Roma’da tarihler milattan sonra 235’i gösterdiğinde -ki aslını isterseniz 235’i değil 988’i gösteriyordu; zira biliyorsunuz Romalının pek de öyle milattan falan haberi yok- yani evet o sıralarda Hıristiyanlık diye yeni bir din çıktığını biliyorlardı ama, neticede durduk yere imparatorluktaki onlarca dinden, hele de en ufaklarından birinin takvimini kullanacak hâlleri yoktu. Başkentte işler adeta bir diziyi birkaç sezon daha sündürmek için olmayacak dertler yaratan sinsi bir senaristin yazdığı Netflix dizisine dönmüştü.

Eğer aklımda yanlış kalmadıysa bundan daha birkaç yıl önce Severus Alexander arkadaşımız, sınırlarını tehdit eden Sasanilere karşı bir sefere çıkmıştır. Dönemin yandaş tarihçilerine göre Severus Alexander bu seferde dev zaferler kazanmış, muharebeleri arka arkaya kazanarak şanlı ordusuna Mezopotamya’da şampiyonluk turları attırmıştır. Ama dış mihrakların piyonu olan, büyük resmi göremeyen, lobilerin oyununa gelen tarihçiler aradan yüzlerce yıl geçmesine rağmen hâlâ Severus’un Ortadoğu’da bir hayli dayak yediğini yazarlar. Niye? Herhalde Sasanilerin parasını yedikleri, Sasani Vakıfları tarafından fonlandıkları için. Zaten bu vakıflar nasıl vakıflarsa, Sasaniler yıkıldıktan bin üç yüz yıl sonra bile yerli ve milli olmayan tarihçiler Severus Alexander’ın utanç verici mağlubiyetler alarak ordusunun yarısından çoğunu yitirdiğini yazmaya devam ediyorlar.

Tabii yandaş tarihçiler her ne kadar yere göğe sığdıramasa da Roma’da işler karışmaya başlar. İşte tam da bize göre 235, Romalılara göre 988, Holosenik takvime göre de 10235 yılında sözde dev zaferler kazanan ama her ne hikmetse ancak yarısı yurda dönen Roma orduları, Severus Alexander’ın kuzeydeki Cermenlere karşı fazla hoşgörülü olduğunu ileri sürerek imparatoru öldürüp darbe yaparlar ve kulağa imparatordan çok bir kalp ve damar hastalığı gibi gelen Maximinus Thrax’ı geçirirler.

Maximinus Thrax yanlış hatırlamıyorsam gerçek bir ayı olduğu için ülkeyi yağmacı bir düşman askeri gibi yönetmeye kalkar ama, haydan gelen huya gider misali, 238 yılında tıpkı Severus Alexander’ı devirdiği gibi devrilir. Zaten 238 de aklımda kaldığı kadarıyla “altı imparatorun yılı” olarak anılıyor. Her ne kadar yüksek bütçeli ama düşük bütçelisinden ne farkı olduğunu anlayamadığınız bir Çin karate filmi gibi dursa da “altı imparatorun yılı” bir yıl içinde altı kişinin imparator olarak tanındığı adeta bir koalisyonlar dönemidir.

İklim değişikliği sonucu deniz seviyesinin yükselmesi de özellikle kuzeydeki kavimlerin kıtlık yüzünden Roma İmpatorluğu’na gittikçe artan bir baskı uygulamasına neden olur. Artık bu kavimler aşı yaptırmamış mı nedir aniden çiçek salgını başlar, o da insanları kırıp geçirir. Tabii siyasi istikrarsızlık da devam eder. Ekonomik kriz mi siyasi istikrarsızlığı doğuruyor, yoksa siyasi istikrarsızlık mı ekonomik krizi, benim alanım ekonomi olmadığı için tam bilmiyorum ama, en azından meselenin özünde askerî harcamaların yattığını söylersem herhâlde başım ağrımaz. Zira görüyoruz ki askerî harcamalar arttıkça işler karışıyor. Zaten sürekli askerî sanayii harcamaları için normalde gümüşten olan paraya bakır ve bronz karıştırıp duruyorlar, paranın ayarıyla oynuyorlar. Zira askerî harcama demek, hele bir de karşılığında yağma yapamıyorsan sadece tüketim demek. Yüksek tüketim de ekonomiyi önce hızlandırıyor, tüketimi destekleyecek üretim gelmeyince de benzin yerine rom konulmuş motor gibi öksürtmeye başlıyor.

E, millet keriz değil tabii; kimse ayarıyla oynanmış paraya aynı malı vermiyor, pazarda fiyatlar yükseldikçe yükseliyor. Çok değil on beş yıl içinde para resmen pul oluyor, ticaret resmen duruyor. Artık Sasanilerdi, Galler’di, Roma mallarının gümrük resmini mi yükseltiyor bilemiyorum ama, bu dönemin imparatorları “ekonomi benim alanım” diye gezse de Akdeniz ticareti bile durma noktasına geliyor. Tam bir alamazsın, satamazsın piyasası; çünkü malın karşılığında alacağın paranın şimdi değeri varsa, sen karşı limana geri döndüğünde zarar etmiş oluyorsun. O da yolda haydutlar geminin kervanını yağmalamazsa. Şöyle bir sorun da var; imparatorluk hiçbir şey üretmez olmuş, Mısır’dan buğday, Anadolu’dan meyve gelmezse aç kalıyorlar ama o buğdayla meyve de gelmiyor işte. Sırf bu yüzden içlerine kapanıp yiyecek içeceklerini üretmeye başlıyorlar da en azından öyle bir hayrı oluyor ekonomik krizin bunlara.

Yani bir nevi savaş ekonomisiyle büyümeye kalkan imparatorluğu, ekonominin temel kaideleri iktisat meydan muharebesinde yerle bir ediveriyor.

Paranın değerinin giderek düştüğü bu büyük ekonomik kriz, merkezî yönetimden uzaklaşılıp imparatorluğun ikiye ayrıldığı ve dört kişi tarafından yönetilmeye başladığı Tetrarşi dönemine kadar sürüyor.