14. yüzyılda, 1. Murad döneminde kurulan Yeniçeri Ocağı, 1826’da 2. Mahmud tarafından ilga edilinceye kadar dışarıya kapalı doğasıyla kendine has bir kültür oluşturdu. Bektaşilik, ahi kardeşliği ve savaşçı erlerin dayanışması, onlardan geriye benzersiz bir sözlü kültür mirası bıraktı: Argoları, jargonları ve sözlü ritüelleriyle Yeniçerilerin lügatına “imkân dâhilinde” bir bakış… 

Dışarıya kapalı her topluluk gibi Yeniçeri ordusu da, muhtemelen ilk kurulduğu günden beri ‘kendi dili’ni üretmeye başlamıştı. Dışarıdan gizlemek istedikleri manaları, ortak dildeki bazı kelimelere mecaz yoluyla yükleyerek argolarını oluşturdular. Aralarındaki mesleki iletişimi kolaylaştırmak için de bir “jargon” yarattılar. 

13. yüzyılda Selçuklu Anadolu’sunda kurulan ahi kardeşliği ve 15. yüzyılda resmen bağlandıkları Bektaşi tarikatı, bu kapalı grubu ortak dinî-ahlaki temellerle iyice kenetledi ve kuvvetle muhtemeldir ki kelimelerini de askerî bir renkte şekillendirdi. Böylece ocağın yıkıldığı 1826’dan sonra bile tulumbacı ve külhani üslubunda yaşayacak bir sözlü kültür mirası ortaya çıkmış oldu.

Bir misafirin gözünden 1657-58’de İsveç büyükelçisi olarak İstanbul’da bulunan Claes Ralamb böyle görmüş Yeniçerileri. Yeniçeri alayının en arkasında at üzerindeki yazıcıları betimlemiş (Stockholm Nordiska Müzesi). 

Yeniçeriler, Eski ve Yeni Odalar adıyla bilinen kışlalarında imparatorluk başkentinin merkezini tutmaktaydı. Bu sebeple onlara dair herşey gibi kelimelerinin de kayda geçirilmesi ve bu kayıtların günümüze ulaşması mümkündü. Ancak 1826’daki isyan cebren ve kahren bastırıldığında, Sultan Mahmud, Bektaşilik de dahil olmak üzere Yeniçerilere dair her türlü hatıranın yokedilmesini istedi. Kışlalar top ateşine tutulurken Yeniçeriler eliyle üretilmiş pek çok evrak Ayasofya külhanlarında kül edildi. Günümüze onların lügatını okuyabileceğimiz birkaç kanunname ile edebiyata, tevârih ve seyahatnamelere yansıyan birtakım satırarası izler kaldı. 

Tüfek, aslan, kudret 


İtalyan ressam Jacopo Ligozzi tarafından 16. yüzyılda yapılmış bir Yeniçeri çizimi. Omzunda tüfeği, belinde eğri kılıcı ve ay-yıldızlı baltasıyla mağrur; pembe kaftanı ve küçürek yüzüyle zarif. Yanındaki aslan gücünü yansıtıyor ya da sadece bu çerinin padişahın hayvanlarıyla ilgilenen Samsoncular bölüğünden olduğu anlatılmak istenmiş (New York Metropolitan Sanat Müzesi). 

Bir yeniçeri nasıl konuşur?

Yeniçerilerin sözlü kültürlerini elbette yine yazılı kaynaklardan öğreniyoruz. Günlük hayatta sık kullandıkları sözcüklerin ve genel anlamda konuşmadaki üsluplarının ne olduğu, konuşma diline yakın olarak kayda geçirilmiş bazı yazılı izlerden takip edilebiliyor. 

Bektaşi kültürüne dâhil ve ehlibeyt sevgisine aşina olan Yeniçeriler, belki de Kerbela’dan gelen yakıcı hatıralar nedeniyle acı ve çileyi fazlasıyla önemsiyordu. Kavânîn-i Yeniçeryân, acemi oğlanların bela çekmeden kapıya çıkmaması gerektiğinden bahseder. Bu, onları türlü zorluklara alıştıran, kemale erdiren bir yoldur bir bakıma. Evvelden bir Yeniçeri olan Mimar Sinan da, 1587’de Sâi Çelebi’ye dikte ettiği Tezkiretü’l-bünyân’da şu dizeleri söyler:

Çorbacı


İsveç’in 17. yüzyılda İstanbul’da bulunan büyükelçisi Claes Ralamb tarafından bir çarşı ressamına sipariş edildiği düşünülen minyatürlerden. Ralamb Kıyafetnamesi diye de bilinir (İsveç Millî Kütüphanesi). 

“Olup yeniçeri çektim cefâyı

Piyâde eyledim nice gazâyı

Bundan sonra da padişah uğruna zorluklara katlanmayı ateşe girmeye benzetir:

“Eskiden kuluyuz yeniçeriyiz

Yanar od’a girer semenderiyiz”

Gücü ellerinde tutmaları ve içinde yetişegeldikleri askerî kültür, onlara her zaman cevval bir eda katmış. Bu sebeple grup aidiyetlerinin ve egolarının yüksek olduğu, bunların da konuşmalara güç vurgusu olarak yansıdığı tahmin edilebilir. 16. yüzyılda yaşamış tarihçi Gelibolulu Âlî, kahvehanelerde toplanan Yeniçerilerin sabah akşam oturup gıybet etmelerinden, “Fülân zamanda ağa idim, fülân devletlûya kethüdâ [kâhya] idim” diye böbürlenmelerinden yakınır. 

Yeniçeri selamı 


Kollarını çaprazvârî usulde bağlayarak selam veren Yeniçeri.(Mahmud Şevket Paşa, Osmanlı Teşkilat ve Kıyafet-i Askeriyesi, İstanbul 1909). 

Topkapı Sarayı arşivlerinde bulunan 16. yüzyıla ait bir mektupta ağalarının değiştirilmesini isteyen Yeniçeriler, Muhteşem Kanûnî’ye kim olduklarını hatırlatma gereği duyarlar: “Vallahilazim adımız Yeniçeridir… Vallahi fesâd ideriz, onat [iyice] âgâh ve haberdâr olasın…” Grup aidiyetleri ve yoldaşlıkları, Vezîriâzam Rüstem Paşa’ya yazdıkları aynı konulu diğer mektuplarına ise şöyle yansır: “Biz hod bir koyun sürüsüne benzer tayfayuz, birimize ne olursa cümlemizedür!”

Tabii rakiplerine karşı da küçümseyici idiler: Sekbân-ı Cedîd’i kuran ve kendilerini sindirmek isteyen Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa’yı tehdit ve aşağılamak için, 1808’in bir Ramazan günü Bâbıâli duvarlarına şu sözleri yazdılar: “Rumeli’nden geldi bir çıtak, bayram ertesi ya kılıç oynayacak ya bıçak!”(Çıtak, “düzgün konuşamayan Rumelili köylü” demekti).

Seğirdimler Yeniçeri mutfaklarında kullanılacak etleri taşıyan atların yanında yürüyen Yeniçeriler (Ahmed Cevad Paşa, Etat militaire ottoman depuis la fondation de l’Empire jusqu’à nos jours, Paris 1882).

Bağlı oldukları tarikat, Bektaşilik, İslâm öncesi Türk inanışlarını ve pek çok mahalli itikadı içinde harmanlayan, temel ibadetlerin yerine ayin ve erkânı koyan, esnek ve pratik bir yapıya sahipti. Tam da sonradan Müslüman olmuş ve bedenî yükleri oldukça fazla olan bu askerlere göre. Onların da her asker gibi karşılarında ölüm vardı ve inançları bununla başaçıkmalarında önemli bir yer tutuyordu. Savaşırken Allah’ın birliğini ikrar etmek bu yollardan biriydi. Evliya Çelebi’ye kulak verirsek, Yeniçeriler savaşırken: “Allah yektir yek! Alarka! Vura dura duta!” diye haykırırdı. Yoldaşların Ocağa kabul belgeleri demek olan sofa tezkirelerinde kayıtlı, son zamanlara ait şu sözler, bir ayin duası gibi hep bir ağızdan okunuyor olmalıydı:

“Müminiz kâlûbelâdan beri, Hakk’ın birliğini eyledik ikrâr; bu yola vermişiz seri, nebîmiz vardır Cenâb-ı Ahmed-i Muhtâr; ezelden beri mestâneleriz [mest olup kendinden geçenleriz], nûr-ı ilahîde pervâneleriz [ilahi ışığın etrafında dönen kelebekleriz], bir bölük bu cihanda divâneleriz, sayılmayız parmakla, tükenmeyiz kırmakla, taşramızdan sormakla, kimse bilmez hâlimiz. On iki imam, on iki tarik, cümlesine dedik belî [kabul], üçler, yediler, kırklar, nûr-ı Nebî, kerem-i Ali, pîrimiz sultanımız Hacı Bektaş-ı Velî…” 

Tartışan Yeniçeriler 3. Ahmed’in oğulları için 1720’de tertip ettirdiği şenlikte Nakkaş Levnî’nin gözü, akrobasi oyunlarını boşverip aralarında tartışmaya koyulan birkaç geçimsiz Yeniçeriye takılmış (Surnâme-i Vehbî, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi). 

17. asır saz şairi Kayıkçı Kul Mustafa’nın –ki kendisi de bir Ocaklıydı- Yeniçeri yoldaşlar arasında ezbere okunan şu iki dörtlüğü, hem inançlı hem güçlü hem de düşmanını hor gören cengâver resmini çok iyi betimler: 

“Biz açınca Resûl’ün sancağını 

Şehîd olan görür cennet bağını 

Gâziler çekerler gazâ tığını 

Mevlâ’nın arslanı Ali bizd’olur 

Ölümüz dirimiz dönmez savaştan 

Yüreğimiz pektir demirden taştan 

Ne pervamız vardır şol karabaştan 

Âlemin Rüstem-i Zâl’i bizd’olur” 

PADİŞAHA TEHDİT GİBİ MEKTUP

Yeniçerilerden Kanûnî’ye: ‘Sen bir alay zâlime güvenip dizginleri salıvermişsin!’

Yeniçerilerin takriben 1558 civarında Kanûnî’ye gönderdikleri şikâyet mektubundan bir bölüm. Mektubun tonu, üslubu ve içeriği, Yeniçerilerin Kanûnî gibi bir padişah karşısında bile ne denli pervasız olduğunu gösteriyor:

“Devletlû hünkârın ayağı toprağına Yeniçeri kullarının arzuhâli budur ki:

Hâliya [hâlen] ağamız olan kimesnenin [Ahmed Ağa] elinden âciz ve fermânde [güçsüz] kaldık. Âl-i Osman peydâ olalu ve yeniçeri yeniçeri olalu böyle zâlim, böyle haramzâde müfsid, sûret uğrusu şeytan sofusu azyemez ağa ne gelmiştir ve ne gelecektir, bunun zamanında yeniçeri olmaktan gâvur olmak yeğdir. Devletlû padişah! Sen bunu adam sanursın; bu adam değildir, bu şeytan aleyhü’l-lâne[nin] kendüsidir. Hayf yazdık [yazıklandık] senin buna ittüğin îtikâda. Hâşâ ve kellâ bu senin terbiyende büyümüş ola. Yazuk değil midir? Ne hak bilür ne şeriat bilür, bir zâlim müfsiddir kanden [nerden] geldi? Evvelâ her kim bunu ortaya getürüp ağa olmasına sebep olduysa Tanrı rahmetinden mahrum ola… 

Yeniçerilerin Kanûnî’ye mektubu (Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi 5856. Yayımlayan İ.H. Uzunçarşılı). 

Kuyumcu Kasım ki kendüye [kendisine] üsküfler ve kemerler işlemekte, bunca kulların var ki kimi atan ve deden kuludur, ol zamandan berü taş yasdanup [taşı yastık edinip] toprak döşenüp hizmette dururlar, anlara ancak müyesser [nasip] olmaz. Kuyumcu Kasım gibi kızı sohbette gidilikle [pezevenklikle] meşhûr iken ana sancak alıverirsin, gâfilsin!.. Bizim günâhımuz nedir ki bu Macar kâfiri ki dün gâvurdan gelmiş, henüz tomuz eti ağzında kokaduruyor, bize havâle idesin… Sen bir alay zâlime îtimâd idüp irhâ-i inân itmişsin [dizginleri salıvermişsin], anların ise eksükleri değildir, her kangisine varup hâlimizi ağlasavuz [ağlasak] ‘ben bilmezim ol ağanuzdur ol bilür’ deyü cevâb iderler. Ya biz hâlimizi kime ağlayalum? 

Elhasıl sabır ve takat kalmadı, bıçak söküğe erdi, gayetle canumuz acıduğundan sana arzuhâl itdük. Ya bu zâlimi bizden gider, bizi bunun şerrinden halâs eyle [kurtar] yahut bir küllî [büyük] fesâd ideriz, nice cân telef olup nice Müslüman’ın rızkı zâyi ola, ırz ve nâmusa halel geldüğinden gayrı Hak katında dahi mes’ul olursun, vebâli boynuna. Elhasıl sözün doğrusunu söylerüz; senden dahi ve oğullarından dahi ve paşalarından dahi bîzar olduk [usandık]… Sultan [Şehzade] Mustafa ölmekten[se] biz kırılaydık. Senden sonra bu oğulların dahi senin yirüne gelüp anların zamânında böyle bir acemi gâvurdan gelmiş hudu südü bilmez oğlan gelüp ağa olup bize nâhak böyle ezâ ve cezâ idüp hor ve hâkir olsavuz [olsak] gerek. Hem âhır ömründür [ömrünün sonlarındasın], Allah’tan kork, bizim hâlimizi gör. Âdem kıtlığı değildir, bu haramzâdeyi üzerimizden gider, şerrin def eyle ve illâ olacağını biz dedik, sonra günâh bizden değildir… Vay bize, ne devletsüz başımız var imiş ki Sultan Mustafa gidüp biz kalmak! Bâri ol sağ imişse [olsaydı] iş bir türlü dahi [başka] olurdu. 

Evvelâ bu bizüm çekdüğimiz nedür? Buna kim katlanur? Her gice odaya geldüğimizce koyun bıçağa gider gibi ardumuza bakup dururuz kim bu gice kimin berâtı gelür deyü… İlerü zaman yeniçerileri gibi şarapta, avratta ve oğlanda değilüz, kavga ve galebede değilüz, beş vakit namazımızda ve hayır duânızdayuz… Vallahilazim adımız yeniçeridir! Şâra [şehre] pazara çıkamazız. Bu ağanın zamânında şöyle hor ve hâkir olduk ki şârda ve pazarda at oğlanı bizi döğer oldu, korkumuzdan kimesneye söyleyemez olduk. Allah’tan revâ mıdır?.. Dahi durup bakmak olmaz, vallah, vallahi fesâd ideriz onat [iyice] âgâh ve haberdâr olasın. Sâyirlerde [sağda solda] şaraba yasağ idersin, sofu deyü îtimâd ittiğün ağa yalıda kaç meyhâne ihdâs etmiştir [kurmuştur], teftiş eylen göresiz”.

(Mektubun tamamı, İ. Hakkı Uzunçarşılı tarafından 1967’de, Belleten’de yayımlanmıştır. Topkapı Sarayı Arşivi, no. 5856)

REFERANS

Yeniçeriler üzerine temel kaynak eserler

L’ETAT MILITAIRE DE L’EMPIRE OTTOMAN 

Yeniçeri teşkilatından bahseden en eski ve önemli kaynak, Kont Luigi Ferdinando Marsigli’nin eseridir. 1732’de Amsterdam’da büyük boyda basılan kitap iki cilttir, toplam 352 sayfadır; çok sayıda gravür, harita, plan ve cetvel içerir. 1737’de Petersburg’daki Fen İlimleri Akademisi Matbaası’nda tekrar basılan kitap Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan 18. yüzyılın ilk çeyreğine kadar ordunun durumu ile ilgili detaylı bilgiler içerir. Eserin Tıpkı basımı 1972’de Avusturya’da yapılmıştır. Türkçe olarak ilk defa Genelkurmay Yayını olarak 1934’de Osmanlı İmparatorluğu’nun Zuhur ve Terakkisinden İnhitatı Zamanına Kadar Askerî Vaziyeti ismiyle yayımlanmıştır. 

ÜSS-I ZAFER 

Sahaflar Şeyhi-zade Esad Efendi tarafından kaleme alınan ve II. Mahmud’un emriyle devlet matbaasında bastırılan en önemli Türkçe kaynak. Ocağın bozuluşunu aktaran Esad Efendi, neden yeni bir ordu kurulması gerektiğini de ikna edici bir dille anlatmıştır. Kitapta teşkilatın kaldırılmasından sonra sürgüne gönderilen Bektaşi şeyhlerinin isimleri de verilmiştir. İlk baskısı 1828’de yapılan kitabın ikinci basımı 1876’dadır. Kitap Avrupa’da da ilgi uyandırmış ve 1833’de Paris’te Fransızca olarak yayımlanmıştır. 2005’te yeni harflerle yayımlanmıştır. 

GÜLZÂR-I FÜTUHÂT 

Yeniçeri Ocağı’nın son günleri ve kaldırılması ile ilgili önemli kaynaklardan biridir. Bir diğer ismi de, Risâle-i Ocağ-ı Mülgâ’dır. İstanbul kütüphanelerinde üç adet yazma nüshası olan eseri, 1834’te Mısır’da ölen Şirvanlı Fatih Efendi yazmıştır. Eser 2001’de yeni harflerle yayımlanmıştır. 

TARIH-I ASKERÎ-I OSMANΠ

İki ciltlik önemli bir kaynaktır. 1882’de Erkân-ı Harbiye miralayı olan Ahmed Cevad Paşa tarafından kaleme alınmıştır. Birinci cildi metin; büyük boyda basılan ikinci cildi ise metni destekleyen taşbaskı çok sayıda tablo ve gravürü biraraya getiren bir albümdür. 

KAPUKULU OCAKLARI 

İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın iki ciltlik araştırması, Acemi ve Yeniçeri Ocakları hakkında en kapsamlı eserdir. 1943’te yayımlanmış, 1984 ve 1988’de iki baskı daha yapmıştır. Yayımlandığı tarihten bu yana aşılamamıştır. 

YENIÇERILER 

Reşad Ekrem Koçu tarafından kaleme alınan ve 1964’te bastırılan 336 sayfalık eser, günün okuyucusuna hitabeden okunaklı bir üslupla kaleme alınmış popüler bir metin olmakla birlikte zengin içeriğe sahiptir.