Kocasının 1963’te öldürülmesinin ardından, yaklaşık üç yıllık Kennedy dönemini “büyülü” bir dönem olarak (modern Camelot!) tarihe geçiren Jacqueline’in hikayesi beyazperdede. “Şık erkekler güzel kadınlarla dansetmiş, büyük işler yapılmış, yazarlar ve şairler Beyaz Saray’da biraraya gelmiş, barbarlar surların dışında tutulmuştu”. 

HAZIRLAYAN: İPEK CENT

Birleşik Devletler Başkanı John F. Kennedy 22 Kasım 1963’te Dallas’ta öldürülünce, Amerikan halkı medyanın esiri haline geldi. Ne de olsa Kennedy’nin başkanlığı, medya etkisindeki politika çağının da başlangıcıydı. Başkan adayları arasında bugün gelenek haline gelen televizyon tartışması, ilk kez onun seçildiği 1960 kampanyasında düzenlenmişti. Üç yıl sonra bir suikasta kurban gittiğinde, aynı medya toplum üzerinde büyük bir yas havası estirdi. 

Sanatçı Andy Warhol o günleri şöyle anlatmıştı: “(Kennedy) Yakışıklıydı, gençti, zekiydi, ama ölmesi o kadar da umurumda değildi. Beni asıl etkileyen, televizyon ve radyonun herkesin ne kadar üzüldüğünü yansıtmasıydı. Ne yaparsanız yapın, olaydan kaçamıyordunuz”. Sanatçı, birkaç ay sonra kısaca “Jackie” denilen ünlü dulun fotoğraflarını toplamaya başladı. Şubat 1964’te, “Dokuz Jackie” adını verdiği, her biri dokuz fotoğraftan oluşan bir seri yapmaya başladı. Bugün ABD’nin çeşitli müzelerinde bulunan bu Warhol serilerinin her birinde Jacqueline Kennedy’nin dul kalmadan önce/dul kaldıktan sonra çekilmiş dokuz fotoğrafı yanyana görülür ve bir efsanenin nasıl başladığı gösterilir. 

Jacqueline “Jackie” Lee Bouvier (1929-1994), bir Wall Street borsa simsarının kızı olarak dünyaya gelmişti; annesi, babası, üvey babası, hepsi de ABD’nin mirasyedi, eski zengin ve seçkin sınıfından geliyordu. Kısa süre gazetecilik yaptıktan sonra, 1953’te parlak bir senatör olan John “Jack” Fitzgerald Kennedy (1917-1963) ile evlendi. Bu çiftin 1960’da Beyaz Saray’a girmesini sağlayan etkenler arasında, kuşkusuz genç, güzel görünüşleri de rol oynadı. 

Jackie’deki star kumaşı 

Sonuçta Kennedy, 20. yüzyılda doğmuş ilk ABD başkanıydı. Toplumda önemli bir değişim döneminin başlangıcını simgeleyecek kadar taze bir hava estiriyorlardı. Bir “first lady” olarak Jackie Kennedy’nin esas görevi de buydu: İnci kolyesi, kolsuz bluzları, değişmeyen saç kesimi, başından eksik etmediği “pillbox” (hap kutusu) şeklindeki şapkalarıyla bir moda ikonu haline geldi ve bu konuda Hollywood’daki film yıldızlarıyla yarıştı. Şöhreti de film yıldızlarınınkini andırıyordu; her gittiği yerde fotoğrafçıları ve hayranlarını peşinden sürüklüyor, her gazete ve dergi bu fotoğrafları basmak için fırsat kolluyordu. 

1962’nin Sevgililer Günü’nde iki televizyon kanalında yayınlanan “Mrs. John F. Kennedy ile bir Beyaz Saray Turu” başlıklı programın o dönem için bir rekor sayılan 80 milyon kişi tarafından izlenmesi, 50 ülkede gösterilmesi, Jackie’de bir “star” kumaşı olduğunu gösteriyordu. Bu turda başkanın eşi, Beyaz Saray’da o zaman için büyük bir miktar sayılan 2 milyon dolar harcayarak yaptırdığı restorasyonu anlatıyordu. 

John F. Kennedy ve karısının Beyaz Saray’da kaldığı süre aslında sadece iki yıl on ay olduğu halde, sanki orada doğup yaşamışlar gibi bir havaları vardı. Kennedy’nin 1963’te Dallas’ta öldürülmesi, efsaneleşmesine giden yolda ilk adım oldu. Ardından Jacqueline Kennedy, bunun tam anlamıyla gerçekleşmesini sağladı. Yapılan büyük cenaze töreninde uzun, yarı-şeffaf peçesi, küçük çocuklarıyla kameraların karşısındaki duruşuyla, dünyanın hafızasına kazındı. 

Tarihî sahne 53 yıl sonra yeniden Jacqueline Kennedy, kocasının cenaze törenine kayınbiraderi Robert Kennedy’nin yanında ve çocuklarıya katılmıştı. Robert Kennedy de bu tarihten beş yıl sonra aynı kardeşi gibi bir suikaste kurban gidecekti (üstte). Natalie Portman’ın Jackie’yi canlandırdığı filmde aynı sahne… (altta).

Kennedy öldürüldükten birkaç hafta sonra Jackie, gazeteci Theodore H. White’ı çağırarak, ona kocasının mirasını ölümsüzleştirecek bir yazı yazmasını önerdi. Yazıda White’ın Kennedy ve Kennedy yönetimiyle Kral Arthur ve efsanevi ülkesi Camelot arasında bir paralellik kurmasını istedi. Bu eski İngiliz efsanesine göre, Kral Arthur’un Camelot adını taşıyan ülkesi, halkın refah ve mutluluk içinde yaşadığı bir çeşit cennetti (Kennedy öldürüldüğü sırada New York’ta Julie Andrews ve Richard Burton’ın oynadığı “Camelot” adlı popüler bir müzikal sahnelenmekteydi). 

Jackie, yazısında kullanması için Theodore H. White’a şunları söyledi: “Geceleri uyumadan önce Jack (Kennedy) plak çalmayı severdi; en çok sevdiği şarkı da plağın sonundaydı: ‘Sakın unutmalarına izin verme; bir zamanlar, kısa, parlak bir an için, Camelot diye bilinen bir yer vardı …’. Yine büyük başkanlar olacak ama bir daha asla başka bir Camelot olmayacak”. 

Theodore H. White’ın yazısında, Camelot’tan üç ayrı yerde söz ediliyor, müzikalden yapılan alıntı iki kere tekrarlanıyordu. Yazıyı Life dergisine teslim ettikten sonra, editörler Camelot temasının biraz fazla kaçtığını söylemelerine rağmen, Jackie değişiklik yapılmasını reddetti. Böylece “Başkan Kennedy İçin Bir Sonsöz” başlıklı yazı, 6 Aralık 1963’te Life dergisinde yayımlandı. O andan itibaren “Camelot” benzetmesi, Amerikalıların gözünde JFK efsanesiyle özdeş hale geldi. 

Theodore H. White, 1978’de yayınladığı anılarında bu benzetmenin aslında doğru olmadığını yazdı, ama artık çok geçti. Artık Kennedy yönetimi “Amerikan tarihinde büyülü bir an” haline gelmişti; bu kısa an süresince “şık erkekler güzel kadınlarla dansetmiş, büyük işler yapılmış, sanatçılar, yazarlar ve şairler Beyaz Saray’da biraraya gelmiş, barbarlar surların dışında tutulmuştu”.

Aynı yazıda Jackie Kennedy’nin şu sözleri de yer alıyordu: “Asla Avrupa’da yaşamayacağım. Asla yurtdışında uzun yolculuklara çıkmayacağım. Bu büyük bir saygısızlık olur. Jack’le yaşadığım yerlerde yaşayacağım”. Elbette Jackie’nin bu sözünde durmadığını, kayınbiraderi Robert Kennedy’nin öldürülmesinden sonra Avrupa’da uzun yıllar geçirdiğini, Yunanlı armatör Onassis ile evlendiğini, onun ölümüyle kendisine büyük bir miras kaldığını biliyoruz. Ama yine de John F. Kennedy efsanesinin altına imzasını atmayı başarmıştı. 

Pablo Lorrain’in yönettiği Jackie’nin başrolünde Natalie Portman, onunla röportaj yapan gazeteci Theodore H. White rolünde ise Billy Crudup oynuyor.