…ki içim yanıyor? Notre-Dame yangınını hazla ya da düşmanca düşüncelerle, duygularla izleyenler yok muydu timsah gözyaşları dökenler arasında? Yangının karşısındaki halimizi, duruşumuzu belirleyen Notre-Dame’ın bizim açımızdan, bizim değer dizgemizde “ne” olduğudur.

Akşam 18.45 suları, 15 Nisan 2019. Notre Dame Katedrali çatısında başlayan yangından, tam o sırada Paris’te bulunan ve geceyarısı yangın hafifletilesiye Maître Albert sokağındaki kalabalığın arasına karışan Fatma Tülin’in telefonuyla haberim oldu. Geceyi ekran karşısında, arasıra onunla konuşarak geçirdikten sonra geç saat yatağa uzandığımda uyku tutmadı gözümü. Karmaşık içdüzenli bir tünelin içine girmiş gibi sağa sola savruldum bir süre, yanlış kurgulanmış bir filmin figüranı gibi, güç belâ dalmışım.

1970’lerin ilk yarısında Leslie’yle yanyana Notre Dame’ın önünde çekilmiş fotoğrafımızı sabah uyandığımda önüme koydum. Raftan PARİS ecekent (Enis Batur, Remzi Kitabevi, 2012) kitabını çekip aldım; Victor Hugo’nun romanıyla ilgili iki sayfalık bölümü okudum. Belleğimi yokladım. Katedralin içine yaklaşık 20 yıldır girmemiş olmalıyım; hemen her yıl etrafında dolanmışımdır gerçi ama gezmen kalabalığı ziyareti nicedir zorluyordu, unutmamak gerekir. 

Gece, sözalanların sıraladığı bütün basmakalıp doğruları paylaşıyorum: İnsanlığın kültür mirasının en değerli parçalarından biri çok ağır, geridönüşsüz biçimde yaralandı. Seferber olunacağı, hızla onarım çalışmalarının başlatılacağı kesin -olayın en dramatik yanlarından biri, oysa, yangının onarım çalışmaları yüzünden çıkmış olması değil mi?

12. yüzyıldan kalma “orman”la, 800 yıllık meşe putrelleriyle ilgili bir belgesel televizyonda gösterileli dört gün olmuştu! Uzmanlar, orgun “eriyip erimediğini” henüz bilmiyorlardı. Viollet-le-Duc’ün 19. yüzyıl onarımı sırasında diktiği “flèche” herkesin gözü önünde yandı ve devrildi. Yangının en ağır simge-görüntüsü olarak kalacağa benziyor geleceğe.

Liberation, 16 Nisan 2019: “Dramımız”.

Notre Dame, Devrim’de ve Commune günlerinde ciddi hasar görmüştü; kalkışımlar böyledir, bedellerini kabul etmek gerekir. Dün geceki yangın için bunu söyleyemeyiz: Bağışlanması olanaksız “zincirleme hatalar”ın büyük olasılıkla sorumluları (sorumsuzları) görülse bile görünmeyecektir.

Böylesi bir ‘olay’ın dolaysız tanığı olmak, orada bulunmak farklı dozlar yüklüyor duygulara: Dolaylı tanıklık ister istemez mesafe ayarını değiştiriyor, dışarıdan görüyorsunuz aynı sahneyi, üstelik kameralar ve dron’lar sayesinde görme ufkunuz genişletiliyor, şu var: İşin içinde değilsiniz, yangının ısısı da kokusu da erişmiyor size, dolaysız tanıklarla ortak atmosfer paylaşımının doğurduğu ek boyuttan yoksun, yaşamıyor, seyrediyorsunuz.

Kaçınılmaz, Notre Dame’ın ucu ucuna kurtarılan kuleleri üzerinden, ikiz kulelerin çöküşünü ekrandan izleyen birkaç milyar insanla birkaç milyon New York’lunun arasındaki uçurum geliyor akla: ‘Canlı yayın’ yanlış adlandırma biçimi bana kalırsa, araya cam girdiğine göre ‘camlı yayın’ demek daha uygun olur; birebirlik koşulu Zaman ekseninde doğruysa bile, Uzam ekseninde geçerli değil çünkü.

‘Olay’ın doğurduğu duygu tabakalarını ayrıştırmak kolay olmasa gerek. Cocteau’nun “kütüphaneniz yansa önce neyi kurtarırsınız?” sorusuna “ateşi” yanıtını vermesini cakadan ibaret etmek saymamak gerekir: Yangının büyülediği, “aura”sına teslim olan insanlar vardır. Tanpınar’ın İstanbul’un büyük, dolayısıyla uzun süren mahalle yangınlarını saatlarca izlemek için piknik sepetleriyle konum alan hemşerileri konu edindiği satırlara vaktiyle değinmiştim. Notre Dame yangınını hazla ya da düşmanca düşüncelerle, duygularla izleyenler yok muydu dün gece? Timsah gözyaşları dökenler arasında?

Yangının karşısındaki halimizi, duruşumuzu belirleyen Notre Dame’ın bizim açımızdan, bizim değer dizgemizde ne olduğudur.”

Ben ki Katolik değilim, dindar değilim: Neyim oluyor Notre Dame, ki içim yanıyor?