Türkiye, Ocak sonunda beyazperdeden gönlümüze taht kuran Ayşen Gruda’ya veda etti. Yeşilçam’ın önde gelen oyuncularından Gruda, hem sıradışı hem de popüler olabilmiş nadir sanatçılardan biriydi. Sadece “geri zekalının” kısaltılmışı anlamındaki “gerzek” kelimesini yaratmakla kalmadı, bize bizi göstererek bir dönemin sosyal ilişkilerine ışık tuttu.

Türk tiyatro ve sinemasının kendine has bir ismiydi Ayşen Gruda. En büyüklerdendi. 1945’te doğduğu, tiyatro oyunculuğuna liseyi bırakıp başladığı çokça yazılıp çizildi 23 Ocak’taki ölümünden sonra. Lise 2. sınıftaydı. Kara tren makinisti babası öldüğünde para kazanması gerekti ve öyle atladı sahneye. Yıllar sonra söylediği “her şey ihtiyaçtan olur” sözünü doğruluyordu bu. Ablası Ayten Erman, Avni Dilligil’in tiyatrosunda sahneye çıkıyordu. Ayşen’den sonra küçük kardeşi Ayben de tiyatrocu olacaktı. Yeşilköy’deki Ermeni komşularının ve büyüklerinin taklidini yaparken, yeteneğinin ailesi tarafından keşfedildiği kendi anlatımıydı. Mesleğine başladığı Tevhid Bilge Tiyatrosu’nda turnelere çıktı, bir süre İstanbul ve Ankara’da çeşitli tiyatro oyunlarında rol aldı. 

“Nahide Şerbet” karakteriyle 1970’lerde artık bir televizyon yıldızıydı. Türk halkının hayatına bu isimle girdi, en önemli kadın komedyenlerden biri oldu. Ün kazandığında evliydi; Yılmaz Gruda ile 1976’da boşansalar da soyadını bırakmadı. “Geri zekalı”nın kısaltılmışı anlamındaki “gerzek” kelimesiyle Türk argosuna kazandıran Ayşen Gruda’nın kavram üreten tarafı da eksik değildi. 

Beyazperdede ilk rol – 1974 Ayşen Gruda’nın beyazperdedeki ilk rolü, dönemin mega projesi “Hababam Sınıfı” filminde yaklaşık 5 dakika süren bilgi yarışması sunucusu rolüydü. 

Sinema dünyasına, dönemin mega projesi “Hababam Sınıfı” ile ayak bastı. İlk filmdeki rolü yaklaşık beş dakikaydı. Filmin afişinde yer almıyordu; künyede adı bazen yoktu bazen de en son sıralarda geçiyordu. Serinin bu ilk filminde okullararası bilgi yarışması sunucusuydu. Üç yıl sonra dördüncü filmde bu kez okula gelen kız öğrenci olarak ana karakterlerden biriydi. Böylece Arzu Film, kuruluşundan 10 yıl sonra kadrosuna sıradışı bir kadın oyuncu katmış oluyordu. Ayşen Gruda, yönetmen Ertem Eğilmez’in akıllı, çalışkan ve disiplinli oluşunu hep övdü fakat yarım asır emek verdiği oyunculukta “hak ettiği parayı kazanamadığını” da söylemekten çekinmedi. 

Ayşen Gruda’nın filmografisinde, Neşeli Günler, Hanzo, Tosun Paşa, Süt Kardeşler, Çöpçüler Kralı, Şaban Oğlu Şaban, Bizim Aile, Çiçek Abbas, Şekerpare gibi Türk sinemasının klasik haline gelmiş örnekleri vardır. Daha pekçok filmde rol almıştır. Orijinal saç rengi kızıla yakın bir turuncu; gözleri yeşil, elleri narin, teni beyaz, fiziği düzgündü. Fakat ne hikmetse Ayşen Gruda “güzel” değildir. Yeteneği, emeği ve şüphesiz tiyatro/kamera oyunculuğuna olan tutkusuyla bu müstesna durumu müthiş bir avantaja çevirmiş, büyük bir estetik yakalamıştır. 

57 yıl aralıksız

1962’de başladığı sahne hayatına aralıksız devam eden Ayşen Gruda, oyunculuğundaki kaliteyi, alanında dünyadaki gelişmeleri yakından izlemekle yakalamıştı. 

1977’de edindiği “Domates güzeli” lakabıyla arası pek iyi olmamış; bunu kullananlara “Ben ondan sonra bir sürü şey yaptım, siz hâlâ orada mısınız?” dercesine bakmıştır. Oyunculukta durmaksızın emek sarfetmek gerektiğini anlamış; yaldızlı kariyeri boyunca sürekli okumuş, izlemiş, dinlemiş; hem ülkedeki hem dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmiştir. 

Usta sanatçı, bir röportajda kendisine yöneltilen “Sahip olduğunuz şöhreti ve ilgiyi kaybetme korkusu var mı?” sorusuna, “Biliyorum ki bu halk beni nasıl gömeceğine kendi karar verecek. Vasiyete gerek yok. Onlar bilir beni nasıl gömeceklerini. O gün gelene kadar da benden sevgi ve ilgilerini esirgemeyeceklerini hissediyorum” cevabını vermişti. Sanatçının cenazesine katılan ünlülerle bir kısım vatandaş arasında fotoğraf çektirme tartışması çıksa da, Ayşen Gruda, yattığı yerden gülümseyerek ve hafif küçümseyerek bakıyor olmalı. 

Ayşen Gruda ile Röportaj (Ocak 2018)

‘Sen biraz gazetecilik öğren!’

Ayşen Gruda ile 26 Ocak 2018’de Münir Özkul’un ölümü üzerine telefonda bir röportaj yapmış, ondan Özkul hakkında birkaç söz duymak istemiştik. Yaptığımız kısa konuşmayı dergide yayımlamamış, onun yerine Seçkin Selvi’nin yazısını kullanmıştık. Yayımlanmayan bu röportajda, Ayşen Gruda’nın gazeteci Mehmet Çalışkan’a 1998’de söylediği meşhur “Sen benimle röportaj yapacak seviyede misin?” sözünü hatırlatan pek çok ifade bulunmaktaydı. Büyük kısmı bir “fırça” salvosu şeklinde geçen söyleşinin bir bölümü şöyleydi: 

Ayşen Hanım, merhaba. Ben #tarih’ten arıyorum sizi, adım Hasan. 

Evet. 

Biraz önce menajerinizden randevu aldım, onunla görüştüm, bugün arayabileceğimizi söyledi. Onun için rahatsız ettim. 

Neden bu kadar ısrarcısınız? 

Çünkü Münir Özkul’la ilgili dergimizde… 

Neden ben? Benden ne bekliyorsunuz? İlla benim mi bir şey söylemem gerekiyor? 

Tabii, sizin söylemeniz daha makbul olur, mümkünse tabii. 

Ben bu konuda bir otorite değilim. Fazla tanıdığımı da söyleyemeyeceğim; ancak setten tanıyorum. Ama çok yetenekliydi. Başka yerde doğsa herhalde beş tane falan Oscar almıştı. 

Evet, muhtemelen. Türkiye’de de çok fazla ödülü var. 

E, bak ne güzel. Senin de bildiklerin var işte. Yaz onları. 

Sizden duymak daha iyi olur Ayşen Hanım. 

Niye? Niye? Niye oğlum? Niye? Ne münasebet? 

Çünkü siz onu yakından tanıyorsunuz… 

Yakından tanımıyorum diyorum. Bak sen beni dinlersen… Yakından tanımıyorum. 

Doğru, haklısınız belki de ama… 

Evine gitmişliğim yok, bilmiyorum. Yaşam tarzını bilmiyorum. Hiçbir şeyini bilmiyorum. Sadece sette gördüğüm bir insandı. Orada da işini mükemmel yapıyor idi! Allah rahmet eylesin. Nur içinde yatsın. 

Haklısınız. Set hayatı ve tiyatro hayatında… 

Ben set hayatını asla kimseye anlatmam. Tiyatro hayatını da kulisi de anlatmam. Oraları benim mutfağım. Oralara kimse giremez. Ne anlatacağım? 

Peki sizin bir anınız… 

Hep aynı şeyler. Münir Özkul’la birlikte sette olmak yeteri kadar anıdır. Tamam? 

Tamam. Bir şey daha sorayım lütfen. Siz geçen görüşmemizde “oyuncular filmlerden telif haklarını alabilecek mi, merak ediyorum” demiştiniz. 

E, onlara bakarsınız. Koca tarih dergisisiniz. Kim alıyor, kim alamıyor, alan var mı? Azıcık da onlara siz bakarsınız. Bunlar benim söyleyeceğim şeyler değil. Ne yapacağınızı siz daha iyi bilirsiniz. 

Peki. Son bir not almak istersem eğer ne dersiniz? Hastalığından ya da öncesinden… Söylemek istediğiniz son bir şey daha var mıdır? 

– Ben böyle goygoyculuktan hiç hazzetmem. Onu hep filmlerindeki gibi hatırlasınlar isterim. Niye hastalığından bahsedeyim. Onun tiplemelerine baksın halk; Kel Mahmut’a, baba tiplemelerine baksın… Her anlamda bu tür bir insan olmak gerektiğini zaten göreceklerdir. 

– Ayşen Hanım, Münir Özkul’un ilk yıllarından beri… 

– Deminden beri ne söylüyorum ben? Sen dinlemiyorsun galiba! 

– Hayır dinliyorum ama, tekrar soruyorum. 

– Niye? 

– Çünkü işim bu, gazeteciyim. 

– Gazeteci dört soru mu soracak, beş soru mu soracak onları yazar; tekrar tekrar aynı sorular sorulmaz. Aynı sorulara aynı cevaplar verilir. Böyle bir şey var mı? Ben ilk defa gazeteci görmüyorum. Sen biraz gazetecilik öğren. Ağabeylerinin yanında, ustaların yanında çalış, gazeteciliğin ne olduğunu öğren. Tamam mı oğlum? 

– Tamam, olur. Teşekkür ederim. 

– İyi günler. Hoşçakal. 

– Sağolun. Görüşmek üzere.