Bundan tam 62 yıl önce, 19 Şubat 1956’da İstanbul’da oynanan maçta, dünyanın tartışmasız en güçlü takımı Macaristan’ı 3-1 mağlup etmiştik. Evet, hava çok soğuktu ve Macarları iki hafta boyunca diğer maçlarla yormuştuk ama, zafer çok büyüktü.”Yenilmez Armada” Macar milli takımının unutulmaz serüveni ve Türk millilerine kaybedişlerinin inanılmaz hikayesi…  

Bazı takımlar vardır, hiç taçlandırılmasalar da, gönüllerde yerini almış­tır. 30’larda Avusturya’nın ha­rika takımı, 70’lerde Cruyff ve şürekâsının Hollanda ile çim­lere kazıdıkları total futbol ma­nifestosu… Fakat bir ekip var ki, onlar adını tarihe altın harf­lerle yazdırmıştı. Gyula Gro­sics- Jeno Buzanzsky- Gyula Lorant- Mihaly Lantos- Jozsef Bozsik- Jozsef Zakarias- Lasz­lo Budai- Sandor Kocsis- Nan­dor Hidegkuti- Ferenc Puskas- Zoltan Czibor’dan oluşan 11, bu oyuna meftun olanların aklın­dan hiçbir zaman çıkmamıştı.

Yeşil sahaların yenilmez armadası Macaristan, aslında bir rejimin yarattığı mucizeydi. 1940’ların sonunda ülkede ya­şanan siyasi gelişmeler tarihin en güçlü takımlarından birisini doğururken, yine siyaset 60 kü­sur yıl önce kendi altın çocukla­rını yemişti.

Hikâyeyi biraz geriye sar­malı, tarih kitaplarına dalmalı…

Futbolun ilk harika takımı­nın babalarından Jimmy Ho­gan, 1. Dünya Savaşı’nda Avus­turya’da düşman bir ülkenin va­tandaşı olarak hapishanede çile doldurmaktaydı. Hemen devre­ye giren Macarlar, İngiliz futbol adamını bir anlamda transfer ediyordu.

Taçsız Kral’dan Ordinaryüs’e Türk milli takımı kadrosu “Taçsız Kral” Metin Oktay, “Beton” Mustafa Ertan, “Ordinaryüs” Lefter Küçükantonyadis gibi yıldızlarıyla sahada yerini almıştı.

MTK Budapeşte ile iki şam­piyonluk kazanan hoca, bu süre zarfında sadece bir mağlubiyet tatmıştı. Savaşın sonunda Ma­caristan’ı terketse de onun pasa dayanan oyun anlayışı, futbol sahalarında iz bırakmıştı.

1930’da Uruguay’da başla­yan Dünya Kupası serüvenine ilk seferinde katılmayan Macar­lar, bir sonraki turnuvada çey­rek finalde elenirken, 1938’de ise finalde İtalya’ya boyun eğ­mişti.

2. Dünya Savaşı sonrasın­da Sovyetler Birliği himayesi­ne giren Macaristan’da, iklim kısa sürede değişmişti. Kendi­sini “Stalin’in iyi öğrencisi” ola­rak tanımlayan diktatör Mátyás Rákosi, topraklardaki bütün muhalifleri silindir gibi ezer­ken, diğer taraftan verdiği bir kararla sadece ülke değil, dün­ya futbolunun da kaderini tayin edecekti.

Yurt savunması

Macaristan gizli servisi AVH, MTK Budapeşte’yi alınca, or­du da boş durmadı. Onlar da bir takım istiyordu. Ferencvaros “sağcı” bulunduğundan, ihale Puskas ve Bozsik’in formasını giydiği Kispest’e kalmıştı. Böy­lece Kispest bir günde Honved olmuştu.

“Macar futbolunun yıldız­ları Kocsis, Czibor, Budai, Lo­rant, Grosics de sefer görev em­riyle kulüplerinden Honved’e nakledilirler. Maksat, eksenini bir kulübe oturtarak millî ta­kımın istikrarını sağlamaktır” diye yazmıştı Tanıl Bora Radi­kal’de yıllar önce. Gerçekten de ordunun rüyaları kabul olmuş, istihbaratçılara karşı üstün­lük sağlamışlardı; arada iki defa kaptırılan şampiyonluk nazar boncuğu sayılırdı…

Adı yurt savunması anlamı­na gelen kulüp, Ferencvaros’tan Kocsis, Czibor ile Budai’yi, Va­sas’tan Lorant’ı almıştı. Hon­ved başarıdan başarıya koşar­ken, millî takımın da önlemez yükselişi başlamıştı. Ne de olsa Puskas ve arkadaşları, birkaç istisna dışında tek bir takımda toplanmış, günde çift idmana başlamıştı. Statüleri amatör ol­duğundan, kulüp dışında millî takımda da yan yana oynamaya başlamışlardı.

Teknik direktör Gusztav Se­bes’in önderliğinde çalınan ma­ya tutmuştu. O zamanların “W formasyonu” Sebes tarafından bozulmuş ve daha çok “U”ya ya­kın bir sistem benimsenmişti. En ileride olması gereken Hide­gkuti geriye çekilerek, yeni bir diziliş denenmişti. Bu sistem ve topa mutlak hakimiyet meyve­sini çabucak vermişti. Millî ta­kımın yenilmez serisi 1950 Ma­yısı’nda başlamış, arada terle­meden 1952 Helsinki Olimpiyat Oyunları’nda altın kazanılmıştı.

Finlandiya’nın başkentine gelen Sebes’in talebeleri eleme­lerde Romanya karşısında zor­landıysa da sonradan Barcelo­na’ya transfer olacak Czibor ile “Altın Kafa” Kocsis’in golleriy­le yoluna devam etti. İlk turda, 1949’daki uçak kazasında ülke şampiyonu Torino’yu kaybetti­ğinden oldukça sıradanlaşmış İtalya’yı karşılarında bulmuş­lardı. Palotas ile Kocsis’in golle­ri onları bir üst tura taşımıştı.

İlk gol Lefter’den 19 Şubat 1956’da yenilmez armadaya karşı oynayan milliler 3-1’lik galibiyetle sahadan ayrıldı (altta). İlk golün sahibi 6. dakikada İsfendiyar’ın ortasına voleyi vuran Lefter’di (üstte).

Çeyrek finalde rakip Türki­ye idi. Macarlar daha ilk yarıda farkı üçe çıkarmış, Ercüment Güder’in frikiki hanemize gol olarak yazılmıştı. Savunma fut­bolu oynayan ay-yıldızlılar o da­kikadan sonra rakibinin üstüne çullanmaya kalkışınca, 90 daki­ka sonunda tabelada 7-1’lik skor yazmıştı. Palotas, Kocsis, Pus­kas, Lantos, Bozsik kim ararsa­nız o gün fileleri havalandırmış, Milliyet gazetesi o günden onla­rı şampiyon ilan etmişti.

Yarı finalde İsveç’e yarım düzine gol atan takım, altın için Yugoslavya ile buluşuyordu. Uzun süre golsüz giden müca­delenin son çeyreğinde önce Puskas, ardından Czibor zafe­ri getiriyordu. Tesadüf bu ya, o günkü rakiplerimizin yolu bu topraklara da düşecek, hattâ hem Fenerbahçe hem de Beşik­taş ile şampiyonluk yaşayacak Branko Stankovic misali sayısız teknik adam çıkacaktı.

Wembley’in fatihi

25 Kasım 1953’te Macarlar, Wembley’e ayak basmıştı. İn­gilizler, Puskas’a hafif müsteh­zi bakıyordu. Topluydu, kısaydı. Bu bodur şişko, efsane olma­malıydı.

İlk düdüğün çalmasıyla bir­likte futbolun mabedinde bir fırtına kopuyordu. İki takım arasındaki sıklet farkı gecey­le gündüz gibiydi. Kısa sürede komünistler gol olup yağıyor, 200 bin meraklı gözün önün­de 52 yıldır sahasında ötekilere kaybetmeyen İngiltere 6-3’lük skorla paramparça oluyordu.

Futbolun beşiği kendi top­raklarında fena sallanmış, ma­dara edilmişti. Yenilir yutulur gibi değildi. Macarlar galibiyeti de bir İngiliz’e ithaf ederek, İn­gilizleri iyice ezmişlerdi: Teknik direktör Sebes maçtan sonra “bize bildiğimiz her şeyi Hogan öğretti” diyecekti.

Yenilen pehlivan güreşe doymayıp rövanş istedi. Ertesi yıl İngilizleri Budapeşte’de da­ha da hazin bir tabela bekliyor­du: 7-1!

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-676-11.jpg

Namları sınırları aşıyor, herkes onları konuşuyordu…

Üç hafta sonrasında İsviç­re’de başlayacak olan 1954 Dün­ya Kupası’nın mutlak favorisiy­diler. Bern’e güle oynaya ayak basmışlardı. Grupta Batı Al­manya, Güney Kore ve Türki­ye ile eşleşmişlerdi. O zaman­ki statüye göre ülkeler iki maç yapıyordu. İlk karşılaşmaların­da Güney Kore karşısında şov yapan Macarlar, tam dokuz at­mıştı! Olağan şüpheliler Kocsis, Puskas ile Czibor gol sağana­ğında sahne almıştı.

İkinci sınavlarında Batı Al­manya’yı 8-3’lük skorla param­parça ettiler. Yeşil sahaların önemli düşünürlerinden Sepp Herberger turnuvanın devamı­nı düşünerek yedekleri çimlere sürmüştü. Dört gol atan Kocsis yıldızlaşırken, Hidegkuti de iki defa ağları sarsmıştı.

İlk mücadelesinde Batı Al­manya’ya 4-1’lik skorla boyun eğen Türkiye, “Canavar Bur­han”ın hat-trick yaptığı maçta Güney Kore’yi 7-0’lık skorla de­virmişti. O karşılaşmada Lef­ter’in attığı gol adeta jenerikti. Statüye göre Batı Almanya ile bir kez daha karşılaşan Millile­rimiz 7-2’lik skorla mağlup ol­muştu.

Sakatlanan Puskas’ın yok­luğunda, arkadaşları önlerine geleni ezip geçiyordu. Çeyrek finalde tekmelerin konuştuğu “Bern Meydan Savaşı”ndan sağ salim çıkmayı başarıp Brezil­ya’yı 4-2 yenmişlerdi. Perde­yi Hidegkuti açmış, Kocsis iki golle maça damgasını vurmuş­tu. “Solak şişko”nun yokluğun­da kazanılan penaltıyı Lantos atmıştı.

Final yolunda son rakip, o tarihe kadar Dünya Kupası’n­da hiç yenilmemiş, oynadığı iki turnuvayı da kazanmış Urugu­ay’dı. Czibor ve Hidegkuti ile iki farklı üstünlüğü yakalayan Macarlar, Juan Hohberg’e mani olamayınca uzatmalara gidil­mişti. Tam ihtiyaç duyulduğu anda döktüren “Altın Kafa” işi bitirmiş, turnuvadaki gol sayı­sını 11’e çıkarmıştı.

Helsinki’de yenilmezlik serisine devam Macarların 1950 Mayıs’ında başlayan yenilmezlik serisi 1952 Helsinki Olimpiyatları’nda kazandıkları altın madalyayla perçinleniyordu.

Mucizenin ardı

Finalde rakip, grupta parçala­dıkları Almanya idi. Macarlar ilk maçın özgüveniyle sahaya ayak basarken, yıldızları Puskas da kadrodaydı. Hafif sakat olsa da bu karşılaşma kaçmazdı.

Mutlak favori olan altın ta­kım fırtına gibi başlamış, henüz 8. dakikada farkı ikiye çıkarmış­tı. Önce Puskas, ardından Czi­bor ağları bulmuştu. Finali ül­kesine radyodan aktaran spiker Herbert Zimmermann, kaleci Toni Turek’i “kova” ilan etmiş­ti. Ancak dakikalar 18’i göster­diğinde, tabelada eşitlik vardı. Max Morlock farkı bire indir­miş, Panzerlerin haşarı çocuğu Helmut Rahn beraberliği getir­mişti.

Macarlar saldırıyor, kale­sinde Turek dayanıyordu. Zim­mermann mikrofon başında file bekçisine methiyeler düzmek­ten yorulmuyordu. Derken son dakikalarda sahne alan Rahn, ülkesini öne geçirmişti. Pus­kas’ın attığı gol ofsayt gerekçe­siyle değer kazamayınca, zafer Panzerlerin olmuştu. Aradan yarım asır geçtikten sonra o maçta doping yapıldığına dair çıkan haberler Almanya’da pek ses getirmedi. O final bir muci­zeydi; mucize olarak kalmalıydı!

Turnuvada milli takımımız Macarlara karşı 7-1 kaybetmişti.

Kupanın kaptan Fritz Wal­ter’in ellerinde yükseldiği an ölümsüzleşti. Alman tarihçi Jo­achim Fest’e göre Federal Al­man Cumhuriyeti’nin üç kuru­cusu var: Politik olarak Konrad Adenauer, ekonomik olarak Lu­dwig Erhard ve mental olarak Fritz Walter.

Müsaadenizle kısacık bir dipnot…

Her ne kadar millî takımın efsanevi hocası Herberger, 2. Dünya Savaşı sırasında oyun­cularına imtiyazlar tanınma­sını sağlasa da, kaderin Walter için yazdığı bambaşkaydı. Zira futbol adamı gücünü başkaları için kullanmayı tercih etmişti. Harp sırasında Fransa, Korsi­ka gibi yerlerde askerlik yapan Walter’in yolu, sonradan üç gol atacağı Romanya’ya düşmüştü. Hem de savaş esiri olarak.

Esir kampında sıtmaya ya­kalanan forvet, Gulag Adala­rı’na aktarılmayı bekliyordu. Kardeşi Ludwig ile beraber ol­maları belki de tek tesellisiy­di. Bir gün Macar ve Slovak as­kerler top oynarken aralarına karışıyor; olaylar gelişiyordu. Ne sıtma ne esaret etkilemişti Fritz’i. O kadar iyiydi ki… Kar­şında çaresizce koşturan asker­lerden biri anında onu tanıdı. 3 Mayıs 1942’de Budapeşte’de oynanan Macaristan-Alman­ya maçında hayranlıkla izlediği Walter’in ta kendisiydi! Onun iki gol attığı karşılaşmayı Al­manlar 5-3 kazanmıştı. Hemen kampın Sovyet komutanına ko­şan bu subay, Almanların büyük yıldızının aralarında olduğunu söylemişti. Futbol aşığı komu­tan Shukov, Fritz ve Ludwig Walter’in o trenlere binmeme­lerini sağlamıştı. Hayatta kalan yıldız, 12 yıl sonra Dünya Kupa­sı’nı kaldırmıştı. Kendisini tanı­yıp hayatta kalmasını sağlayan subay Macar’dı!

Bir ulus yeniden şaha kal­karken, harika takım ilk kez kaybetmişti. Böylece 32 maçlık yenilmezlik serisi bozulmuş­tu. Komünist iktidar mağlubi­yeti bir türlü kabullenemiyor, faturayı kaleci Gyula Grosics’e kesiyordu. Aylarca sorgulanan “Kara Panter” lakaplı file bek­çisi, delil yetersizliğinden “yır­tıyordu”.

1954 Dünya Kupası finali Finalde kupanın mutlak favorisi Macarlar, Federal Almanya’yla ikinci kez karşılaştılar (üstte). Büyük mücadele sonucu maçtan galip çıkan Almanlar oldu, kupayı kaptan Fritz Walter kaldırdı (altta).

Her şey 1956’nın sonunda de­ğişti. Macaristan’ın değişik şehirlerine sıçrayan kıvılcım, 23 Ekim’de yangına dönmüş­tü. Kısa sürede hükümet düş­müş, Sovyet tankları Budapeş­te’de cirit atmaya başlamıştı. 4 Kasım’da Macaristan’a adeta çıkarma yapan Sovyetler Birli­ği, bir haftada kontrolü ellerine almıştı. Binler ölmüş, onbinler ülkeden kaçmıştı.

Şampiyon Kulüpler Kupa­sı’nda Athletic Bilbao ile eşle­şen Honved, 22 Kasım’da İs­panya’nın yolunu tutmuştu. San Mames’te 3-2’lik skorla gülen evsahibi ufak bir avantaj sağ­lamıştı. Futbolcular ülkelerine dönmek istemiyordu. Macaris­tan’daki karışık durum nedeniy­le rövanşın Brüksel’de oynana­cak olması, kimbilir bazılarını umutlandırıyordu. Elenip dağı­labilirlerdi.

Yaklaşık 30 yıl sonra 39 ki­şiye mezar olacak Heysel Sta­dı’nın skorbordunda yazan 3-3’ten sonra Grosics, Bozsik, Budai ve Lorant yurtlarına dö­nüyor, takımın yıldızları Pus­kas, Czibor ve Kocsis, Batı’ya açılıyordu.

Ancak onların İspanya’ya ayak basmasından sonra düşüş başlıyor, efsane ekip sıradan­laşıyordu. Real Madrid ile Bar­celona ise vites yükseltiyordu. Şampiyon Kulüpler Kupası’nı adeta tahakküm altına almış­lardı. Puskas, ruh ikizi Alfredo Di Stefano ile başkentliler için döktürüyor, Katalan diyarın­da ise Macar rönesansı yaşanı­yordu.

1958 Dünya Kupası’nda son­radan milletvekili olacak Pus­kas’ın çocukluk arkadaşı Bozsik kaptanlığa terfi etmişti. Hide­gkuti artık 36’sındaydı. İspan­ya’da döktürenlerin yokluğunda bir zamanların yenilmez arma­dası gruptan çıkamamıştı. Kim­bilir, tam kadro olsalar, İsveç’te samba yapan Brezilya ve Pele’yi hiç konuşmayacaktık. Yarat­tıkları ekol 1962 ve 1966’da üst üste iki Dünya Kupası daha gör­se de, çeyrek finalden öteye gi­dememişti. Rejimin doğurduğu mucize, aslında yine rejim yü­zünden bitmişti.

Bir (anti) kahraman

Macaristan’ın kalecisi Grosi­cs, sorgulandıktan sonra sürül­müştü. Aklandıktan sonra millî takımın eldivenleri yine ona teslim edildi. Ferencvaros’un ısrarla istediği Grosics’e bir tür­lü rejimden izin çıkmamıştı. Sürgünde mesleğini icra etme­ye devam eden “Kara Panter”, Dünya Kupası heyecanını iki kez daha yaşamıştı.

Rejimle geçinemeyen Gro­sics, 1980’lerde bir anlamda barış çubuğu uzatmıştı yöne­time. Komünist Parti’ye üye olmak isteyen emekli file bek­çisinin kayıtları incelendiğin­de bir anda ortalık karışmıştı. Gyula Grosics, delikanlılığın­da Macaristan’daki SS ordu­suna gönüllü olarak katılmış­tı. Genel sekreterlik koltuğun­da 32 yıl oturarak ülkeyi en uzun süre yöneten politikacı olan János Kádár, durumu çok da önemsememişti. Gyula on­ların olmuştu artık. Kimbilir belki de hep onlarındı. SS geç­mişi olan birinin yurtdışında oynaması çok da kolay değildi. İşte belki de bu yüzden, o hiç Batı’ya gitmeyi düşünmemiş­ti. Derken Doğu Bloku dağıldı, o da saf değiştirdi. İktidara ko­şan muhafazakar sağ parti Fi­desz saflarında görünen Kara Panter, Başbakan Viktor Orbán ile çok yakınlaştı ve 82 yaşında Ferencvaros formasıyla tanıştı!

2010’da iktidara yeniden ge­len Fidesz ile birlikte Kara Pan­ter, iyiden iyiye günışığına çıktı. Şaka gibiydi; oynarken olmasa da 85 yaşında ülkesinin en iyi­si olmuştu. Hakkında çekilen belgeselin vizyona girdiğini bile görmüştü. Hattâ filmin galası­na Macaristan Cumhurbaşkanı Pal Schmitt de katılmıştı. Hari­ka takımın hayatta kalan son iki ferdinden biriydi. İlk o 2014’te göçtü, ardından Buzansky ertesi yıl son nefesini verdi.

Real Madrid’de Puskas mucizesi Real Madrid’e transfer olan Puskas kupa koleksiyoneri olmuştu. O takımın unutulmaz yıldızları Di Stefano, Santamaria ve Gento bir maç sonrasında.

Destanın gölgesinde

Yenilmez armada Macaristan, 3 Şubat 1956 akşamı Türkiye’ye gelmişti. Gelecekler- gelme­yecekler diye bakılan papatya falları böylece son buluyordu. Fakat küçük bir sorun vardı. 70 santimi bulan kar, cansıkıcıy­dı. Mücadele için 5 Şubat tarihi belirlenmiş, biletler karabor­sada 100 liraya peynir ekmek gibi satılmıştı. Federasyonun belirlediği programa göre Tak­sim Anıtı’na çelenk koyarak başlayacaklar, İzmir ve Anka­ra’da karma takımlarla maç­lar yaptıktan sonra 14 Şubat’ta Beyrut’a uçacaklardı. Fakat ev­deki hesap çarşıya uymadı. Ha­va muhalefeti nedeniyle planlar altüst olmuştu. Karda sahne al­mak istemeyen yıldızlar toplu­luğu rahatlamıştı. Hattâ büyük usta Halit Kıvanç, kararı mem­nuniyetle karşılayan Czibor’un tellendirdiği sigarayı yazıyordu. Yeni açılan Divan Oteli’ne yer­leştirilen Macar kafilesinin key­fi yerindeydi.

6 Şubat’ta İzmir’e varan ye­nilmez armada, ilk maçını iki gün sonra yapmıştı. Federasyo­nun programında buraya 9 Şu­bat’ta varılacak, ertesi günde de karşılaşma oynanacaktı. Şehrin hava koşulları takvimi öne çek­mişti.

Puskas çocuklarla Macaristan’da adeta halk kahramanı olarak anılan efsane futbolcunun çocuklarla olan bu karesi daha sonra Budapeşte’de dikilen bir heykelle de ölümsüzleşti.

Sebes’in öğrencileri 8-1’lik skorla gülmüştü. İki ülke fede­rasyonu asıl millî müsabaka­nın hangi gün oynanacağına dair görüşmeleri sürdürüyor­du. Daha önce 19 Şubat’ta karar kılınsa da dört gün önceye çek­me çabaları da vardı. 10’undaki tablo daha da hazindi. Tabelada yazan 11-0’dan sonra gazete­lerde kullanılan Macaristan’ın “düzineyi tamamlayamadığı” ifadesi, iki ülke arasındaki farkı ortaya koymuştu. İki gün son­rasında Ankaralı futbolseverler efsane ekibe doymuştu. Başkent karmasının aldığı 4-2’lik mağ­lubiyete neredeyse sevinenler olmuştu.

Millî takım tek seçicisi Eş­fak Aykaç, “İnşallah Ankara’da olduğu gibi bir oyun çıkarırız” diyedursun, Macarlar İstan­bul’da ilk 15 Şubat’ta sahne al­mıştı. Karşılarındaki takım yine bir şehir karmasıydı. Tarife da­ha da düşmüştü: 3-1.

Tüm Türkiye 19 Şubat’ı ip­le çekiyordu. Acaba bir futbol mucizesi yaşanacak mıydı? O günün gazetelerinde Maca­ristan’ın en güçlü kadrosuyla oynayacağı vurgulanıyor, olası kötü bir neticeye insanlar san­ki hazırlanıyordu. İşte bu ahval ve şerait içinde santra yapıl­dı. Yenilmez armadanın altın kafası Kocsis yoktu. Sebes’in üstüne sistem inşa ettiği Hi­degkuti ise yedekler arasında başlıyordu.

Unutulmaz kaleci Grosics Efsane takımın hayatta kalan son fertlerinden Grosics (en üstte) hayatının son demlerinde ülkesinin en bilinen isimlerindendi. 2014’te ölümünden sonra mirasına Macaristan Başbakanı Orban sahip çıkmaya devam etti (üstte).

Dakikalar henüz 6’yı göste­rirken, İsfendiyar’ın ortasına voleyi yapıştıran Lefter desta­nı başlatmıştı. Turgay Şeren’in muhteşem kurtarışı tabelanın eşitlenmesine mani oluyordu. Yarım saatin sonunda Sebes oyuna müdahele ediyor, Hideg­kuti’yi sahaya sürüyordu.

İlk yarının sonlarında ken­disine yapılan penaltıyı kulla­nan Türk futbolunun biricik ordinaryüsü, kendisinin ve ta­kımının ikinci golüne imza at­mıştı.

İkinci devrenin hemen ba­şında fark üçe çıktı. İsfendi­yar’ın ortasında bu sefer Metin Oktay sahne almıştı. Müsaba­kanın sonlarında Puskas büyü­lü sol ayağıyla ağları bulsa da kalan dakikalar geçmek bilmi­yordu. Stattaki binlerin sayısı zamanla katlanıyor, neredeyse İstanbul nüfusunu geçiyordu. Yugoslav hakem Stefanovic’in son düdüğü mücadeleye nokta koymuş, rüyalar gerçek olmuş­tu: Türkiye 3- Macaristan 1.

Millî Takımın uzun yıllar en büyük zaferi buydu. Ne olursa olsun, Puskas ve arkadaşları sa­hadan boynu bükük ayrılmıştı. 18 maçlık ikinci yenilmezlik se­risi Dolmabahçe’de sonlanmıştı.

O yılın sonunda Macaris­tan’daki iklim değişecek; efsane takım da dağılıp gidecekti.