Dünün ve bugünün gündemi e-postanıza gelsin.
0,00 ₺

Sepetinizde ürün bulunmuyor.

Ermeniler Kapadokya’dan doğuya göç etti

Son arkeolojik buluntular, Ermenilerin Kızılırmak havzasından Doğu Anadolu’ya göç ettiklerini ortaya koyuyor. Herodotos’un, Armenialıların Batı’dan göç eden ve Frigler ile genetik bağlantısı olan bir halk olduğu tezi doğrulanabilir bir duruma geliyor.

Ermeniler’in Doğu Anadolu Yaylası’ndaki mevcudiyetleri ile ilgili tarihsel kimliklendirme sorunları, bugüne değin eski Anadolu tarihinin çözülememiş ve halen tartışılmakta olan konularının başında gelmektedir. Antik Ermeni tarihinin kilit taşını oluşturan köken ve mekân sorunları, Ermenilerin Doğu Anadolu Yaylası, yani Fırat’ın doğusunda kalan coğrafyada ortaya çıktığı fikrinin, alternatif bir hipotez olan Ermenilerin Batı’dan göç ettikleri tezi ile çelişmesi olarak açıklanabilir. Ermeniler’in Batı kökeni ve göçler büyük ölçüde Antik Batı’nın temel kaynaklarından Herodotos ve Strabon’un aktardığı bilgilere dayanır. Herodotos, Armenialıların (arkaik Ermeniler) Frigya’dan göçtüğünü ifade ederken, Strabon (MÖ 64 – MS 21) Armenlerin (arkaik Ermeniler) Tesalya’daki Armenium Armen’den kaynaklandığını ileri sürer.

Önasya’nın tarihsel kaynaklarında Ermenilerden ilk kez Akhaimenid kralı I. Dareios’un (MÖ 522 – 486) Kermanşah yakınlarındaki bir kaya yüzeyinde, eski Persçe, Elamca ve Babilce kaleme alınmış üç dilli Bisutun (Behistun) yazıtında (MÖ 520) söz edilmiştir. Yazıtta, Dareios yönetimi altındaki 23 ülkeden biri olan “Uraštu”dan (Urartu’nun Babilce versiyonu) ve “Armina” halkından bahsedilmektedir. Sonraki süreçte, Elam belgelerinde “Harminua”, Mısır hiyerogliflerinde “Arwmyna”, Eski Yunan ve Latin kaynaklarında “Armenia”, Arap kaynaklarında “Armaniyya”, erken dönem Türkçe metinlerde ise “Ermeniyye” terimlerine rastlanır. Bu terimler “Ermeni” ve “Ermenistan” kelimelerinin de Türkçeye nereden geldiğini açıklar gibidir.

Armenia heyeti Akhaimenid Kralı I. Darius tarafından yaptırılmış olan Persepolis Apadana Sarayı’nın (MÖ 6. yüzyıl sonu-MÖ 5. yüzyıl başı) cephesine resmedilmiş Armenia heyeti, hediyeleri olan at ve kulpları grifon figürlü değerli bir madeni krater ile kralın huzuruna kabul ediliyorlar. Boya bezemeli olduğu bilinen Armenia Heyeti kabartmasının renklendirme denemesi.

Komşu kültürlerin bu şekildeki isimlendirmelerine karşın, Ermenilerin kendilerine “Hay” ve ülkelerine “Hayastan/ Hayasdan” veya “Hayk/Haik”, dilleri olan Ermeniceye “Hayeren” adını vermiş olmaları, bu eski halkın arkaik köken sorununun derinliği ve karmaşıklığını günümüze yansıtan en önemli ipuçlarıdır. Herodotos, Ksenophon ve Strabon ile diğer antik yazıcıların eserlerinde geçen isimlendirme ile hiçbir şekilde benzeşmeyen söz konusu terimlerin kökeninde Ermeniler’in Nuh’un torunu “Hayk” ya da “Haik” isimli bir atadan Doğu Anadolu Yaylası’nda, Ermeni arkeopolitika deyimiyle “Ermenistan Yaylası”nda türediklerine inanış vardır. Söz konusu fikrin babası olan Ermeni tarihçi ve rahip Khoroneli Moses (MS 5. yüzyıl) genel kapsamlı Ermenistan tarihini (Hayots Patmut’ivn) yazan ilk kişidir. Muş civarında olduğu düşünülen eski adı Horn, Horni ya da Horunk olan bir köyde doğduğu bilinen Moses, Yunanistan’a gitmiş, Grekçe ve mitoloji öğrenmiş olmasına karşın, Ermenistan tarihini Kitab-ı Mukaddes’te konu edilen Nuh Tufanı’na bağlamıştır. Moses, Hayk’ın 400 yıl yaşadığını, Babil Kulesi’nin inşasında görev yaptığını, Kule’nin yıkılmasından sonra Armenia’ya geldiğini ve tüm Ermenilerin de Hayk’ın soyundan geldiğini anlatır. Hıristiyan bir rahip olduğu bilinen Moses’in, farkında olduğu Antik Batı kaynaklarındaki Armenler ve Armenia ile ilgili bilgileri gözardı ederek, kutsal kitaplara yönelmesinin temelinde özellikle Zerdüşt dinine sıkı bir şekilde bağlı Ermenilere Hıristiyanlık propagandası yapma amacı olduğu düşünülebilir. Çünkü 4. yüzyılın başlarından itibaren Hıristiyanlığa geçmeye başlayan Ermenilerin tümü üzerinde yeni dinin hızlı ve etkili bir şekilde dönüşümünün gerçekleşmediği bilinmektedir.

Uzun süredir gündemde olan çok sayıdaki tarihsel kayıt ve arkeolojik bulgu ile Kızılırmak Havzası ve Fırat’ın doğusundaki Türkiye topraklarında 1990’lardan itibaren gerçekleştirilen arkeolojik araştırmaların sağladığı güncel katkılar, Ermenilerin kökenine, tarihsel varlıklarına ve Doğu Anadolu Yaylası’na geldikleri bölgenin çok uzakta olmadığına işaret etmeye başlamıştır.

“Tarihin Babası” olarak kabul edilen Halikarnassos doğumlu Herodotos’un Ermenilerin kökenine dair yaklaşımları günümüz Anadolu arkeolojisi ve eskiçağ tarihi bilimlerinin bilgi seviyesi doğrultusunda kabul edilebilir ve arkeolojik yönden doğrulanabilir bir duruma gelmiştir. Herodotos, Armenialıların Batı’dan göç ettiğini ve Frigler ile olan yakınlıklarını vurgulamış ve genetik bir bağlantı kurmuştur. Historia adlı eserinde Armenialılar’ın, Friglerin doğuya göçmüş bir kolu olduğunu ve Frigler gibi giyindiklerini söyleyen Herodotos, bununla da yetinmeyip, Pers kralı Kserkses’in (MÖ 486 – 465) ordusunda Frigler ile Armenialıların, Kserkses’in damadı komutan Artokhmes yönetiminde aynı silahları kullandıklarını bildirmiştir. Aynı komutanın idaresi ve aynı silahlar iki toplum arasındaki kültürel yakınlığa, akrabalığa ve arkaik bağlantılara güçlü biçimde işaret etmektedir. Herodotos’un, MÖ 5. yüzyılda yani Frig halkının Anadolu’daki etnik varlığını devam ettirdiği ve arkaik Ermeniler’in Doğu Anadolu Yaylası’nda etnik ve kültürel kimliklerini oluşturmaya başladıkları bir dönemde yaşamış olması, aktarımlarının gerçekliği karşında şüphe duyanları rahatsız edecek bir ayrıntıdır.

Herodotos’tan sonra, aynı dönemde, MÖ 5. yüzyılın sonunda (MÖ 401 – 400) Ksenophon, Anabasis’te (Onbinlerin Dönüşü) Doğu Anadolu’da yaşayan çok sayıdaki etnik gruptan biri olan Armenleri anlatmıştır.

Urartu sonrası dönemde Doğu Anadolu Yaylasındaki ilk politik oluşumun Akhaimenidler tarafından kurulmuş olan Armenia Satraplığı olduğu, Herodotos ve Ksenophon gibi antik Batı kaynaklarından anlaşılmaktadır. Satraplığın kesin sınırları ve yayılım alanları bugün için tartışmalı olmakla birlikte, güneyde Kardukhlarla sınırı oluşturan Dicle (Tigris) – Botan (Kentrites) nehirleri birleşme bölgesine değin uzandığı bilinmektedir. Fırat’ın (Euphrates) sınır oluşturduğu Batı’da Kapadokya Satraplığı, güneybatıda ise Kilikia komşuluğu bulunan Armenia Satraplığının, tarihsel süreç içinde Batı ve Doğu olarak ikiye bölündüğü düşünülmektedir. Batı satraplığın yönetim merkezinin Erzincan’ın 20 km doğusunda, Üzümlü (eski Cimin) ilçesi yakınlarındaki Altıntepe, Doğu satraplığın merkezinin ise Van Kalesi (Thosp) olduğu görüşü genel kabul görmektedir.

Üçgen bezemeli kapların izinde
Frigya ve Kapadokya kökenli Geç Demir Çağı üçgen bezemeli boyalı kap parçaları Erzincan bölgesi üzerinden Van Gölü Havzasına uzanan güzergah üzerinde 200 yıllık bir süreci kapsayacak şekilde dağılmıştır. Bunlar, batıdan doğuya uzanan ve yüzyılları kapsayan kitlesel bir göç hareketine işaret etmektedir.

Ermeni tarihçi ve Hıristiyan rahip Khoroneli Moses (MS 5. yüzyıl) genel kapsamlı Ermenistan tarihini yazan ilk kişidir. Tüm Ermenilerin Hayk’ın soyundan geldiğini anlatır. Moses’in, Antik Batı kaynaklarındaki Armenler ve Armenia ile ilgili bilgileri gözardı ederek, kutsal kitaplara yönelmesinin temelinde, özellikle Zerdüşt dinine sıkı bir şekilde bağlı Ermenilere Hıristiyanlık propagandası yapma amacı olduğu düşünülebilir.

Ermeni tarihinin arkaik süreçteki en önemli bilinmezi, Herodotos’un aktardığı göçün ya da göçlerin Frigya ya da daha detay bir düşünce ile Kızılırmak Havzası ve yakın çevresinden Doğu Anadolu Yaylası’na hangi nedenlerle ve ne zaman yapıldığıdır. Göç kanıtlarının ortaya konması ise, nedeni ve zamanı kadar önemli bir konudur.

İskitler’in MÖ 9. yüzyı- lın ortalarından itibaren Doğu Anadolu üzerinden Anadolu’nun içlerine akmaları, Kızılırmak’ın (Halys) batısındaki coğrafyada huzursuzluk ve kargaşa ortamı oluşturmuş, politik dengeleri değiştirmiş, Frig Krallığı’nın yıkılışına neden olmuştur. Önce Urartu Krallığı, sonrasında ise Assur İmparatorluğunun tarihten silinmesiyle Batı İran, Kuzey Mezopotamya ve Doğu Anadolu’da etkin güç durumuna gelen Medler, Kral Kyarksares önderliğinde Fırat’ın batısındaki Anadolu topraklarını tehdit etmeye başlamıştır. Medlerin, Urartu ve Assur’un yıkılışı ile birlikte batıya hareketlenmeleri Kızılırmak Kavsi İçi ve yakın çevresinde antik batının Kapadokya dediği, Assurluların ise Tabal, Kaşku ve Tuhana olarak andığı topraklarda yaşayan Frigleşmiş Kızılırmak Havzası topluluklarının yakın geleceklerini belirleyen politik ve askeri olayların başında gelmektedir.

Medlerin Anadolu’nun doğu yarısını ele geçirmeleri ile Media (Kuzeybatı İran), Mezopotamya ve Anadolu topraklarında kültürel anlamda bir birlik oluşmaya başlamıştır. Bunun sonucunda Kızılırmak Havzası topluluklarının Medlere karşı kültürel ve dinsel temelleri olan bir yakınlık hissetmeye başladıkları anlaşılmaktadır. Kültürel birliğin sağlanmasında Medlerin Anadolu’ya taşıdıkları Zerdüşt dininin etkisi önemli olmuştur. Bu duruma, MÖ 6. yüzyılın başlarından itibaren Kızılırmak Havzası ve doğusunda Zerdüşt dininin saygı görmüş ve yaygınlaşmış olması tanıklık etmektedir.

Kızılırmak Havzası toplumları, bilinen tarihin hiçbir döneminde Batı kültürlerine yakın olmamışlar, Batıdan gelen kültürel etkileri samimi olarak benimsememişlerdir. Bölge Assur Ticaret Kolonileri Çağı’ndan itibaren (MÖ 1950) yüzünü daima doğuya çevirmiştir. Hitit egemenliğinde bile bu özelliğini koruyan bölge, Demir Çağında Frig kültürü etkisine girse de, Tabal, Kaşku, Tuhana ve Malidiya krallıklarıyla Doğu ile olan ilişkilerini kesintisiz olarak sürdürmüştür. Halys Savaşının sona erdiği MÖ 585 yılından sonra, Lidya Krallığı – Med Krallığı sınırını oluşturan Kızılırmak’ın yakın çevresinde ve batısında ikamet etmekte olan Frig halkı ile Frigleşmiş topluluklara yani Kaşku ve Tabal ülkeleri insanlarına baskı yapmaya başlamıştır.

Son yıllarda Orta ve Doğu Anadolu’da gerçekleştirilen kazılar sonucunda, Frigya ve Kızılırmak Havzası (Kapadokya) kökenli Geç Demir Çağı üçgen bezemeli boyalı kap parçalarının Doğu’ya doğru kronolojik bir dağılım gösterdiği anlaşılmıştır. Bu arkeolojik gerçeklikle birlikte, Herodotos ve Strabon’un Ermenilerin kökeni hakkında aktardığı bilgiler karşılığını bulmuş gibi gözükmektedir.

Herodotos’un ayrıntıları ile aktardığı, Lidya Kralı Kroisos ile Akhaimenid Kralı Büyük Kyros arasında MÖ 546’da gerçekleşen Pteria Savaşının arka planında MÖ 590/585’den itibaren süren bu baskı ortamının olduğu açıktır. Kroisos’un, savaş öncesi Pteria’yı ele geçirdiği, daha sonra da bölge halkının yurtları ile kentlerini yerle bir ettiği ve onları göçe zorladığı Herodotos’un aktarımlarından bilinmektedir. Kyros’un Mısır, Babil ve doğu sınır bölgelerindeki Baktria (Afganistan) ve Margiana (Horasan) gibi daha sorunlu bölgeler yerine ilk olarak Anadolu’nun batı yarısı ve onun egemeni olan Lidya kralı Kroisos’u hedef alması, kendisine bağlı insanları koruma içgüdüsünün bir sonucu olmalıdır. Medlerden Perslere yani MÖ 585’den 546’ya değin uzanan bu süreçte bölgenin İran ile kültürel ve dinsel yakınlık kurmasının Lidya Krallığı’nı son derece rahatsız ettiği anlaşılmaktadır. Büyük Kyros’un tahta çıkması ile birlikte, Krosisos’un Pteria’yı hedef alarak bu kentin üzerine yürümesi, Pteria’nın dolayısı ile Kızılırmak Kavsi İçi ve yakın çevresinin İranlılara duyduğu samimiyet ile yakınlığı bir kez daha teyit etmektedir.

MÖ 520’de kaleme alınmış olan Behistun Yazıtında Armina (arkaik Ermeniler) ile yaşadıkları toprakların (Uraştu) ilk kez anılmış olması, Herodotos’un aktardığı Frigya göçünün Urartu Krallığının yıkılmasından (MÖ 600/590) hemen sonra gerçekleştiğine işaret etmektedir. Herodotos tarafından Batı’dan Doğu’ya yapılan bu göçün halkı olarak Frigler ile Frigyalılara atıf yapılmış olsa da, güncel arkeolojik bulgular söz konusu göçün Frigleşerek yeni bir kültürel sürece girmiş Kaşku, Tabal ve Tuhana’da yaşayan Kızılırmak Havzası ve yakın çevresi Demir Çağı toplumlarınca gerçekleştirildiğine işaret etmektedir. I. Dareios, Bisutun yazıtı ile bölgeden Uraştu, halkından da Armina olarak bahsederken, eski bir coğrafi isim ile güncel ve yeni bir halk adını birlikte kullanmış, dolaylı bir biçimde arkaik Ermenilerin göçlerine de işaret etmiştir. I. Dareios’tan yaklaşık 70 – 80 yıl sonra Herodotos aynı bölgeyi Armenia olarak tanımlamıştır.

Saztepe: Arkeolojik kanıtların merkezi Erzincan kentinin 8 km doğusunda yer alan Saztepe, üçgen bezemeli kap parçaları ile Orta Anadolu’dan Doğu Anadolu Yaylası’na gerçekleştirilmiş göçün arkeolojik kanıtlarını saklayan en önemli yerleşmelerden biri.

Doğu Anadolu Yaylasında yürütülen arkeolojik kazılarda yerleşmelerin Urartu dönemi sonrası tabakalarında Med ve Akhaimenid dönemleri belirgin biçimde bugüne değin teşhis edilememiştir. Çavuştepe, Van Kalesi, Van Kalesi Höyüğü, Karagündüz Höyüğü ve Dilkaya gibi yerleşmelerde gerçekleştirilen kazılar, hemen Urartu sonrasında Van Gölü Havzası yerleşmelerinde belli belirsiz iskânların gerçekleştiği, daha sonrasında ise kısa bir dönem ıssızlaşma oluştuğuna işaret etmektedir. Bu durum Urartu sonrasında savunmasız kalan halkın belki de Batı’dan gerçekleşmekte olan göç hareketlerinin verdiği tedirginlikle yüksek alanlara çıktığına, kent yaşamından uzak, pastoral bir hayata geçtiklerine işaret etmektedir.

Yaklaşık 150 yıl süren bu dönemde bilinmezlerin bilinenlerden çok daha fazla olması ve yazılı belgelerin noksanlığı, Doğu Anadolu Yaylası için bir “Karanlık Çağ” yaşandığını göstermektedir. Buna karşın, Çavuştepe, Van Kalesi Höyüğü ve Karagündüz Höyüğü’nde kazılar sonucu saptanmış derme – çatma yapılardan oluşan iskânlar ile bazı mezarlar, Urartu mimari tabakalarının üzerinde yer alan ve eski kültürden zayıf da olsa izler taşıyan bir kültür tabakasından sonra, yani Post-Urartu sonrası dönemde yeni bir kültürü temsil eden, eski geleneklerle hiç ilgisi olmayan boya bezemeli bir çanak – çömlek türü ortaya çıkmıştır. İyi pişmiş, krem astarlı ve genellikle kahverenginin tonları ve siyahla boyanmış bu çanak-çömlek grubu içinde çeşitli geometrik ve bitkisel motiflerle bezenmiş kapların yanısıra, arkeoloji literatüründe üçgen bezeme (triangle ware) ve fisto bezeme (festoon ware) olarak bilinen üçgen ve fisto motifleriyle süslenmiş kimi kaplar dikkat çeken özelliklere sahiptir. Boyalı ve krem astarlı yeni çanak-çömlek grubu, Urartu sonrası dönemde Doğu Anadolu Yaylası’na boya bezemeli geleneği getiren bazı toplulukların olabileceğini düşündürmesi bakımından çok önemlidir.

Kızılırmak Havzası’na coğrafi açıdan yakın bir bölge olan bugünkü Erzincan kent merkezinin doğusundaki verimli ovada konumlanmış olan Altıntepe ve Saztepe’de bulunmuş, boya bezekli çanak-çömlek grubu içinde üçgen motifleri ile bitkisel bezemeli boyalı kaplar MÖ 6. yüzyıl sonlarına yani Urartu Krallığı’nın yıkılışından hemen sonraki döneme tarihlenirler. Buna karşın, Kızılırmak Havzası ile Erzincan bölgesine uzak bir konumu olan Van Gölü Havzası’ndaki Van Kalesi, Van Kalesi Höyüğü, Karagündüz Höyüğü gibi yerleşmelerde saptanan üçgen ve fisto bezemeler ile figürlü motifler içeren çanak-çömlekler, MÖ 5. yüzyıl sonları ve MÖ 4. yüzyılın ilk yarısına tarihlendirilmektedir. Bu durum, yani Kızılırmak Havzası karakteri taşıyan boya bezemeli çanak-çömleğin MÖ 6. yüzyıl sonlarında Erzincan bölgesinde, MÖ 5. yüzyıl sonları ile MÖ 4. yüzyılda ise Van Gölü Havzası’nda ortaya çıkması, Batı’dan Doğu’ya üçgen ve fisto motifleri ile figürlü bezeme içeren çanak-çömlek geleneği temelinde izlenebilen insan toplulukları hareketlerine kronolojik düzlemde kesin bir şekilde işaret etmektedir.

Kızılırmak Havzası kökenli toplulukların Doğu Anadolu Yaylası’na Erzincan bölgesinden girdiklerini antik Batı kaynaklarından da izleyebiliyoruz. Strabon, “Armenos’un kuvvetlerinin bir bölümü başlangıçta Sophene topraklarına bağlı Akilisene’yi ele geçirirken, geri kalanı Kalkhene’yi
ve Adiabenos’a kadar Syspiritis’i işgal etmişti” demektedir. Erzincan yöresinde olduğu bilinen Akilisene, sonrasında Anahit Tapınağı kurulacak kadar önemli ve kutsal bir kent durumuna gelmiştir. Syspirytis ise büyük olasılıkla Erzurum yakınlarındaki İspir olmalıdır. Bu bağlamda Strabon’un bahsettiği göçler Erzincan’ın doğusundaki Altıntepe ve Saztepe ile Erzurum yakınlarındaki Sos Höyük, Güllüdere, Tasmasor ve Tetikom gibi önemli Geç Demir Çağı yerleşmelerinde bulunmuş olan Kızılırmak Havzası tipi boya bezemeli çanak-çömleklerin yansıttığı yeni insan ve toplum hareketleri ile arkeolojik kimlik kazanırken, Strabon’un aktardığı tarihsel kayıtlar da arkeolojik bulguların yardımıyla bir anlam kazanmaya başlamıştır.

Persepolis Apadanasının kuzey ve doğu taraflarındaki merdivenlerinde ortaya çıkarılmış olan, Akhaimenid İmparatorluğu bünyesindeki halkları temsil eden 23 heyetin kabul edilmesini yansıtan kabartmalarda, Kapadokya ve Armenia delegasyonlarını oluşturan insanların fiziksel görünümleri, başlıkları, kıyafetleri çok benzerdir. Bunlara ek olarak, her iki sahnede yer alan atlar, bunların koşum takımları ile kuyruklarına şal benzeri bir kumaşın bağlanmış olması söz konusu benzerlikleri perçinlemektedir. Bu durum, Kızılırmak Havzası (Kapadokya) ile Armenia arasındaki güçlü kültürel ve biyolojik bağlantılara işaret etmekle birlikte, aynı zamanda Herodotos’un aktarımlarını da doğrulamaktadır.

Kapadokya ve Armenia heyetlerinin tipler, kıyafetler ve atlar temelindeki benzerlikleri doğal olarak Kızılırmak Havzası ve Doğu Anadolu Yaylası arasında MÖ 5. yüzyılın ilk yarısındaki koşutlukları tartışmasız biçimde ortaya koymaktadır. Kapadokyalılar ile Armenialılar arasındaki bu koşutluklar, üçgen ve fisto bezemeli çanak-çömleklerin doğuya doğru yayılmaları çerçevesinde saptadığımız insan hareketlerine resim sanatı açısından Perslerin gözü ile katkı yapmaktadır.

Oluz Höyük

Orta Anadolu’dan Doğu Anadolu’ya gerçekleştirilmiş olan kitlesel göçün toplumları Frig kültüründeki insanlardan oluşuyordu. Bunlar Doğu Anadolu Yaylası’nda başladıkları yaşantı sonucunda yeni bir etnik kimlik kazanmışlardır. Bu duruma, bölgenin dışa kapalı topografyası ile etnik unsurlardan oluşan iç dinamikler yol açmış gibi görünmektedir.

Bölge değiştiren Frigleşmiş toplulukların, Herodotos’un yaşadığı dönem olan MÖ 5. yüzyıla değin Doğu Anadolu Yaylası’nın yerel kültürlerinden etkilenerek Ermenileşme sürecine girmiş oldukları anlaşılmaktadır. Etnik bir bütünleşmeyi gösteren bu durum, Doğu Anadolu’nun arkaik kültür dinamiklerinin bölgeye yabancı unsur olarak gelen insanların değişimlerinde MÖ 4. yüzyıla değin önemli rol oynamış olduğuna işaret etmektedir. Dilbilimcilerin genel kanısı ışığında, özünde Hint – Avrupa kökeninden olan Ermenice’nin eski Anadolu dillerinin Hint – Avrupalı olmayan etkilerini hem de yoğun olarak bünyesinde taşımakta olduğunu biliyoruz. Bu durum Doğu Anadolu Yaylası iç dinamikleri ile yerel kültür unsurlarının Ermenice’ye doğrudan yansımış olduğunu göstermektedir.

Urartu sonrası Doğu Anadolu Yaylası’nda yaşamaya devam eden Alarodlar, Khaldeliler ve Phasisler gibi yerli halkların Batı’dan gelenlerin mevcudiyeti ve baskıları nedeniyle yüksek arazilere çıkmış oldukları tarihsel kayıtlar ile arkeolojik bulgulardan bilinmektedir. Bu durumun çok uzun sürmediği, tarihsel süreç içinde Doğu Anadolu Geç Demir Çağı toplumlarının bütünleşik bir yapıya ulaştığı düşünülebilir.

Geç Demir Çağından Amasya yakınlarındaki Oluz Höyük’te bulunmuş üçgen ve fisto bezemeli Geç Demir Çağı kap parçaları, doğudaki benzerlerinden 150-200 yıl daha eskidir. Bu tarihsel gerçeklik, göç olayının ne kadar zaman sürmüş olduğunu da belgelemektedir.

Daha basite indirgediğimizde Herodotos’un Frigler olarak nitelendirdiği Kızılırmak Havzası topluluklarıyla Urartu coğrafyası halklarının bir alışma döneminden sonra birlikte yaşamak zorunda kalmış olduğu anlaşılmaktadır. Herodotos Armenialıları, Alarodlar olarak isimlendirdiği bir etnik topluluğu vurgulayarak açık bir şekilde etnisite temelinde ayırmaktadır. Bu aktarımlar bir taraftan da bölgenin etnik çeşitlilik açısından zenginliğini yansıtmaktadır. Bu bağlamda, Urartudan miras kalmış, belki de Urartuların devamı olan ve Kızılırmak Havzası göçmenleri geldiğinde bölgede olduğu bilinen Alarodların, MÖ 6. yüz- yıl itibarı ile bölgenin en eski halkı olduğunu söyleyebilecek durumdayız. Kserkses’in MÖ 481 yılında Yunanistan’a yaptığı sefer sırasında ordusunda hem Armenialılar hem de Alarodların bulunması, MÖ 5. yüzyıl başlarında Doğu Anadolu Yaylası’nda Ermeni üstkimliğinin henüz tam olarak oluşmadığına, arkaik Ermenilerin halen bir alt nüfus grubu olduğuna işaret etmektedir.

Ksenophon, MÖ 401 yılı sonları ile 400 ilkbaharında geçen ve Lydia satrabı Genç Kyros’un ordusunun dağılma- sından sonra başıboş kalarak ülkelerine dönmeye çabalayan paralı Yunan askerlerinin yolculuğunu anlatan Anabasis’te, Doğu Anadolu Yaylası’nı güneyden kuzeye kat ederek geçmiş, bölgeden ziyade yolculuk yaptığı güzergâh ile yakın çevresini etnisite ve tarihsel coğrafya temelinde kaydetmiştir. Herodotos’un kendisinden kısa bir süre önce bölgesel düzeyde anlatabilmeyi başardığı Doğu Anadolu Yaylası’nı daha dar bir bakış açısıyla aktarmış olan Ksenophon’un, Alarodlardan bahsetmemesi MÖ 4. yüzyıla girerken bu halkın arkaik Ermeni üstkimliği altında asimile olmaya başladığına, başka bir deyişle Alarodların da Ermenileştiğine işaret etmektedir. Yunan askerlerinin Doğu Anadolu yolculuğu sırasında adı pek duyulmamış çok sayıdaki dağınık kabileler tarafından saldırıya uğramış olmaları, bölgenin arkaik Ermeni üstkimliği oluşumuna karşın, bir otorite tarafından kontrol edilemeyen çok sayıda mikro toplumun varlığını da göstermektedir. Bu saldırgan halklardan biri olan Kardukların da, Urartu’dan miras bir etnik grup olduğu düşünüldüğünde, Doğu Anadolu Yaylası iç dinamiklerinin tahmin edilenden çok daha karmaşık, derin ve güçlü olduğu sonucu çıkmaktadır.

Van Kalesi ve kuzeyinde yer alan höyük, Kızılırmak Havzası kökenli üçgen bezemeli kapların ulaştığı en doğudaki yerleşmedir.

Ermeni halkı kendisini Hay olarak tanımlamıştır. Onlardan bahseden diğer halklar ise “Armina” kelimesinden türetilmiş çok çeşitli adlar (Harminua, Arwmyna, Armenia, Armaniyya, Ermeniyye) kullanmışlardır. Bunlar, Ermeniler için uygun görülmüş dış adlandırmalardır (eksonim).

Arkaik Ermenilerin Zerdüşt dininin özgünlüğü değiştirilmiş bir formu ya da henüz sözlü geleneğin yaşadığı erken dönemi Ateş Kültü temelinde yaşadıklarını güçlü Anahit kültü kanıtlamaktadır. Zerdüşt dininin ritüellerinden biri olan Ateş Kültü, Doğu Anadolu Yaylası arkaik Ermenilerini Zerdüşt dini çerçevesinde, ancak bu dinin gerçek şekli ile yaşandığı Kuzeybatı İran’da bile görülmeyecek oranda ateşperest bir kimliğe dönüştürmüş gibi görünmektedir. Armenia’da tanrıça Anahit için çok sayıda tapınak inşa edilmiş olmasına karşın en ünlü ve önemlisinin Erzincan (Erez) yakınlarında olduğu bilinen, ancak kesin yeri günümüze kadar saptanamayan Akilisene’de olduğu Strabon tarafından aktarılmıştır. “Altın Ana” olarak bilinen altından yapılmış tanrıça heykeli ile ünlü olan Akilisene’nin, gerçekte bir Kapadokya devleti olan Kataonia’dan Artaksias hanedanı zamanında (MÖ 2. yüzyıl) koparılmış bir şehir olduğu bilinmektedir. Anahit tapınımının gerçekleştirildiği Erzincan ve yakın çevresinin Anahityan bölgesi olarak ün yapmış olması, tanrıçanın yörede ne denli yüksek bir saygı gördüğüne de işaret etmektedir.

Urartu döneminden itibaren tapınak geleneği olan, din ve kült birikimleri içeren, bu bağlamda tarihsel süreçte bulunduğu coğrafyada kutsallık ve süreklilik yönleriyle tanındığı anlaşılan bir yerleşme durumundaki Altıntepe’ye yerleştiği düşünülen Kızılırmak Havzası yerleşimcilerinin, burayı Doğu’ya yönelmelerde bir merkez olarak kullanmış olmaları ihtimal dâhilindedir. Kutsallık ve süreklilik özelliği ile Altıntepe, Akilisene lokalizasyonunda öncelikli olarak düşünülmesi gereken bir yerleşme durumundadır.

Altıntepe’de bugüne değin gerçekleştirilen tüm kazılarda Anahit Tapınağı’na işaret edecek özellikte mimari kalıntılara ya da taşınabilir bulgulara rastlanmamıştır. Akilisene Anahit Tapınağı’nın Aziz Grigor tarafından yıkılmış olduğuna dair tarihsel kayıtların varlığı, söz konusu tapınak yapılarına bugüne değin neden ulaşılamadığı hususuna işaret etmesi bakımından önemlidir.

Sonuç olarak arkaik Ermenilerin yaklaşık olarak MÖ 590’lardan başlayan ve en azından MÖ 4. yüzyıla değin süren bir yer değiştirme hareketliliği ile Kızılırmak Havzası’ndaki Tabal, Kaşku ve Tuhana gibi ülkelerden göç etmiş Geç Demir Çağı toplumları olduğu hipotezinin doğru olduğuna işaret etmektedir. Yüzyıllar süren göç hareketleri sonucunda bölgedeki demografik yapı değişmiş, Urartu sonrası Doğu Anadolu Yaylası halkları MÖ 6. yüzyılın başından MÖ 2. yüzyıla uzanan yaklaşık 400 yıllık süreçte Zerdüştlük inancı çerçevesinde kendi kendilerine millet olmuşlardır.

Prof. Dr. Şevket Dönmez’in, Ermenilerin Anadolu’daki varlıklarını güncel arkeolojik bulgular ile tarihsel coğrafya temelinde inceleyen bu yazısı, Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) tarafından yayınlanacak olanAnadolu ve Ermeniler: Kızılırmak Havzası Demir Çağı Toplumlarının Doğu Anadolu Yaylası’na Büyük Göçü adlı kitabın özeti niteliğindedir.

+ yazıları

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Devamını Oku

Son Haberler