Bu ay vizyona girecek olan “Vahşiler” (Hostiles) filmi, ABD’de bütün 19. yüzyıl boyunca süren beyaz-yerli mücadelesinin vahşetini ve insanlarda bıraktığı kapanması zor yaraları ele alıyor. Bütün bu yılların insanları nasıl mahvettiği, belli bir “vahşet eşitliği” içinde beyazperdeye yansıtılmaya çalışılıyor.

İngiliz yazar D. H. Lawrence, 1923’te basılan klasik Amerikan edebiyatı üzerine denemelerinde şöyle diyordu: “Asıl beyaz Amerika efsanesi buradadır. Bütün diğer şeyler, sevgi, demokrasi, şehvet karşısında bocalama, sadece bir çeşit yan üründür. Amerikan ruhunun özü serttir, (dünyadan) yalıtılmıştır, zorluklara karşı dayanıklıdır ve bir katildir. Henüz hiçbir erime belirtisi göstermemiştir”. 

Filmde Cheyenne kabilesi reisi Sarı Şahin’i Wes Studi, Yüzbaşı Joseph J. Blocker’ı Christian Bale, Rosalie Quaid’i Rosamund Pike oynuyor.

Aynı paragraf, “Hostiles” (Vahşiler) filminin açılış cümlelerini de oluşturuyor. Film, ABD’de son Kızılderili ayaklanmalarının bastırılmasından birkaç yıl sonra, beyazlarla yerliler arasındaki ilişkileri de özetliyor. Bütün 19. yüzyıl boyunca beyaz sömürgeciler, kıtanın doğusundan batısına doğru ilerledikçe, yerli uluslarını ve kabilelerini adım adım önlerine kattılar; sonunda bütün topraklara el koydular ve onları rezervasyon bölgelerine kapattılar. Bu süreç büyük bir kargaşa ve vahşetle tamamlandı; geriye de western edebiyatını ve sinemasını bıraktı. 

Filmin başlığında Türkçe’ye “vahşi” diye çevrilen, “yabancı, saldırgan” ve askerî dilde “düşman” gibi anlamlar da taşıyan “hostile” kelimesinin bu süreçte özel bir anlamı vardı. Kongre’nin kabul ettiği ABD Medenileştirme Yönetmelikleri’ne (U.S. Civilization Regulations) göre, “hostile” resmî bir terimdi. İlk olarak 1880’de kabul edilen, 1884, 1894 ve 1904’te değiştirilen ve 1936’ya kadar yürürlükte kalan bu yönetmelikler, yerli dinlerini ve dinsel törenlerini, gelenek ve göreneklerini yasaklıyordu. Elbette sahada yönetmelik o kadar esnetilerek uygulanıyordu ki, “hostile” olarak damgalanmak, ölüme mahkum edilmek demekti. 

Özellikle yerlilerin dinsel inançları, beyazlara son derece yabancı geliyordu. Dinsel ritüeller dansla yapıldığından, beyazlar için her türlü dans vahşi ve şiddet dolu bir ayaklanmanın ön hazırlığıydı. ABD’li beyazların bu tepkisi, aynı dönemde herhangi bir Berberî veya Bedevî aşiretinin veya herhangi bir Afrika kabilesinin yaptığı her dansı, söylediği her şarkıyı “savaş dansı, savaş çığlıkları” diye aktaran Avrupalı seyyahlardan farksızdı. 

Scott Cooper’dan modern bir Western İlk filmi Çılgın Kalp (Crazy Heart) ile Amerikan kırsalına ilgisinin ipuçlarını veren yönetmenin son filmi Vahşiler (Hostiles), eski Western filmlerine modern bir bakış getiriyor.

Filmde anlatılan olaylar başlamadan az önce, 1880’lerin sonunda Amerikalı yerliler arasında, beyaz adamların topraklarından uzaklaştırılabileceği, beyazların yokettiği buffalo sürülerine yeniden kavuşabilecekleri umuduyla “Hayalet Dansı” adlı yeni bir dinî ritüel ortaya çıktı. Bu dans da “ABD Medenileştirme Yönetmelikleri”ne göre bir ayaklanma anlamına geliyordu. Sonunda “Büyük Ayak” ve “Oturan Boğa” adlı reislerin önderlik ettikleri “Hayalet Dansı” töreni, 1890’da Güney Dakota’da Wounded Knee (Yaralı Diz) adlı bölgede, ABD süvari birlikleriyle yerliler arasındaki çarpışmaya kadar uzandı. Aralarında 44 kadın ve 16 çocuğun da bulunduğu 144 yerli öldürüldü. 

Filmin iki kahramanı, yani yıllarını yerli ayaklanmalarını bastırarak geçirmiş süvari subayı Yüzbaşı Joseph J. Blocker (Christian Bale) ve bir Cheyenne kabilesi reisi olan Sarı Şahin (Wes Studi), bu efsanevi savaş/ katliamda karşı karşıya gelmiş iki düşmanı temsil ediyor. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra, New Mexico’daki bir Amerikan kalesine hapsedilmiş olan Sarı Şahin ve ailesinin, kabilesinin bulunduğu binlerce kilometre ötede, kuzeybatıdaki Montana’ya gönderilmesine karar veriliyor; ona eşlik etmek de Yüzbaşı Blocker ve adamlarına düşüyor. Film, yıllarca sürmüş savaş, ayaklanma, katliam ve çeşitli vahşi olaylardan sonra bitap düşmüş, “travma sonrası stres sendromu”na yakalanmış bir dizi beyaz ve yerlinin birbirine surat asarak, zaman zaman yumuşayarak, çeşitli şiddet dolu olaylarla başederek ABD’nin güneyinden kuzeyine yaptığı bu uzun yolculuğu anlatıyor. Bu arada yüzbaşının acımasızca kaçmaya çalışan bir Apache ailesini, bir Cherokee savaşçı grubunun da bir beyaz aileyi nasıl yokettiği gösterilerek, bütün bu yılların insanları nasıl mahvettiği belli bir “vahşet eşitliği” içinde yansıtılmaya çalışılıyor.

O sırada Kuzey Amerika’nın batısında olan biten bu olayların dünyanın geri kalanından sanıldığı kadar kopuk ve farklı olmadığını da hatırlatmakta yarar var. Afrika’yı paylaşmak üzere Avrupalı güçlerin 1884’te Berlin’de yaptığı konferanstan 1914’te 1. Dünya Savaşı’nın başlamasına kadar geçen döneme “Afrika Kapışması” veya “Afrika’ya Hücum” dönemi denir. Bu dönemde Afrika kıtasında aynen ABD’deki gibi toprak edinme dürtüsünü örten “medenileştirme” bayrağının arkasında, “vahşi” kabilelere yönelik çok benzer bir sindirme, asimilasyon, sürme ve gerektiğinde imha savaşı yapılmıştı. Amerikalıların “Batı’ya Hücumu” ile Avrupalıların “Afrika’ya Hücumu” arasında uygulanan yöntemler, yaşanan trajediler ve “medenileri” de “vahşileri” de derinden etkileyen, izleri kolay kolay kapanmayan travmalar açısından fazla fark yoktu.