16 Aralık 1770’te dünyaya gelen Ludwig van Beethoven, 57 yıllık hayatı boyunca müziği sonsuza kadar değiştiren eserlere imza attı. Bonn’dan Viyana’ya uzanan kısa hayat yolculuğu, Avrupa’nın 1789 Devrimi ve sonrasında yaşanan büyük altüst oluşlarına denk gelecek; giderek kaybettiği işitme duyusu ölümsüz eserler yaratmasına engel olamayacaktı.

Beethoven, 29 Haziran 1801 tarihinde, yaklaşık 10 yıldır yaşamakta olduğu Viyana’dan doğduğu kent Bonn’daki yakın arkadaşı Franz Wegeler’e gönderdiği mektupta şöyle yazıyordu:

“Bu dünyaya gözlerimi açtığım güzel topraklar, anavatanım, bütün berraklığıyla hafızamda. Sizleri tekrar görüp, sevgili baba Ren’imizi yeniden selamladığım zaman yaşantımın en mutlu anı olacak. Bunun ne zaman olacağını şimdiden söyleyemem (…) Burada, tıpkı senin gibi en yakın dostum olan ve öyle kalmaya devam eden Lichnowsky (aslında aramızda ufak tefek anlaşmazlıklar olmuyor değil ama bunlar dostluğu daha da pekiştirmez mi?) geçen yıldan beri bana, işim olmadığında kullanabileyim diye 600 Gulden ayırdı. Bestelerim de iyi para ediyor; yazabileceğimden daha çok sipariş aldığımı söyleyebilirim. Her yapıt için altı, yedi, bazen daha fazla yayıncı oluyor. Artık benimle pazarlık yapmıyorlar, istediğim parayı ödüyorlar. Gördüğün gibi iyi bir durum. Örneğin bir dostum sıkıntı içindeyse ve kesem yardım edecek durumda değilse, hemen masa başına geçmem yeterli; kısa sürede ona yardım edecek hale gelebilirim. Ayrıca önceye göre çok daha tutumlu yaşıyorum, istediğim kadar burada kalabilirim; her yıl bir Akademie  [o dönemde Viyana’da halka açık düzenlenen konserlere verilen ad] düzenleyebilirim, birkaç tanesini zaten gerçekleştirdim.  Ama kötü giden sağlığım kıskanç bir iblis gibi yoluma taş koyuyor; şöyle ki, kulaklarım üç yıldan beri giderek zayıflıyor (…) Sana sağırlığım konusunda fikir verebilmek için şunu söyleyeyim; oyuncuların neler söylediklerini anlayabilmek için sahneye çok yakın oturmam gerekiyor. Biraz uzaktaysam çalgıların ya da şarkıcıların tiz seslerini duyamıyorum. Konuşurken farklı olabiliyor. Bazen insanlar sıkıntı çektiğimin farkına varmıyorlar. Yavaş konuşulduğunda genellikle duymuyorum. Sesleri duysam bile sözcükleri seçemiyorum; hele insanlar bağırdıklarında dayanılmaz oluyor. Daha neler göreceğimi Tanrı bilir”.

Ölüm maskı Hayattayken bir ressama poz vermeye sabrı olmayan Beethoven’ın ölümünün ardından alınan kalıpla yapılan yüz maskesi onu tasvir etmek için yapılan diğer eserlere de ilham verdi

Bu epey uzun mektubunda imparatorluk başkentinde o güne dek elde ettiği sanatsal başarılarını, Prens Lichnowsky ile dostluğunu, doğduğu topraklara duyduğu özlemi dile getirdikten sonra daha önce kimseye açmaya cesaret edemediği bir derdini de kağıda dökmüş; bir süredir kulaklarında başgösteren sıkıntının ona yaşattığı güçlükleri tüm içtenliğiyle arkadaşına aktarmıştı. Kulaklarındaki duyma kaybı yıllar ilerledikçe iyice artacak, yaşamının son yıllarını tümüyle sağır geçirecekti. Ancak aynı süreçte kaleminden dökülenler onu yalnızca Viyana’nın değil tüm Avrupa’nın en ünlü bestecisi yapacak, daha bu dünyadan ayrılmadan ölümsüzlüğü yakalayacaktı.

Mozart’tan sonra 2. harika çocuk

Ludwig van Beethoven 17 Aralık 1770 tarihinde Köln Elektörlüğü’nün (Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nda imparatoru seçme hakkına sahip “elektör” tarafından yönetilen prenslik. Elektörler çoğunlukla kardinal ya da başpiskopos olarak dinî otoriteyi de temsil ediyordu) başkenti Bonn’da vaftiz edildi; büyük olasılıkla 1 gün önce dünyaya gelmiş olmalıydı. Kendisiyle aynı adı taşıyan dedesi ve babası Johann van Beethoven da müzisyendi. Avrupa o tarihlerde, yaklaşık 20 yıl sonra gerçekleşecek ve tüm kıtayı uzun süre derinden etkileyecek olayları tetikleyecek Fransız Devrimi öncesinde oldukça sakin bir süreçteydi. Köln Elektörü Maximilian Friedrich (1708-1784) çağının en açık fikirli yöneticileri arasında sayılıyordu. Aydınlanma düşüncelerini destekliyor, 1778’de yaşama geçirdiği Ulusal Tiyatro’da hem operaların hem de tiyatro oyunlarının sahnelenmesine öncülük ediyordu. Görevi gereği aynı zamanda bir din adamı olmakla birlikte, o tarihlerde Bonn’u ziyaret eden bir İngilizin anılarında belirttiği gibi, güzel hanımlarla dua kitaplarından daha fazla ilgileniyordu.

Kendisi de müzisyen olan ve Beethoven’ın ilk müzik derslerini aldığı babası Johann van Beethoven.

Beethoven’ın müzik yeteneği küçük yaşlarda ortaya çıkmış, babası onu ikinci bir Mozart (1756-1791) yapabilmek için eğitmeye başlamıştı. Bu durum, o tarihlerde henüz 20 yaşına bile gelmemiş Mozart’ın bir “harika çocuk” olarak Avrupa’da kazandığı başarıların Almanca konuşulan topraklarda ne denli ilgi uyandırdığının en iyi kanıtlarından biridir. Ancak Johann van Beethoven’ın içkiye aşırı düşkünlüğü oğluna ders verirken sabrının çok çabuk taşmasına neden oluyor; bu eğitim çoğunlukla gecenin geç vakitlerine, çocuğun uykuda olması gereken saatlere sarkıyordu.

Tüm olumsuz koşullara karşın Beethoven kısa zamanda piyano çalmayı iyice ilerletti ve 26 Mart 1778 tarihinde babasının bir başka öğrencisiyle birlikte aynı sahneyi paylaşarak halk önünde ilk konserini verdi. Bu dinleti, çocuğun sıradışı yeteneğinin Bonn’un ileri gelenleri tarafından farkedilmesini sağladı. Müzik bilgisini hızla ilerleten Beethoven ne yazık ki aynı başarıyı temel eğitiminde gösteremiyordu. Özellikle sayılarla ve hesap yapmakla arası tüm yaşamı boyunca iyi olmayacaktı.

Beethoven 1780’lerin başında, kısa süre önce Bonn Sarayı’nda çalışmaya başlayan dönemin en tanınmış müzisyenlerinden Christian Gottlob Neefe’nin (1748-1798) öğrencisi oldu. Bu durum, onun müzik bilgisini tam anlamıyla geliştirmesine olanak sağlayacaktı. Çocuğun yeteneğini hemen farkeden Neefe, onu yalnızca iyi bir piyanist olarak yetiştirmekle yetinmeyip aynı zamanda kompozisyon konusunda da eğitecekti. Beethoven bir süre sonra öğretmeninin yardımcısı olarak sarayda çalışmaya başlamış; ilk bestelerini yapmış; içlerinden üç piyano sonatını (WoO 47, No. 1-3/Beethoven’ın ilk dönemde opus numarası verilmeden basılan yapıtları daha sonra Almanca “opus numarası olmayan yapıtlar” (Werke ohne Opus) ifadesinin başharfleriyle birlikte numaralanmıştır) elektöre ithaf etmiş; kısa sürede Bonn’un tanınmış müzisyenleri arasına girmeyi başarmıştı.

Beethoven’ı buraya getiren yolda, dönemin tanınmış müzisyenlerinden Christian Gottlob Neefe’nin öğrencisi olmasının da etkisi vardı.

1787’de önce annesinin, ardından 1 buçuk yaşındaki kız kardeşinin ölümü Beethoven’ı derinden etkilemişti. Bu kayıplar baba Johann van Beethoven’ın da kendini tümüyle içkiye vermesine neden olacak; 1789’da ailesini geçindiremeyeceğine karar verilerek maaşının önemli bir bölümü Beethoven’a ödenecek; diğer kardeşlerinin sorumluluğu da onun omuzlarına yüklenecekti. Aynı dönemde Beethoven, Bonn’daki üniversiteye kaydolarak bir süre felsefe ve edebiyat dersleri aldı. Kentteki “Lesegesellschaft”ın (Edebiyat Derneği) toplantılarına da katılıyor, her türlü görüşün paylaşıldığı özgür ortam çok hoşuna gidiyordu.

Poz verdiği tek portre Beethoven’ın hayattayken poz vermeyi kabul ettiği tek ressam olan, saray ressamı Joseph Karl Stieler, besteciyi bir elinde Missa Solemnis’in notaları, uzaklara bakarak ilham beklerken çizmiş (1820). Resmin yalnız el kısmı hafızadan çizilmiş.

Beethoven şansını daha büyük bir kentte denemenin yollarını araştırırken, 1792 Temmuz’unda İngiltere gezisinden dönmekte olan Joseph Haydn (1732-1809) Bonn’da konaklamış; kendisine tanıştırılan Beethoven’ın piyano çalışından ve yapıtlarından çok etkilenerek onu öğrencisi olmak için Viyana’ya davet etmişti. Gerekli izinleri ve hazırlıkları birkaç ay içinde tamamlayan Beethoven, aynı yılın Kasım ayında Bonn’dan ayrılarak Viyana’ya doğru yola çıktı. Kendisini her zaman destekleyen Kont Waldstein yolculuk öncesi onun günlüğüne şu satırları yazmıştı: “Sevgili Beethoven! Uzun zamandır ertelenen dileğinizi yerine getirebilmek için Viyana’ya gidiyorsunuz (…) Yılmak bilmez bir çalışmayla Mozart’ın ruhunu, Haydn’ın ellerinden alın”.

Mozart’ın ruhu, Haydn’ın elleri Destekçilerinden Kont Waldstein, Beethoven’ın günlüğüne yazdığı mektupta “Yılmak bilmez bir çalışmayla Mozart’ın ruhunu, Haydn’ın ellerinden alın” yazmıştı.

Beethoven oldukça zahmetli bir yolculuğun ardından 10 Kasım 1792’de Viyana’ya ulaştı. 1792 baharından beri Fransa ve Avusturya arasında zaman zaman şiddetini arttıran çatışmalar yaşanıyordu. 1789 sonrası Fransa’daki karışıklık giderek Avrupa’nın tümüne yayılmaya başlamıştı. Özellikle 21 Eylül 1792’de cumhuriyet ilan edilmesi Avrupa aristokrasisi için tam bir kabustu. Devrimin etkileri uzun yıllar sürecek, yönetimdeki karmaşa Napoléon Bonaparte’ın idareyi ele almasıyla son bulacak ama savaşların sonu bir türlü gelmeyecekti. Napoléon, Beethoven için önce bir özgürlük savaşçısı, hemen ardından da tam bir despot olacaktı.

Beethoven, III. Senfoni’sini (Op. 55) önce Napoléon’a ithaf etmeyi düşünmüş, ancak kendisini imparator ilan etmesi üzerine adının üzerini çizmiş.

Beethoven Viyana’da kendini önce iyi bir piyanist olarak tanıtmayı başarmıştı. Prens Lichnowsky ve Prens Lobkowitz gibi soylularla dostluğu işini kolaylaştırmış; kente yerleşmesinin üzerinden yaklaşık 10 yıl geçtikten sonra maddi yönden yaşamını sürdürebilecek düzeye ulaşmış; düzenlediği konserlerde yapıtlarını seslendirmeye başlamıştı. Ancak kulaklarındaki duyu kaybı, yaşamını her geçen gün giderek güçleştiriyordu. 1802 yaz aylarını geçirdiği Viyana yakınlarındaki Heiligenstadt’ta, ölümünden sonra kardeşlerine verilmek üzere kaleme aldığı ve günümüzde “Heiligenstadt Vasiyetnamesi” olarak anılan belgede içinde bulunduğu durumu şöyle anlatmıştı:

Viyana’nın yükselen yıldızı 1803’te çizilen bu portresinde genç Beethoven, çoktan Viyana’yı fethetmiş, soylularla ilişkilerini geliştirmişti.

“(…) Altı yıldır umarsız bir hastalığın pençesindeyim; üstelik budala doktorlar yüzünden daha da kötüleşti hastalığım. İyileşeceğime dair umutlar vererek yıllarca kandırdılar beni ve nihayet (iyileşmesi belki yıllar sürecek, belki de hiç mümkün olmayacak) müzmin bir hastalığım olduğunu kabul etmek zorunda kaldılar. Coşkulu ve heyecan dolu bir mizaca sahip ve tabii eğlenceye meraklı biri olmama rağmen, kendi köşeme çekilip yaşamımı tek başıma sürdürmek zorunda kaldım. Tüm bunlara rağmen arasıra kendimi dışarı atmak istediğimde de kulaklarım iyi duymadığı için öyle büyük bir hezimete uğradım ki, yaşadığım deneyimin üzüntüsü iki kat daha kötü oldu. Ancak insanlara daha yüksek sesle konuşmalarını, bağırmalarını söyleyemezdim ki! Nasıl söylerdim onlara sağır olduğumu ve nasıl söylerdim başkalarına kıyasla bende çok daha kusursuz olması gereken bir duyumun zayıfladığını? (…) Böyle giderse yaşamıma kendim son vereceğim… Beni bundan alıkoyan tek bir şey varsa o da sanattır. Üretmem gerektiğini hissettiğim her şeyi üretinceye değin bu dünyadan ayrılabilmem imkansız geliyor bana ve işte böylesine sefil -ama gerçekten sefil- bir hayatı sürdürmeye çalışıyorum”.

Yeni bir dünya, yeni bir yol

Beethoven bu belgeyi kaleme aldıktan hemen sonra bestelemeye başladığı yapıtlarında bambaşka bir müzik dili benimseyecek; kendinden önceki klasik dönem bestecileri Haydn ve Mozart’tan öğrendiklerinin çok ötesine geçecekti. Bu tarihlerde üzerinde çalışmaya başladığı “III. Senfoni”sini (Op. 55) önce Napoléon’a ithaf etmeyi düşünmüş, ancak sonrasında onun kendini imparator ilan etmesinin ardından bundan vazgeçmişti. Günümüzde “Eroica” başlığıyla bilinen bu yapıt, senfonik müzik alanında gerçek bir dönüm noktasıdır ve çalgısal müzik Beethoven’ın elinde yepyeni bir anlatım gücü kazanmıştır.

Viyana’daki Theater an der Wien, açılışını 3. Senfoni’yle yapmıştı.

Beethoven’ın yaşadığı ve yapıtlarını yarattığı yıllar müzik dünyasında yeni alışkanlıkların ortaya çıktığı, giderek yerleştiği bir dönemdi. 18. yüzyılın ikinci yarısında güçlenmeye başlayan burjuvazi, Fransız Devrimi sonrasında 1800’lerin ilk çeyreği içinde toplum yaşamında söz sahibi olmaya başlayacaktı. Aristokrasinin güç kaybettiği bu dönemde soylu aileler yavaş yavaş sanat ve müzik koruyuculuğundan uzaklaşıyordu. Bununla birlikte, Beethoven tüm yaşamı boyunca soyluların desteğini yanında hissetmiş ancak hemen her davranışıyla bu desteğin kendi sanatçı özgürlüğünü kısıtlayamayacağını da onlara hatırlatmaktan geri kalmamıştı. Bestecinin yaşamöykülerinin hepsinde, bir prense ya da bir soyluya, kendi sanatçılığının onların asaletinden daha önemli olduğunu nasıl hatırlattığına dair pek çok anekdot yer almaktadır.   

Beethoven’ın yaşamındaki ilginç ayrıntılardan biri de tüm müzik tarihi kitaplarında “gerçek anlamda ilk serbest çalışan besteci” olarak tanımlanmasıdır. Bu tanımlama büyük oranda doğru olmasına karşın, 1808’den ölümüne dek üç soylunun ona 4 bin Gulden yıllık sabit bir gelir sağlama taahhüdünde bulundukları ve bunu yazılı bir anlaşmayla güvence altına aldıkları da doğrudur. 1808’de Vestfalya Kralı Jérôme Bonaparte, Beethoven’a Kassel’deki sarayında yüksek bir yıllık ücretle müzik yöneticiliği teklif etmiş, besteci de bu fikre olumlu yaklaşmıştı. Ancak haber Viyana’da duyulunca dostları onun kentte kalmasını sağlayabilmenin yollarını aramışlar, sonunda her zaman yardımını gördüğü üç soylu -Prens Lobkowitz, Prens Ferdinand Kinsky ve Arşidük Rudolph- Beethoven’a yaşadığı süre boyunca yıllık bir ödeme yapmayı garanti etmişlerdi. Üstelik bunun karşılığında yalnızca Viyana’da kalmaya devam etmesi yeterliydi. Bu anlaşma, önceki yüzyıllarda emirlerinde çalışan müzisyenleri bir köle gibi gören soyluların yerini, sanatçıyı destekleyen bir varlıklı kesimin almaya başladığını da ortaya koymaktadır.

Serbest çalışan ilk bestecilerden Beethoven büyük oranda, gerçek anlamda serbest çalışan ilk bestecilerdendi. 1808’den ölümüne kadar üç soylunun ona bağladığı sabit bir gelirle yaşasa da yaptıkları anlaşma Viyana’da kalması haricinde bir şart koşmuyordu.

Beethoven müziğin hemen her türünde verdiği yapıtlarla bir süre sonra adını tüm Avrupa’da duyurmayı başarmış, ünü Viyana’nın dışına taşmıştı. Napoléon sonrası Avrupa’yı şekillendiren Viyana Kongresi (Eylül 1814-Haziran 1815) sırasında kente gelen devlet adamları onuruna düzenlenen konserlerde Beethoven’ın yapıtları da seslendirilmişti.

Son dönem ve başyapıtlar

Beethoven’ın üçüncü ve son yaratı dönemi olarak kabul edilen süreç 1820’lerin başından ölümüne dek sürmüş; bu yıllarda son üç piyano sonatı, Op. 123, Missa Solemnis, Op. 124, IX. Senfoni, son beş yaylı dörtlünün de aralarında bulunduğu başyapıtları müzik dünyasına armağan etmişti. Duyma yetisini tümüyle kaybettiği için çevresiyle ancak yazı yardımıyla anlaşabiliyor, dostları ona söylemek istediklerini günümüzde “konuşma defterleri” olarak anılan kağıtlar yardımıyla iletebiliyordu. Bu yıllarda Avusturya’da hüküm sürmekte olan sıkı sansür ve bunun etkileri zaman zaman bu defterlere yazılanlara da yansımıştır. Beethoven’ın dostu edebiyatçı Franz Grillparzer (1791-1872) bir keresinde “Sansür beni mahvetti” diye yazmış; kemancı Karl Holz (1799-1858) ise ona cevaben “İnsan fikirlerini özgür olarak açıklamak istiyorsa Kuzey Amerika’ya iltica etmeli” diye bir not düşmüştü. Holz’un ifadesiyle, “Gericilik ve aptallığa hizmet eden sansür karşısında, şairlerin işi müzisyenlere göre çok daha zor”du.

İşitme duyusunu kaybeden Beethoven “konuşma defterleri” kullanıyordu.

Beethoven 1826 Kasım sonunda Viyana dışına yaptığı bir yolculuktan dönerken kötü havanın da etkisiyle hastalandı ve sonrasında bir türlü eski sağlığına kavuşamadı. 24 Mart 1827’de durumunun iyice ağırlaştığını gören dostları rahip çağırarak bedenini kutsal yağ ile takdis etmişler, bu işlemin tamamlanmasının ardından besteci orada bulunanlara dönerek “Plaudite, amici, comedia finita est! (Alkışlayın dostlar, komedi bitti!)” demişti. İki gün sonra, 26 Mart 1827’de yaşama veda ettiğinde 57 yaşındaydı. 29 Mart’ta gerçekleşen cenaze törenine yaklaşık 10 bin kişi katılmış, Viyana’da yaşam durmuş, okullar tatil edilmiş, mezarı başında dostu Franz Grillparzer’in kaleme aldığı bir konuşma yapılmıştı. Bu konuşmanın son cümlesi Beethoven’ın müzik tarihindeki yerini ve onun kendinden sonra gelenleri nasıl etkileyeceğini çok çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyordu:

“Onu takip edenler buradan devam edemezler, yeni baştan başlamaları gerekir; çünkü o, sanatı son noktasına getirdi”.

Ölüm döşeğindeki karakalem resmi Josef Danhauser tarafından çizilmiş.

Daha ayrıntılı bilgi için Beethoven – Müziğin Dönüm Noktası, Aydın Büke, Can Yayınları, İstanbul 2014