler’e doğru bir yolculuğa çıktığını farke­derek İsviçre’yi sıkıştırmaya başladılar. Her alanda başarı­sızlığıyla tanınan Milletler Ce­miyeti, İsviçre ile büyük Avru­pa devletleri arasındaki vergi tartışmalarında da aynı bece­riksizliği gösterdi. Ülkeler İs­viçre ile çifte vergilendirmeyi önleme antlaşmaları yaparken, karşılık olarak bilgi alışverişini zorunlu hale getirmeyi, böylece vatandaşlarının servetinin izi­ni sürmeyi amaçlıyorlardı. An­cak her pazarlıkta İsviçre bilgi alışverişi koşulunu masadan kaldırmayı başardı.

1932: “Paris Papers” skandalı

Bu arada ilk skandal da pat­lak verdi. 1932 sonbaharın­da Paris’te Komiser Barthe­let yönetiminde bir grup polis, bir apartman dairesine baskın düzenledi. Burası, İsviçre’de­ki Banque Commerciale de Bâle’ın şubelerinden biriy­di. Polis, apartman dairesin­de bir senatör, bol bol İsviçre Frangı ve özellikle de banka­nın müşterilerinin adlarının yazılı olduğu 10 defter buldu. Paralarını İsviçre’ye kaçıran Fransızlar arasında s enatör­ler, piskoposlar, gazete pat­ronları vardı. Polis içeriden bir muhbirin verdiği bilgiden yararlanmıştı. Hükümet olayı basından gizli tutmaya çalışsa da, sosyalist milletvekili Fa­bier Albertin, iki hafta sonra meclis kürsüsüne çıkarak ver­gi kaçıranların adlarını tek tek okudu. Bu skandal, günümüz­deki “Panama Papers” olayına kadar uzanan zincirin ilk hal­kasıydı.

Vergi cennetinin bir başka babası da İngiltere’ydi. 1929’da bir yılan hikayesi gibi uzaya­rak Lordlar Kamarası’na kadar taşınan bir dava, sonraki pek­çok gelişme için emsal oldu. Mısır’ın bir İngiliz sömürgesi olduğu sırada Londra’da kuru­lan ve Mısır’da faaliyet göste­ren Egypt Delta Land adlı şir­ket, Mısır’ın bağımsızlığı ilan edildikten (1922) sonra, İngi­liz yasalarına tâbi olmamak için giriştiği hukuk mücadele­sini kazandı. Böylece merke­zi Londra’da olan bir şirketin İngiliz şirketler yasası ve vergi sisteminin dışına çıkabileceği tescil edilmiş oldu.

İngiltere’den adalara

1957’de İngiltere Merkez Ban­kası, İngiliz bankalarının İn­giltere’de yerleşik olmayan müşterileri arasındaki işlem­lerin sanki İngiltere’de gerçek­leşmemiş gibi kabul edilme­sine karar verdi. Euromar­ket denilen bu piyasa aslında Londra’nın ortasında işlem yapıyor, ama sanki sınırdışın­da (“offshore”) çalışıyormuş gibi İngiliz yasal sistemi dı­şında hareket edebiliyordu. Bu nedenle kimileri Londra’nın iş merkezinin (City of Lon­don) bir vergi cenneti oldu­ğunu iddia ettiler. Bu uygula­ma 1960’larda İngiltere’nin Guernsey, Jersey gibi adaları­na, Bermuda, Cayman Adala­rı, Bahamalar, Singapur, Hong Kong vb. gibi sömürge ve eski sömürgelerine yayıldı.

Günümüzde 11 bin fonu, 200 bankası, 140 vakıf şirke­ti ve 95 bin kayıtlı şirketiyle dünyanın altıncı büyük ban­kacılık merkezi olan Cayman Adaları’nın öyküsü ilginçtir. Her şey 1960’larda yerel bir hukuk şirketinin hazırladı­ğı birkaç yasayla başladı. Bu yasalar, o zamanlar bankası, telefonu olmayan, elektrik sis­temi doğru dürüst çalışmayan, büyükbaş hayvanları öldüre­cek güçte sivrisineklerle dolu, tarihî korsan ve kölelerle süs­lü bu üç Karayip adasını baş­tan aşağı değiştirdi.

Ağır vergi yükünden bunalan bir İngiliz’i hicveden karikatür, 18 yüzyıl.

Bugün Cayman adalılar, sı­fır vergi ve bankacılık sırrına dayalı bir vergi cenneti olma­larını, bayram olarak kutladık­ları bir efsaneye dayandırıyor: Rivayete göre 1794’te on İngi­liz gemisi Cayman açıklarında batmış, denizciler adalılar ta­rafından kurtarılmış, İngiltere Kralı III. George da uyrukları­na duyduğu minnetin ifadesi olarak Cayman adalarına vergi bağışıklığı tanımıştı. Bu hika­yenin tarihî bir gerçek olmadı­ğını söylemeye gerek yok.

Tanrı’nın bankeri

Vergi cennetleriyle ilgili asıl sorun, “bankacılık sırrı” ya­salarının arkasına gizlenen muhtemel suçluların varlı­ğıydı. İsviçre’nin dünya dik­tatörlerinin kendi halkla­rından çaldığı parayı göm­düğü büyük bir kasa olduğu, 1986’da Filipinler diktatörü Marcos’un iktidardan düşüp ölmesinin ardından açılan davada iyice ortaya çıktı. Fi­lipinler hükümeti Marcos’un çeşitli vergi cennetlerinde saklanan servetine el koymak için “Büyük Kuş Operasyo­nu” adlı bir girişim başlattı. En zor hedef İsviçre’ydi. İs­viçre hükümeti, Marcos’a ait hesapların dondurulmasına karar verdi ama 12 yıl boyun­ca süren davada, bu serve­tin tam miktarı bile öğreni­lemedi.

Ardından 1982’de Vatikan ve mafya ile içiçe olan İtalyan bankası Banco Ambrosiano skandalı patlak verdi. Banka, kara parayı İtalya dışına ka­çırmak için Luxembourg’da bir holding kurmuştu. Bası­nın “Tanrı’nın bankeri” adı­nı taktığı banka müdürü Ro­berto Calvi, mafya usulü bir cinayete kurban gitti, Lond­ra’da bir köprüye asılı olarak bulundu.

Bankacılık sırrıyla ilgili yasalar nedeniyle bir muhbi­rin ortaya çıkıp bildiklerini açıklaması çok zordu. Ayrıca ülkeler kara para operasyon­larına giriştiklerinde karşıla­rına büyük hukuki sorunlar çıkıyordu.

2008’de Alman istihbarat teşkilatı BND, bir banka bilgi­sayar teknisyeni olan Heinri­ch Kieber’den Liechtenstein’a para gömen kişilerin listesini içeren bir CD satın aldı. Ar­dından Alman federal poli­si, aralarında önemli devlet görevlilerinin de bulunduğu pek çok kişiyi tutukladı ama Alman hükümeti eleştirilere uğradı. Diğer ülkeler bu CD’yi kullanıp kullanamayacakları­nı bilemediler, çoğu “hırsızlık malı” olan bir kaynağa daya­narak yasal işlem yapamaya­cakları sonucuna vardı. CD’yi satan bilgisayarcı Heinrich Kieber kimlik değiştirmek ve polis koruması altında yaşa­mak zorunda kaldı. 2014’te bu defa çokuluslu büyük şirket­lerin Luxembourg’a gömdüğü paralarla ilgili bilgiler ortaya çıktığında, kendini hapiste bulan tek kişi muhbir Antoi­ne Delfour oldu. Günümüzde OECD, IMF, G-20 ülkeleri, Avrupa Birliği, Dünya Bankası… gibi çeşitli kurumlar, vergi cennetlerini kategorilere ayırıyor, her yıl listeler yayınlıyor, puanlıyor, sıralıyor, uzun uzun tartışı­yor. Bir vergi cennetine yol­layacak kadar parası olmayan sıradan insanların anlamak­ta zorlanacakları bu tanım ve ayrımlar, vergi cennetleri­nin paranın üzerini örtmek­te kullandıkları göz boyayıcı yöntemler kadar karmaşık. Ama aslında tanım çok basit olabilir: Yasal veya yasal ol­mayan bir iş yaparak belli bir ülkede kazanılan paranın o toplumdan kaçırılarak taşın­dığı yere vergi cenneti demek yanlış olmaz.

NAZİLER YAHUDİ HESAPLARININ PEŞİNDE

Gestapo ajanının İsviçre operasyonu

Almanya’daki Nazi rejimi, vatandaşlarına yurtdışında kişisel banka hesabı açmayı yasak­ladı ve bunu çiğneyenlere ölüm cezası getirdi. 1934’te Gestapo ajanı Georg Hannes Thomae, İsviçre’ye gönderildi. Görevi kendisine verilen listedeki Alman Yahudilerinin İsviçre bankalarında hesapları olup olmadığını ortaya çıkarmaktı. Zürich’e yerleşen, banka memurlarına rüşvetler dağıtan Thomae, bir süre sonra bu hesapların izini buldu.

Uyguladığı taktiklerden biri ilginçti: Société de Banque Suis­se’e (SBS) giden Thomae, Anton Fabricus adında bir Alman Yahudi tüccarın hesabına 20 bin İsviçre Frangı yatırmak istediğini bildirdi. Banka parayı kabul ederek, Fabricus’un müşterilerinden biri olduğunu itiraf etmiş oldu. Bir iddi­aya göre bu olay, İsviçre’nin birkaç ay sonra bankacılık sırrı yasasını kabul etmesinde etkili oldu.

Nazi rejimi, yakaladığı zengin kurbanlarına baskı yaparak İsviç­re’deki hesaplarını Almanya’ya göndermeleri için transfer talimatı imzalattırmayı adet edinmişti. Bankalarla müşteriler, buna karşı casusluk tedbirleri geliştirdiler. Ör­neğin bir müşteri yolladığı transfer talimatında eğer “İ” harfini noktasız yazarsa transferin gerçekleştirilme­mesini istemiş, bir diğeri bankaya bir kartpostalın yarısını vererek elinde vekaletnameyle bir üçüncü şahıs gelirse, kartın ikinci yarısını gös­termeden ona herhangi bir ödeme yapılmamasını talep etmişti.

İsviçre bankaları savaş sıra­sında Nazi Almanyası ile de yoğun ilişkileri sürdürdüler. Almanya savaşta ele geçirdiği çalıntı altını (bunun çoğu işgal ettiği ülkelerin altın rezerviydi) tarafsız ülkelerle yaptığı ticarette kullanırken, İsviçre bankacılık sisteminden yararlandı. Nazilerin yağmaladığı sanat eserleri de İsviçre banka kasalarına taşındı ve sanat piya­sasında üçüncü kişilere satıldı. Bu iddialar, 1996’da İsviçre hüküme­tinin eleştiriler üzerine kurdurdu­ğu bağımsız uzmanlardan oluşan “Bergier Komisyonu” tarafından araştırılarak 2002’de yayınlandı.

1995’te İsviçre bankalarına karşı dava açan Dünya Yahudi Kongresi, bankaları soykırımda ölmüş Yahudilere ait hesapların üzerine yatmakla suçladı. Dava 2000’de İsviçre bankalarının taz­minat ödemesiyle sonuçlandı.

DÜŞÜK VERGİLİ TAŞIMACILIK

Gemiler neden Panama bandıralı?

ABD, 1903’te Kolombiya üzerinde baskı uygulayarak bu ülkenin elindeki Panama eyaletini kopardı. Böylece ABD, yeni kurdurduğu bu ülkede iki okyanusu bağlayan ünlü kanalı açtırabildi (1914). Panama, vergi cennetine dönüşme kararını veren ilk ülkelerden biriydi. Önce gemi taşımacılığına tanıdığı olağanüstü kolaylıklarla adını duyurdu. Düşük vergi, kuralsızlık ve denetim yokluğu sayesinde dünya sularını “Panama bandıralı gemiler” sardı. Bu uygulama tankerlerle petrol taşıyan Amer­ikan Standard Oil petrol şirketi için özel olarak başlatılmıştı. 1920’lerde ABD’de alkol tüke­timi yasaklandığı sırada içki kaçakçılığında da işe yaradı.

1980’lerde ise ülkenin yönetimini, açıkça Medellín uyuşturucu kartelinin ortağı olan Noriega’nın ele geçirmesiyle Panama uyuştu­rucu parasının yuvalandığı bir ülkeye dönüştü. Sonunda Noriega Amerikalılar tarafından iktidardan indirildi ama Panama vergi cenneti olmaktan çıkmadı. 2014 IMF raporuna göre Pana­ma, para aklanmasına ve terörün finanse edilmesine karşı önlem almak isteyen ülkelere tavsiye edilen 40 adımdan sadece birini atmıştı!

OFFSHORE BANKALARDAKİ MUAZZAM PARA

Dünyanın gizli serveti 8 ila 21 trilyon dolar

Sınırötesi servetin boyutları konusundaki tahminler, he­saplamada kullanılan yöntem­lere göre değişiyor. Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı OECD’nin 2007’deki tahmin­lerine göre, offshore sermaye 5 ile 7 trilyon dolar arasında değişiyor. London School of Economics’de çalışan iktisatçı Gabriel Zucman ise geçen yıl yayınladığı “Ulusların Gizli Ser­veti” adlı kitabında, dünyadaki finans servetinin yüzde 8’inin vergi cennetlerinde toplandı­ğını, bu 7.6 trilyon doların 2.46 trilyonunun İsviçre’de bulundu­ğunu belirtti.

Vergi cennetlerine karşı bir baskı grubu olarak kurulan Tax Justice Network için bir araştırma yapan eski McKinsey danışmanı iktisatçı James Henry, servetlerini vergi cennetlerin­de saklayan zenginlerle ilgili tahminlerinde daha da ileri gitti. Ona göre offshore hesaplarda 21 trilyon dolar bulunuyor, bunun 9.8 trilyon doları, geliri 30 milyon doları aşan en üst katmandaki 100 bin kişilik gruba ait.

Bu sistem basitçe şöyle işliyor: Örneğin bir tablo veya banka hesabı İsviçre’de bulunu­yor. Ama buna sahip olan yasal yapı dünyanın dört bir yanına dağılıyor. Bu tablo veya banka hesabı, başka bir ülkenin yasal sistemi içindeki bir offshore şir­ketine ait; o şirket ise bir üçüncü ülkenin yasal sistemi içindeki bir vakfa ait, o vakfın yöneticileri ise tamamen farklı bir ülkenin yasal sistemine tâbi.

Bir şirket ne kadar büyükse vergi cennetinden faydalan­ma ihtimali de o kadar artıyor. ABD’de ülkenin resmî mâli denetim kurumu GAO, 2009’da yaptığı açıklamada, halka açık en büyük 100 Amerikan şirketinden 83’ünün vergi cennetlerinde kendilerine bağlı şirketler bulun­durduğunu belirtti.