‘Elveda Hasankeyf elveda geçmişim…’

Batman’a bağlı 12 bin yıllık arkeolojik alan çok yakında tamamen sular altında kalacak. Ilısu Barajı ve Hidroelektrik Santralı’nın ömrü ise sadece 50 yıl olacak. Bölge sakinleri “Bu mesele siyasi görüşlere kurban edildi, politik kavgaların ortamı oldu. Tarihî önemi geride bırakıldı. Kökümüzden kopardılar bizi işte. Bundan sonra nereye eksen, kuruyup gideceğiz” diyor.

Medeniyetin beşiği olarak bilinen “Verimli Hilal” veya “Yukarı Mezopotamya”nın stratejik kalesi Hasankeyf’e veda ediyoruz. Yaklaşık 12 bin yıllık bir tarihe sahip olan, birçok medeniyete, kimliğe, dine, dile, inanışa, kültüre evsahipliği yapan bölge, çok yakında tamamen sular altında kalacak. 

1954’de dönemin DSİ (Devlet Su İşleri) müdürü olan Süleyman Demirel tarafından tasarlanan, son 10 yıldır uluslararası medyada pek çok defa yer bulmasına ve bölgenin kurtarılması için çeşitli kampanyalar yapılmasına rağmen iptal edilmeyen “Ilısu Barajı ve Hidroelektrik Santralı” projesi bugün artık hayata geçiyor.

Dicle nehri üzerinde 136 km boyunca uzanan baraj, sadece 3 bin kişinin yaşadığı Hasankeyf’i değil Siirt, Diyarbakır, Mardin ve Şırnak illerine bağlı çok sayıda köyü ve yerleşim yerini de sular altında bırakacak. Hasankeyf Koordinasyonu’na göre, bölgede tescilli toplam 289 arkeolojik sit alanı ve 199 köy etkilenecek.

Geçen 1 yıl içinde Hasankeyf’e bu sürece dair haberler yapmak üzere birkaç kez gitme şansım oldu. Her seferinde sökülen taşlar, yerinden taşınan eserler, dinamitlerle patlatılan ya da doldurulan binlerce yıllık mağaraları ile Hasankeyf’in yavaş yavaş yokoluşuna şahit oldum. 

Son ziyaretimde, Hasankeyf’in en bilinen lokantalarından biri olan Yolgeçen Han’ın sahibi Bülent Başaran ile buluşuyoruz. Gidenler bilir, Bülent Bey’in mekanında Dicle nehri üzerine uzanan bir çardak vardır (daha doğrusu vardı). Hasankeyf halkının anne bildiği, bereket bellediği Dicle aşağıda sakince akarken, elleriyle pişirdiği meşhur “hilve” kahvesini ikram ediyor bu çardakta. Karşıda Raman dağının arkasında batan güneşin son ışıkları suya vuruyor, uzaktan hafriyat kamyonlarının sesi geliyor.

Bülent Bey, gözlerini akan sudan ayırmadan konuşmaya başlıyor: “30 yıldır, ertesi gün yine bu manzaraya bakacağımı bilerek kapattım dükkanımı. Şimdi ise her gece vedalaşıyorum, ışıkları söndürürken. Doğduğum eve, ilk tırmandığım ağaca, çocukluğuma, gençliğime, hatırladığım her şeye yani toptan geçmişime veda ediyorum. Beni ben yapan bunlardı; Hasankeyf’e de anlam veren bu sokaklar, bu taşlardı”.  

Barajın dolması ile Yolgeçen Hanı da yaklaşık 80 metre yükselecek suyun altında kalacak. Tepedeki Hasankeyf Kalesi etrafına bir liman yapılacak ve ileride turistler buraya teknelerle getirilecek. Kalenin etrafına suyun etkilerinden koruması için yüksekliği 60 metre olan bir set örülmüş, bazı mağaralar ise tamamen doldurulmuş.

 Hazırlanan projede hem kale etrafı hem de Hasankeyf’in tamamı bambaşka bir yer olarak tasarlanmış. Şehrin 3 bin nüfuslu halkı için, şehrin şimdi bulunduğu yerin tam karşısına, Raman dağı eteklerine 710 konutluk “Yeni Hasankeyf” inşa edilmiş. Sahip olduğu tarihî eserlerin özel tekniklerle taşınarak yerleştirildiği bir de arkeo-park hazırlanmış.

Zeynel Bey Türbesi, Artuklu Hamamı, Kızlar (Eyyubi) Camisi, Orta Kapı, İmam Abdullah Zaviyesi, Sultan Süleyman Camisi’nin minaresi, kubbeleri ve çeşmesi, Koç Cami’nin alçılı eyvanları, mihrap üstü yüzlerce yıl boyunca bulundukları alandan çok uzaktalar artık. Adeta Lego parçaları gibi dağıtılıp, bambaşka bir yerde yeniden birleştirildiler. Son kalan El Rızk Camii’ni taşıyacak araçlara yol açılması için bu zamana kadar yüzlerce esnafa geçim kaynağı olan onlarca dükkanın bulunduğu çarşı da kepçelerle altüst edildi. Böylece Hasankeyf’i geçmişe bağlayan son bağlar da koparıldı.  

Ilısu Barajı ve Hidroelektrik Santralı inşaatı 8.5 milyar TL’ye liraya maloldu. Yeni yerleşke ve eserlerin taşınmasını da kapsayan toplam maliyet ise 12.5 milyar TL. Yapılan hesaplara göre barajın ömrünün 50 yıl olacağı öngörülüyor. Yani yarım asır fayda sağlayacak bir proje için binlerce yıllık tarih yokediliyor.

Bülent Başaran’a göre tarihî eserler taşınarak sular altında kalmaktan kurtarıldı ama şimdi yeni yerlerinde ucube gibi duruyorlar: “Oysa bütün bunların hepsi yaşadığım yerin, her gün geçtiğim sokağın hemen önündeydiler. Ben onlarla büyüdüm. Şimdi bakıyorum, hiçbiri bulunduğu yere ait gibi durmuyor. Mesela Zeynel Bey Türbesi’nin etrafındaki külliyenin kopyasını yapmışlar ama şimdiden dökülmeye başladı. Değil 500 yüzyıl, 1 yıl bile dayanmadı”.

Biz konuşurken masaya uğrayan Çetin Yıldırımer de sohbete katılıyor kısa bir süreliğine: “Hasankeyf, UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’ne alınabilmesi için gerekli 10 kriterden 9’una sahip olmasına rağmen Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın başvurmamasından ötürü kaderine mahkum ediliyor. Burası dünyanın ortak mirasıdır aslında” diyor. Son 10 yıldır buraya gelen turistlere Hasankeyf kitapları satıyor Çetin, ayrıca rehberlik yapıyor. Burada doğmuş büyümüş, Dicle’nin sularında geçmiş çocukluğu. Üzgün ve öfkeli: “Hasankeyf’e yapmak istedikleri yere bakın! Buradan taşıdıkları eserleri sağa sola serptiler. Disneyland gibi bir yer oldu orası. Tarihi yok, anlamı yok. Yüzlerce yıllık çınarları kökünden söküp başka yere diksen yeniden, tutar mı? Bizimki de o hesap. Elveda Hasankeyf, elveda geçmişim. Bu kadar!”

Yeni Hasankeyf şimdilik köksüz, ruhsuz bir inşaat sahası. Sokaklarında hâlâ molozlar duruyor. Elektrik kesintileri devam ediyor, su ise henüz düzenli akmıyor. Dikilen yüzlerce ağaç susuzluktan kurumuş; evlerin içinde kullanılan malzemelerin çoğu ise kalitesiz olduğu için çürümüş.  

Bütün bunlar bir yana, herkes için esas sıkıntı geçim meselesi. Bugüne kadar şehirdeki çoğunluğun geçim kaynağı turizm olmuş. Şimdi ise yeniden para kazanabilmeleri için en az 5-10 yıl beklemeleri gerekiyor. Yeni şehrin bu haline Hasankeyf halkı bile alışamamışken, turist gelip ne yapacak? Sadece turizm değil, hayvancılık ve bahçecilik de yeni durumdan etkilenecek. Hayvancılık yapılacak alanlar daralacak. Bölgeye has nar, üzüm, incir gibi birçok meyvenin yetiştirildiği Hasankeyf’in doğusundaki Salahiye Bahçeleri de sular altında kalacak. Gençlerin çoğu buradan gitmek istiyor; Hasankeyf artık onlar için bir gelecek vaat etmiyor. 

Bülent Başaran “Başka türlü davranabilsek, Hasankeyf’i belki de kurtarabilirdik” diyor. “Bu mesele daha çok siyasi görüşlere kurban edildi, politik kavgaların ortamı oldu. Tarihî önemi geride bırakıldı. Başka sloganlar atıldı, halk bundan çekindi geride durdu, sahip çıkamadı. En azında benim hissiyatım bu. Artık olan oldu, geçmişimizi aldılar, kökümüzden kopardılar bizi işte. Bundan sonra nereye eksen, kuruyup gideceğiz”.

O sırada son müşteriler de hesabı istiyor. Bülent Bey bana veda ederek, Yolgeçen Hanı’nda keseceği son hesaplardan birini hazırlamak üzere kasaya geçiyor. Vakit ilerliyor, artık gitme zamanı. Mekanın ışıkları sönüyor. Önce Yolgeçen Hanı sonra Hasankeyf koyu bir karanlığa gömülüyor. 

İSTANBUL ARKEOLOJİ MÜZELERİ’NDE BÜYÜK GÜN

Anadolu’nun hazineleri yepyeni bir deneyimle

İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin sekiz yıldır tadilatta olan yedi sergi salonu Eylül ayında yeniden ziyaretçilere açıldı. Müzenin en nadide eserlerinden İskender Lahdi’ne de evsahipliği yapan Sidon Kral Nekropolü salonu yepyeni bir müze deneyimi sunuyor.

Türkiye’nin müze olarak tasarlanan ve kullanılan ilk binası İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin yedi salonu, sekiz yıllık kapsamlı bir güçlendirme, restorasyon ve teşhir çalışmasının ardından yeniden ziyaretçilere açıldı. Bu alanlarda dünyanın en önemli arkeolojik keşiflerinden sayılan ve Sidon (Sayda) Kral Nekropolü kazılarında ortaya çıkarılan İskender, Ağlayan Kadınlar, Tabnit, Satrap ve Likya lahitleri de bulunuyor. 

1887’de günyüzüne çıkarılan Sidon Kralı Tabnit’e ait mumya, o zamandan bu yana ilk defa ait olduğu lahdin içinde sergilenmeye başlandı.

Kıymetlimiz Osman Hamdi Bey’in bugünkü Lübnan’ın Sayda kentinde ortaya çıkardığı İskender Lahdi, sadece İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin değil büyük ihtimalle dünyanın en kıymetli arkeolojik eseri…

Müzenin yenilenen bölümlerinde en çok ilgi gören eserlerden biri, şüphesiz Yunan sanatının eşsiz bir örneği olan İskender Lahdi… 1891’de Osman Hamdi Bey’in bugünkü Lübnan topraklarında bulunan Sayda antik kentinde yaptığı kazılarda ortaya çıkan İskender Lahdi, MÖ 325-311 yıllarına tarihleniyor. Lahitte, Yunan ve Persler arasındaki savaş ve av sahneleri tasvir ediliyor. 

25 ton ağırlığındaki lahit, dünyanın en büyük lahdi olmasının yanında, yontulan figürlerindeki ustalık ve elbiselerin kırmalarına kadar tasvir edilmiş şaşırtıcı detaylarıyla da müzedeki en kıymetli eser sayılıyor. Blok mermer üzerine bu derece ince ayrıntılı bir çalışmanın nasıl yapılabildiği halen açıklanabilmiş değil. Alman Arkeoloji Enstitüsü ve Alman Arkeoloji Vakfı tarafından 1980’lerde başlatılan 25 yıllık bir çalışmanın sonunda lahdin orijinal renklerde bir rekonstrüksiyonu oluşturuldu ve dünyanın çeşitli yerlerinde sergilendi. Üç ana birimden oluşan müze kompleksinin diğer iki yapısının da 2020 yılı içerisinde açılması öngörülüyor.