Nâzım alıp koydu Balaban’ı kendi yerine

Ünlü ressam Balaban’ın biçim arayışı, 99 yaşının içinde hayata gözlerini yumana dek devam etti. Nâzım Hikmet’in “bir ressam Yunus Emre” diye andığı Türk resminin büyük ismi İbrahim Balaban’ı oğlu Hasan Nâzım, #tarih için kaleme aldı. 

Balaban’ın uzun sanat yolu Bursa cezaevinde Nâzım Hikmet’i bulmasıyla başlıyor çoğumuzun bildiği gibi. Şair Baba ve Damdakiler kitabının girişinde şöyle diyor Balaban: “Şair Babam’la ikimiz buluşmadan önce el yordamı ile arıyordum kendi kendimi karanlıkta. 

İlkin onu buldu ellerim. O da alıp koydu beni kendi yerime”. Nâzım Hikmet, Mapushaneden Kemal Tahir’e Mektuplar’da, “Ben burda bir ressam Yunus Emre keşfetttim. Köylü, ortaköylü, köy mektebinde okumuş, berberlik ediyor içerde. Ben resim yaparken başımdan ayrılmaz, nihayet bir gün boya istedi, verdim ve ilk iş olarak aynada kendi resmini yaptı. İkinci portre bir şaheserdi ve şimdi üç aydır şaheser portreler yapmakla meşgul. Bütün boyalarımı ona verdim. Şiir yazmaya, okumaya da dehşetli merakı var. Hayranım köylüme” diye yazıyor. 

Bursa Cezaevi’nde Orhan Kemal, Nâzım Hikmet ve İbrahim Balaban. Yolu Bursa Cezaevi’nde. Yedi yıllık bu süre Balaban’ın hayatını değiştirdi. Balaban’dan 1967 tarihli bir Nâzım Hikmet portresi (sağda). 

Balaban ismi daha resimlerinden önce ulaşıyor sanat çevrelerine. 

Nâzım, Balaban’ın nasıl bir yetenek olduğunu keşfetmişti ama, şunu da biliyordu ki yetenek bilgiyle donatılmazsa bir anlam taşımaz, bir değer ifade etmez. Balaban, o sıralar sürekli desen çiziyor ve mahpus portreleri yapıyor; fakat ortaya bir kompozisyon, bir tablo çıkmıyordu. Nâzım biliyordu bunun nedenini ve tabii çözümünü de. Memleketimden İnsan Manzaraları’nda aktardığı gibi hemen yurtdışından kitaplar getirterek hapishaneyi akademiye dönüştürdüler. Marksist bir akademiydi bu, hoca ise Nâzım Hikmet. Resim ve sanat tarihi dersleri yanında; felsefe, sosyoloji ve ekonomi politik dersleri alarak kendisini geliştirdi Ali. Tam yedi yıl süren bu eğitim sayesindedir ki, “İbram Ali”den bir BALABAN oluştu. 

1949’da ilk kompozisyonlar ve tablolar ortaya çıkmaya başladı. “Yol”, “Doğum”, “Suda Dombaylar”, “Harman”, “Mapushane Kapısı”, “İlkbahar” tabloları 1950 affıyla serbest kalana kadar arka arkaya döküldü. 

Nâzım Hikmet, Balaban’a resim öğretmedi ama çok daha önemli bir şeyi öğretti: Diyalektik bakış açısıyla hayatı ve dünyayı gözlemlemek ve sanatı bu temel üzerine oturmak. Bu büyük adam, gece gündüz aralıksız yedi yıl süren dostluklarında, şiirlerini nasıl kurguladığını, nasıl ve nerelerden esinlendiğini, her şiiri için nasıl bir “biçim” oluşturduğunu Balaban’a anlatıyordu. Nâzım’ın şiirinde ve yazılarında “biçim” çok önemliydi ve bütün sanatlar için de bunun önemli olduğunu düşünürdü. 

Köyün ötesi Genel kanının aksine, İbrahim Balaban sadece köylüleri ve onların yaşamını resmetmemiş; öğrenci olayları, demokrasi mücadelesi ve hatta Cumartesi Anneleri de Balaban’ın resminde kendisine yer buldu. 

Nâzım’sız dönemde de, o bitmek bilmez iştahıyla okudu araştırdı; sürekli kendini yeniledi, geliştirdi. Yeni teknikler bulup zenginleştirme süreci her sergide devem etti. Biçim arayışları 99 yaşının içinde hayata gözlerini yumana dek yaşam sevinciyle dopdolu devam etti. Bunu şu örnekle açıklamak isterim: “Yaşamın Kendisi” adlı 70×85 cm boyutunda tablosunu yeni bitirmişti, bir gün ziyaretine gittiğimde. Babam bu tabloyu nasıl kurguladığını ve hangi felsefi temele oturttuğunu şöyle anlattı: İzleyiciler iki kadın görecekler baktıklarında; biri ekin demetine, diğeri çocuğuna sarılmış emziriyor. Çok basit gibi görünüyor; fakat altında yatan şu felsefe var: Yaşamın iki temel dürtüsü. Çocuğuna sarılan geleceğine sarılıyor, diğeri ise ekmeğe yani yaşamaya sarılıyor. 

İbrahim ve Nâzım Balaban İbrahim Balaban ve kendisi gibi ressam olan oğlu Nâzım Balaban, eserlerini birlikte sergilemişlerdi. 

Genel kanı, İbrahim Balaban’ın köylüleri ve onların yaşamını resmeden bir ressam olduğudur. Bu bir noktaya kadar doğrudur. Fakat, genel sanının aksine Balaban, 1972-1980 arası öğrenci olaylarını, demokrasi mücadelesini resmetmiş ve bunları hem de o dönemde Ankara’da sergilemiştir. 1982-1990 arası halk kahramanlarını, evliyaları ve halk aşk hikayelerini, söylenceleri resmetmiştir. Son dönemde “Cumartesi Anneleri”ni ve deprem sonrası depremden etkilenen insanları resmetmiştir. Hem Marksist, hem de akademik eğitim almamış bir ressamı bizim sanat çevrelerinin hemen kabullenmesi, içine sindirmesi beklenemezdi. Bazı eleştirmenler tarafından sürekli ve sistemli saldırılara uğradı. “Köylü ressam” gibi nitelemelerle küçük görülmeye çalışıldı. Ve yine bu yüzdendir ki devlet ve belediye galerilerinde resimlerini sergileyemedi; sergileyebildiği yerlerde saldırıya uğrayıp resimleri tahrip edildi. Resimleri yüzünden kovuşturmaya uğradı, tutuklandı. Bütün bunlar onu yolundan alıkoyamadı; emin adımlarla yürüdü. Binlerce desen ve bine yakın tablo üretti. Adına basılan dört kitap haricinde, kendi kaleme aldığı ve basılıp yayımlanmış 11 kitap yazdı. 

Hakkında en çok yazılıp çizilen sanatçıdır Balaban. Ancak bunların çoğu ilk dönemler hariç daha çok magazin boyutunda ve Nâzım’la olan ilişkisini ve dostluğunu öne çıkartan yazılar ve işlerdir. İnanıyorum ki Balaban’ın sanatı gelecekte hakettiği gerçek yerine oturacaktır.