Küresel bir tehdit haline gelen şiddete dayalı cihat fikri İslam’ın “barış dini” argümanlarını giderek zayıflatırken, yaşanan radikalleşmeye de İslam coğrafyasından henüz güçlü bir itiraz yükselmiyor.

Bir araç olarak şiddeti ‘meşrulaştıran’ cihadçı Selefî İslâm’ın giderek küresel bir tehdide dönüştüğü bir döneme girdik. Dayanaklarını İslâm’ın yorumlanışında olduğu kadar gerekçelendirmesini Batı’nın sömürgeci geçmişinin vebalinde de bulan bu şiddet yüklü ideolojinin son hedefi, Charlie Hebdo dergisindeki katliamda can verenler oldu. Batı’ya kendi Müslüman vatandaşları eliyle taşınan bu ideoloji, uzun süredir Batı’dan da ziyade Müslüman coğrafyada onbinlerce insanın canına mal oluyor. Hz. Muhammed’in dönemine öykünen Selefîliğin barışçı varoluş biçimlerinden ayrılan cihatçı Selefîzm mefhumu da aslında yeni değil. Siyasal İslâm, “cihat” kavramını, şiddeti araç olarak algılayan biçimleriyle birlikte epeyce bir süredir İslâm coğrafyasında hüküm sürmekte. Dini tartışmalar ve yorumlar haddimizi aşar. Bu sebeple bu yazının amacı, siyasi ve ideolojik bir tarihsel çizelgeyi derlemek.

19. yüzyılda İslâm modernizminin uyanışında etkili olan Cemaleddin el Afgani, Batı’nın değerleri ve belirleyiciliğine karşı siyasi dayanışmayı içeren Pan-İslâmcı bir hareketi salık vermişti. Siyasal İslâmcı gelenek içinde yerini alan örgütlenmelerin büyük kısmı, İslâmi hükümet biçimleri kurmak amacıyla şiddet yanlısı cihadı salık vermiyor. Cihadı bir ‘iç mücadele’ olarak algılayanı da var, ‘dışarıya karşı bir savunma savaşı’ olarak da… Siyasal İslâm araştırmacılarına göre İslâm modernleşmesinde şiddeti ‘haklı bir vasıta’ olarak algılayan en güçlü iki damar bulunuyor. Bunlardan biri 20. yüzyılda Mısır’da sömürgeciliğe karşı Darü’l-İslâm’ı (İslâm toprakları ve ümmeti) savunan bayrak haline gelmiş Müslüman Kardeşler (İhvan). Diğeri ise köklerini İbn Teymiyye (1263-1328) ile Muhammed Ibn Abd el Wahab’da bulan (1703-1792) ve ‘cihat’ mefhumunu hem bireysel ve ahlaki bir görev hem de kollektif ve siyasi bir yükümlülük olarak algılayan cihatçı Selefîlik/Vahhabilik.

Siyasal İslâm araştırmacılarının “dindar-milliyetçi” diye tanımladığı İhvan’ın önde gelen düşünürlerinden biri Mısırlı sosyolog Seyyid Kutb (1906-1966). Kutb, 1930’lu yıllarda Filistin’deki Yahudi varlığına verdikleri destek yüzünden İngilizlere düşman olan, 1940’larda Pakistan’ın kurulmasında büyük rolü bulunan İslâm Cemaati’nin kurucusu Ebulula Mevdudi’den etkilenerek sosyalizm, kapitalizm ve komünizm gibi ideolojilerle hesaplaşan ve Kuran’ı salt dini değil sosyal ve ideolojik bir metin olarak yeniden ‘keşfeden’ bir isim. Rejimin işkencelerinden geçtikten sonra 1966’daki idamına kadar sunduğu düşüncelerin asli unsurları ‘Cahiliye-Hakimiye’ (İslâm öncesi toplumların durumu-Allah’ın nizamı) ve ‘cihat’ mefhumuydu. Kutb’un ‘cihat’ının kapsamında terör ve şiddet de vardı. “Allah’ın egemenliğini gasp etmiş iç ve dış düşmanlara karşı kalıcı bir devrim için proaktif bir tutumu” salık verdi.

1970’lerin siyasal İslâmcıları Arap alemindeki rejimleri devirmek ve yerlerine İslâm devletleri kurmakta başarısız olurken, 1980’li yıllarda cihatçı Selefîliğin temelleri Sovyetler Birliği’nin 1979’da Afganistan’ı işgali vesilesiyle atıldı. Ana akım İslâmi ulema, Körfez’deki Sünni/Vahhabi monarşileri ile Amerikan yönetiminin Sovyetler’e karşı ‘yeşil kuşak’ için seferber olması eşliğinde mücahitler Afganistan’ın yolunu tuttu. Hedefleri, Darü’l-İslâm’ın korunmasıydı. Bu seferberlikte fetvalarıyla etkili olan isim ise Filistin asıllı Abdullah Azzam oldu. Azzam, el Kaide’nin kurucusu Usame bin Ladin’in ‘akıl hocası’ ve örgütü birlikte kurdukları isimdi. Leşker-i Taiba’nın da kurucusu olan Azzam, 1989’da Pakistan’da öldürüldü. Fikirleri ‘küresel cihadizmin’ temellerini attı. Afganistan cihatçılar için sığınılacak bir liman ve eğitim üssü haline geldi.

1979 aynı zamanda İran’da İslâm Devrimi’nin gerçekleştiği yıldı. Seküler ve otokratik Şah’ı deviren Şiiler, Sünni dünyada geniş destek gördüler. Sünniler bu devrimi ‘İslâm adına bir zafer’ hanesine yazdı. İran, İslâm Devrimi’ni, ‘ulus devlet’ tahayyülü içinde tutsa da siyasal İslâmcılar üzerinde etkisi büyük oldu.

Dönüm noktası Afganistan Sovyetler Birliği’nin 1979’da Afganistan’ı işgaline karşı savaşan ve bu ülkeyi eğitim üssü haline getiren mücahitler, 1989’da Sovyetler’I hezimete uğrattıktan sonra küresel cihadı başka ülkelerde de sürdürdüler. 1998’de “Haçlılara ve Yahudilere karşı cihat için dünya islamî cephesi”ni açtıklarını ilan eden El Kaide liderleri Bin Ladin ve Ayman el Zevahiri’nin (üstte) topyekûn savaş ilanı ABD topraklarındaki 11 Eylül 2001 saldırılarıyla geldi (altta).

Ama Sünni alem açısından siyasal İslâm’ın asıl zaferi Sovyetler’in 1989’da Afganistan’da hezimete uğrayıp geri çekilmesiydi. Ardından içsavaş süreci Taliban rejimiyle sonuçlanırken, mücahitlerin Afganistan’dan ayrılıp küresel cihadı yürütebilecekleri coğrafyalar sıradaydı. Bin Ladin ve el Zevahiri’nin Vahhabizmi, Kutb’un çok uluslu cihatçılığıyla dönüştü. 1990’lı yıllarda Mısır’da turistlere yönelik terör saldırıları, Libya’da Kaddafi rejimiyle çatışmalar, Cezayir’de selefî cihatçı FİS’in sandık zaferinin ordu tarafından gasp edilmesi üzerine silahlı kanadı GIA ile kanlı bir içsavaş yaşandı. Sırp faşizminin kurbanı olmuş Sufi Müslüman nüfusun yaşadığı Bosna, Avrupa içine cihat davasının taşındığı ülke olurken, Asya’da Tacikistan, Keşmir, Kafkasya’da ve Çeçenya’da ‘cihat davası’ tetiklenmeye çalışıldı.

1990’lı yıllarda, şiddet yanlısı siyasal İslâmcı militanlığın okları Batı’ya dönecekti. Batı’ya duyulan öfke ve kin, 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgalinde Suudi Arabistan topraklarının ABD’nin operasyon üssü haline gelmesiyle pekişti. Kutsal mekanları ‘kirleten’ ABD varlığı Amerika’yı Bin Ladin’in hedefi kıldı. Böylece ‘uzak düşman’a karşı küresel cihatçı Selefî hareket şekillendi. 1998’de Bin Ladin ve Ayman el Zevahiri’nin ‘Haçlılara ve Yahudilere karşı cihat için dünya İslâmi cephesi’ bir deklarasyonla açılırken, ilk hedef ABD’nin Kenya ve Tanzanya’daki büyükelçilikleri oldu. Topyekün savaşın ilanı ise 11 Eylül 2011’de yolcu uçaklarını intihar bombalarına dönüştüren ve 3 bin insanın canını alan New York’taki İkiz Kuleler ile Washington D.C.’deki Pentagon saldırıları ile geldi. Ve Amerika’da iktidara geleli henüz bir yıl geçmemiş olan George W. Bush liderliğindeki neocon siyasi heyetin şiddetli reaksiyonu küresel cihatçı Selefîliği günümüze taşıyan rotayı belirledi.

Afrika’dan Avrupa’ya El Kaide, küresel savaş ilan ettikten sonra birçok ülkede binlerce kişinin öldüğü saldırılara imza attı. 1998’de ABD’nin Kenya’daki Nairobi Büyükelçiliği’ne yapılan saldırı ile, 2004’te Madrid’de trenlerin ve tren istasyonlarının bombalanması eylemi bu kanlı saldırılardan yalnızca ikisiydi.

ABD ve ‘gönüllü’ müttefikleri bir ay içinde Afganistan’ı işgal edip el Kaide’ye sığınma sağlayan Taliban rejimini devirdiler. El Kaide’nin yanıtları 2002’deki Bali ve 2003’teki Casablanca saldırılarıyla gelirken, Amerikan yönetimi cepheyi Irak işgaliyle genişletti. Saddam Hüseyin’in ‘işini’ düzmece kitle imha silahları ve El Kaide ile işbirliği gerekçeleriyle bitirirken, aslında yaptıkları El Kaide’nin damgasını vuracağı bir Ortadoğu cephesi açmak oldu. Bush yönetiminin ‘terörle küresel savaş’ adı altında uyguladığı politikalar, yapılan katliamlar ve işkenceler Batı’nın evrensel değerlerinin altını oyarken, siyasal İslâm’ın sömürgecilik döneminden kalma ‘mağduriyet psikolojisi’ ile ‘adalet için hesap sorma’ güdüsü kamçılanıyordu.

Irak’taki Amerikan işgali en çok da yeni kuşak cihatçıların yolunu açtı. Ürdünlü Ebu Musab el Zerkavi, bugünkü Irak Şam İslâm Devleti’nin (IŞİD) temellerini oluşturan Irak El Kaidesi’ni kurup direnişe geçerken, dünya rehin alınan Batılıların kafalarının kesilme görüntüleriyle şaşkına döndü. İroniktir ki benzeri bir şaşkınlık Bush yönetiminin Irak işgalindeki mezalimini yansıtan Ebu Graib hapishanesindeki işkence görüntülerinin ortaya çıkmasıyla yaşanacaktı. Irak’ta el Kaide ile mücadeleye Şii ve Sünniler arasındaki tarihsel husumetin mezhep savaşına dönüşmesi eklenirken, asıl kurbanlar hep Müslümanlar olacaktı. Bu arada El Kaide, Afganistan işgaliyle zayıflamışken, Batı’da 2004’te Madrid, 2005’te Londra ve Amman saldırılarıyla daha sınırlı yanıtlar veriyordu. Zerkavi 2006’da Amerikan hava saldırısında öldürülürken, ABD Sünni aşiretlerden oluşturulan Uyanış Konseyleri ile Irak el Kaidesi’nin hareket yeteneğini sınırlandırmıştı. Bir sonraki sefere kadar…

Irak’ta Amerikan militarizmiyle ve nüfusun çoğunluğunu oluşturan Şiiler ve en güçlü destekçisi İran’ın da etkisiyle kısmen ‘teskin edilen’ süreçte 2000’lerin son beş yılında el Kaide Ortadoğu’dan Kuzey Afrika’ya uzanan coğrafyaya ağını örmekteydi. Suudi ve Yemenli Cihatçılar Arabistan Yarımadası’ndaki El Kaide’yi kurdular. Cezayir’deki cihatçı Selefîler Mağrib’deki El Kaide’yi kurarak faaliyetlerini Sahra altına, Mali’ye kadar taşıdı. Nijerya’daki Boko Haram gibi yerel gruplarla ittifaklar oluşturdular. Somali’deki cihatçı Selefî El Şebab, Afrika Boynuzu’nu küresel cihat cephesine kattı, 2010’dan itibaren fiili olarak el Kaide ile ittifaka girişti.

Son kurban Japon rehine Birçok vahşi eyleme imza atan IŞİD’in son kurbanı Japon rehine Haruna Yakawa (sağda) oldu. Dergimiz yayına hazırlandığı sırada IŞİD’in elindeki diğer Japon rehine Kenji Goto’yu (solda) kurtarmak için girişimler sürüyordu.

2010 sonu ve 2011 başlarında başlayan Arap isyanları dalgası ise işleri kısa süreliğine karıştırdı. Tunus’ta fitili ateşlenen, Mısır, Libya ve Yemen’de iktidarların devrilmesiyle yaşanan kırılmaların ne anlama geldiği çözülmeye çabalanırken, Usame Bin Ladin, 2011 Mayıs’ında ABD’nin Pakistan’daki operasyonuyla öldürüldü. El Kaide’nin bocalamalar yaşadığı bu dönem, bu şiddet ideolojisiyle arasına mesafe koymaya çalışan İhvan temelli siyasal İslâmcı projenin Mısır’da aldığı yenilgi, Suriye ayağında ise batağa saplanmayla birleşince küresel cihatçı gündem bambaşka bir boyuta taşındı. Suriye kısa sürede cihatçı militanlığın işgaline uğrayan, İran ile ittifakı nedeniyle Batı’nın örtülü savaşının hedefi olan bir memleket haline geldi. El Kaide için artık yeni bir alan açılmıştı.

Irak El Kaidesi, 2011’den bu yana Suriye’ye sirayet edip 2013 yılında Ebu Bekir el Bağdadi liderliğinde IŞİD halini alırken, 2014’te bu kez El Kaide’nin ana gövdesiyle rekabet ortaya çıktı. IŞİD kanlı eylemleriyle dünyada nam salar, el Kaide lideri Zevahiri’yi bile eleştirel bir tutum almaya zorlarken, 2014 Haziran’ında Amerika’nın Irak’ta Uyanış Konseyleri aracılığıyla dindirdiğini zannettiği Sünni damarla birleşerek Musul kentini ele geçirdi. Bağdadi, Irak ve Suriye’de Hırvatistan büyüklüğündeki bir coğrafyada halifelik ilan ederek, El Kaide’nin kuruluş hedeflerinden birisini hayata geçirir hale geldi.

Bugün cihatçı Selefîler, ‘yerel düşmanlara’ karşı Ortadoğu’nun göbeğinde hilafet yönetimi kurmayı başarmış durumda. Diğer yandan Paris’teki Charlie Hebdo saldırılarını üstlenen Yemen El Kaidesi örneğindeki gibi savaşımı ‘uzak düşmanların’ topraklarına taşımayı da başardılar. Şiddete dayalı cihat fikri sadece Ortadoğu değil; IŞİD’in Hollywoodvari kafa kesme veya intihar saldırısı prodüksiyonları, şarkılar, kahramanlık şiirleri, şehitlik övgüleri içeren yazılı yahut görsel internet teknolojisi aracılığıyla, Batı’da entegrasyon sorunları yaşayan Müslüman topluluklar için çekim kaynağı. Siyasal İslâmcılık Müslümanların zihninde sadece Ortadoğu’da verilen bir savaş değil, Avrupa’daki diaspora toplumlarında, gettolarda açılan cephede şekilleniyor. Ve yaşanan radikalleşme karşısında İslâm’ın ‘barış dini’ argümanları giderek zayıflıyor. Seyyid Kutb’un ‘terör ve şiddeti de içeren proaktif cihat’ına karşı İslâm coğrafyasından güçlü bir itiraz ise henüz yükselmiyor.