Heidegger’i ve onu bu yolda handiyse adım adım izleyen Derrida’yı saymazsak, sanat/teknik ilişkisine köklü, sorgulayıcı bir yaklaşım getirebilen düşünür ve kuramcılara çağımızda sık rastlanmamaktadır. Frankfurt Okulu üyeleri ve Benjamin bu bağlamda da yalnız kalmışlardır: Konu özellikle son yarım yüzyıl içinde bütün bütüne insan bilimleri alanında çalışanlara terkedilmiştir. 

Adorno’nun Yeni Müziğin Felsefesi’ne (Philosophy of New Music) girişi Hegel estetiğinden kilit bir önermeyle açılır: “Çünkü sanatta, yalnızca hoş ve yararlı bir oyunla karşı karşıya gelmeyiz: Gerçeğin açılmasıdır karşımıza çıkan”. 

Sanat yapıtı, katlanmış gerçeğin, katlanmış gerçekliğin her iki anlamda açılmasıdır, demek ki. Bir bakıma bütün öykünme kuramlarına karşı çıkarılabilecek bir önermedir Hegel’inki. Türkçe’nin bize kolaylık yaptırttığı bir kelime oyunu sayılmazsa, bir yandan da temel bir ‘Hegel’cil’ kavrama daha yönelebilir, bir kez daha cümleyi kurabiliriz: “Sanat yapıtı gerçeğin (gerçeğe doğru) aşılmasıdır”. 

Açılma ve aşılma: Platoncu anlayışın köküne ters düşen bir okuma. “Sözün Belleği” başlıklı bir denememde, Platon’un “Phaidros”ta sigaya çektiği yazı sanatını Derrida’nın ışığı altında görmeye çalışmıştım: “Gerçekte yazının bu derece korkunç bir şey olması resme pek fazla benzemesindendir, Phaidros. Resmin meydana getirdiği şeyler canlı gibidir, fakat tut onlara bir şey sor: Derin bir suskunluk. Yazılı şeyler de böyle, akıllı adamlar gibi konuştuklarını sanırsın. Fakat tut onlardan dediklerini açıkça anlatmalarını iste, sana bir tek yanıt vereceklerdir: Hep aynı olan yanıtı”. 

Bu parçada ilginç olan, nimetik özellikleri nedeniyle üzerinde ısrarla durduğu Güzel Sanatların tam da bu nedenle düşünürü öfkelendirmeleridir. Kaldı ki birkaç kez bu konuya dönecek, suçlamasını perçinleyecektir. Oysa, besbelli bu sessizliğe, sözkonusu ettiği suskunluğa yönelik temel bir kuşkusu vardır Platon’un: Resim sanatı, yazı sanatı mı sorulan sorulara karşılık verememektedir; yoksa bu sanatlara soru sormayı öğrenmek mi gerekmektedir? Giderek yeğinleşen bir sancı olur bu. Iris Murdoch, Maggee ile yaptığı bir konuşmada, çok yerinde bir vurguyla Platon’un aslında “içindeki sanatçıyı” devletinden kovmaya kalkıştığını söylemişti. 

Bu anlamda, Platon’un karşı kutbudur Hegel: Sanatın henüz örtük, açıkta olmadığı için kapalı, daha doğrusu şimdilik açığa vurulmamış bir yere yönelik bir “gerçek dili”yle yaşadığını ileri sürmüştür. Yaratıcı kişi bu saklı, ertelenmiş, ileride ya da ötede duran gerçeğe, onun içine ve biçimine yöneldiği için özel bir dili, kendi dilini kurmak, geliştirmek zorundadır. Alımlanma konusu apayrı bir soruşturmanın önem kazanmasına, özellikle de çağımızda okuma yöntemlerinin hızla gündeme gelmesine neden olacaktır. 

Bu örtük/katlı gerçeğe, onu yansıtma amacıyla yönelmeden önce yapılması gereken işlemlerin bir bir devreye girme sürecidir bu. Örtünün altındakini açığa vurmak, katlı duranı kat kat açmak için yapılması gereken işlemler toplamı – Eski Yunan’dan bu yana sanatın bir “teknik işi” de olduğu boş yere öne sürülmemiştir. Oysa, Heidegger’i ve onu bu yolda handiyse adım adım izleyen Derrida’yı saymazsak, sanat/teknik ilişkisine köklü, sorgulayıcı bir yaklaşım getirebilen düşünür ve kuramcılara çağımızda sık rastlanmamaktadır. Frankfurt Okulu üyeleri ve Benjamin bu bağlamda da yalnız kalmışlardır: Konunun, özellikle son yarım yüzyıl içinde bütün bütüne insan bilimleri alanında çalışanlara terkedildiği ortadadır. 

Estetik çerçevesinde, büyük ölçüde Hegel’e borçlu olduğumuz bir tıkanma önümüzdeki: Gerçekçiliğin tanımlanması sürecinde gerçekliğin kavranıp süzülmesi, özetle sanatsal dile çevrilmesi evreleri, mantığı kolay anlaşılamayan bir seçimle geçmişin zanaat kipi sayılmış, dile gelen dile getirilme işinden soyutlanmasa bile, tekniğin önemi bir hayli indirgenerek “biçimci” nitelenmesine aktörel bir anlam yükü verilmiştir. 

Lukacs’ın yer yer habis bir gözü kapalılıkla işlevselliğine indirgediği sanat ve yazın ürünü için modernizmi büyük ve yoz bir tehlike saymasının altında, sanatı öldürmüş baba’yı okumak boş bir çaba olmaz sanıyorum: 20. yüzyılın bütün avangardını ve öncü yaratıcılarını bir bir karalarken, yalnızca sıradan ürünlere zar atmakla kalmamıştır elbette: Thomas Mann’da bulduğu doruk, bir dünyanın -mimesis’e dayalı klasik dünyanın son, sınır- örneği değil midir? 

Kafa patlatan düşünürler… “Gerçekliğin sanatsal dile çevrilmesi evreleri, mantığı kolay anlaşılamayan bir seçimle geçmişin zanaat kipi sayılmış, dile gelen dile getirilme işinden soyutlanmasa bile, tekniğin önemi bir hayli indirgenerek “biçimci” nitelenmesine aktörel bir anlam yükü verilmiştir”. Konu üzerinde kafa patlatan düşünürler… 

Sanatın, klasik tanımıyla, öldüğünü ileri sürmemiştir Lukacs. Ama sanatın ve yazının misyonerliğine bel bağlarken, yaratıcının arayış serüvenini neredeyse inatla dekadans duvarına dayadığı da yadsınamaz. Hegel’in açık bıraktığı öteki kapıdan, “sanatın, gerçeğin açılması” anlamına geldiği yollu önermeden yola çıksaydı, düşünsel birikimi açısından benzersiz denilebilecek bir düzeyi simgeleyen bu Orta Avrupalı düşünürün Kafka’yı, Joyce’u ve Proust’u; gerçeküstücülüğü ya da dışavurumculuğu elinin tersiyle itmesi sözkonusu olmazdı. 

Sonuç olarak: “Sanattan ve yazından öykünme damarlı bir görev beklentisi tanımı yapması, Lukacs’ın Hegel’den aldığı asıl dersin ‘sanatın ölümü’ çıkmazından kaynaklandığını gösterir” diye düşünmemek elde midir? 

Bu sonucu son modernler Auschwitz karabasanı üstünden okuyacaklardı.