Hem bizde hem karşı coğrafyada ustayla çırak arasındaki ilişkiler hem sağlam hem de gerilimlidir. Daidolos-Talos, Russell- Wittgenstein, Freud-Tausk, Picasso-Braque… Hayatını ustasına adayanlar, çömezlerini uydular üzerinden seçenler -uzun, karmaşık bir katalog. İlişkileri karakter meşrepleri yoğurur; gerçek bağ ise ancak denklik asasına dayanarak gelişir.

İkonograf-seyyah Nicolas Bouvier’nin (ki Anadolu’yu da arşınlamıştı) ufarak İmgeden Hikâyeler kitabının her parçası önümde derin ufuklu bir pencere açtı. Manesse Codex (14. yüzyıl başında yazılmış Ortaçağ Alman şiirleri derlemesi) çıkışlı gravürü izleyen metnin çekirdek cümlesi de: “Bilginin peşine takılışı, hep enikonu bilgi yüklü bir olgun ile bu bağlamda susuz bir gencin arasındaki güven sözleşmesi saydım”.

Bizim kültürümüz güzel bir deyişle karşılamıştır kontratı: El almak, el vermek. Yarım yüzyıl içinde sözkonusu köprüden çift kutuplu geçtim; hayatımın kutluluk eksenlerinden birini kurdu ve kalıcı oldu kesintisiz alışveriş. Büyük ve derin kazanım deposunu baştan uca “dia-log”lar besledi, doldurdu.

Başdaşlık daha yüksek bir çıtaya işaret etse bile, kafadarlık bir o kadar gerekli. İkisinde de, bir alt anadamar olarak gönüldeşliğin de payı okunur. Burada alışveriş kavramı bambaşka niteliğe bürünür. Hesse’yi, bir-iki romanını anmanın sırası: Usta-çömez ilişkisini yukarı çeken, ilkinin ikinciyi kendisine bağlı kalmaya zorlamadığı, tersine çok gecikmeden gedik çıkmaya davet ettiği eşikte bağ kopmaz kaldı ki, sağlamlaşır.

İki yönde de yaşadım bunu -talihim sayarım. Buna karşılık, şeyh-mürid denklemine kesinkes yakınlık duymadım; bu tarz eğilimleri olan büyüklerimden ve küçüklerimden uzak durdum: Kafa partönerliği her koşulda özerk, özgün kutup olunsun ister.

Hesse’de şüphesiz ülküselleştirme eğilimi öne çıkmıştır; gene de ilişkinin karmaşık cephelerini kurcalamaktan geri durmadığını görüyoruz yazarın. Bir anlamda etki alanında kaldığını söyleyebiliriz usta-çırak ilişkisi ekseninde, Bilge Karasu’nun: Ama o ısrarlı, başat sorunsallık yapıtının merkezinden uzaklaşmamıştır -kanımca hâlâ sökülmeyi bekleyen bir varoluş düğümü.

Gelgelelim yaşam pratiği, kurmacanın kapsama alanı kadar incelikli olmuyor galiba. Feyerabend’in deneyimlerini aktarma biçimi, Russell-Wittgeinstein ikilisinin durumu, hele ki Freud’un başta Tausk bütün “çömez”leriyle derin itişmeleri, hemen hep iplerin gerildiğini gösteriyor.

‘Yaratı ve Düşünce’ dünyası, bütün farklı parametre özelliklerine karşın ortak ya da koşut sorunlar seriyor önümüze: Bağ bağlamında! İlkinin çehresini belirleyen bir kurallar manzumesi yok, ilişkileri karakter meşrepleri yoğuruyor. Daidalos’un kendisinden daha yetenekli olabileceği korkusuyla öğrencisi Talos’u öldürmesinden başlayan bir tarihte tür tür örnek-durumla karşılaşıyoruz. Sadakatı ölçü bilenler, ihaneti kaçınılmaz sayanlar, Picasso-Braque ikilisinde gördüğümüz gibi bir dönem yüzde yüz symbiosis ilişkisi yaşayanlar (gene de hep karşılıklı saygılı, uzaktan dost kalmışlardır), hayatını ustasına adayanlar, çömezlerini uydular üzerinden seçenler -uzun, karmaşık bir katalog.

Kübist dostluk 1907’nin ilkbaharında Fransız ressam Georges Braque, “Les Demoiselles d’Avignon“ başlıklı çalışmasını görmek için Picasso’yu stüdyosunda ziyaret eder. Braque, izleyen senelerde Picasso ile sıkı ama uzaktan bir dostluk kurar.

Düşünce dünyası, hele akademik zeminli olanı, hiyerarşik arızaların egemen olduğu bir ortam doğurmuş genelde. George Steiner’in Üstadlar ve Çömezler kitabı bir anatomi dersi; oyun kurallarını deşifre ediyor. “Üstâd” katına çıkmış, çıkarılmış kişi ile seçtiği yardımcıları arasındaki farkı yalnızca değişik ünvan kullanımları vurgulamıyor; “duruş”lara yedirilmesi beklenen basamak-hiza-statü ayrıştırmaları bütün bir stilistik edâ barındırıyor içinde.

Unutması güç kişisel anılardan biri: Yaz tatili, poker masası, oyunculardan ikisi profesörle asistanı, oyunun akışı içinde asistan eline iyi kâğıt geldiği için rest çekecek oluyor, profesör hışımla ‘sözünü geri almasını’ istiyor, öyle de yapıyor asistan, masayı hemen terk ediyorum ve uzaklaşıyorum, profesör yanıma geliyor ve özründen büyük açıklamasını getiriyor: Oyun masasında çekilen rest, göz yumarsan, orada kalmaz, okula kadar gelir!

Boynuz kulağı geçince Daidalos, Antik Yunan mitolojisinde yetenekli bir zanaatkar ve mimardır. Çırağı ve aynı zamanda yeğeni olan Talos, dayısının yeteneğini aşan eserler vermeye başlar. Talos, bir yılan çenesini marangozlukta testere olarak kullanmaya karar verdiğinde Daidalos kıskançlık krizine girer ve yeğenini Akropol’den aşağı atarak öldürür.

Okula özgü sorunlar mı, hayır, ekole de özgüdür. Alaattin Karaca yazıyor: “Nuri Pakdil’in, çayın şekerinden tutun, yenecek ve yenmeyecek şeylere, giyeceklere, kahvede oturulacak konumu, kışın ağızdan değil burundan nefes almaları, neleri okumaları gerektiğine kadar herşeye müdahalesi ve uzun yürüyüşler, öfke patlamaları, saatlarca süren suskunluklar, şaşırtıcı protestolar… Ama beni asıl, aralarındaki inanılmaz ve güçlü bağ etkiledi! Neydi onları birbirlerine bu denli bağlayan?” Hüseyin Su’nun Takvim Yırtıkları başlığıyla yayınlanan üç ciltlik günlüğündeki ‘Pakdil tapıncı’ karşısında şaşkın Karaca: “Kahvehanelerde uzun oturuşlardan sonra, gecenin bir saatinde her defa tekrarlanan ritüel: Hacıbayram Veli türbesinde verilen tekmil, yapılan dua, ayrılış öncesi okuma üfleme, Hüseyin Su’yu omuz başlarından dizlerine kadar mesh… izahı zor bunların!”

Neresi zor olabilir ki?! Yetke saplantısı, hükümran kişilik bir yanda, kişi kültü ötekinde, bu kültürel coğrafyanın tarihinde kaynıyor sözkonusu ilişkinin benzerleri. Karşı coğrafyada yok muydu, yok mudur benzer denklemler? Bir dolusuna denk geliyoruz kayıtlarda. Farksa, canalıcı fark orada ilişki ve bağ seçeneklerinin zaman içinde nicel ve nitel açıdan geliştirilmesinde yaşanmıştır: Sokrates’ten başlayarak, adım adım.

Gerçek bağ, denklik asasına dayanarak gelişir -yoksa gün gelir kopar ip, koptuğu noktadan parçacıkları saçılır.