Sulla gelişmeler üzerine ani bir kararla birkaç lejyonu önüne katıp Roma’ya giriveriyor. Şimdi o dönemin anlayışında Roma’ya askerle girmek olmaz, Roma’ya askerle girilmez. Ha, bunu nereden biliyoruz? Sulla’dan Sezar’a, önüne gelen bu kuralı çiğnediği için biliyoruz. Bildiğin Şapka Kanunu gibi bir şey “Roma’ya askerle girilmez” kuralı; zira çiğnemeyen yok maaşallah… Bizim Sulla da “Jüpiter’in kanunlarını bir kere delmekle bir şey olmaz” falan diye bu hareketini meşru kılmaya çalışıyor.

Sextus Roscius cinayetini anlatırken değindiğimiz Sulla dönemine dair geçen ayki yazımıza, okurlarımızdan çok mail geldi (iki tane). Bunların yarısı (bir kişi) “Şu Sulla işini bi anlat” derken diğer yarısı “Sulla’ya uzanan eller kırılsın” buyurmuşlar. Ben de keriz gibi eşitliği bozacak bir mail daha gelmesini bekleyeceğime, “madem bu Sulla bu kadar ilgi çekiyor, yeni konu düşüneceğime oturup Sulla yazayım” dedim. Eğer kadim Babıâli ekolünden gelseydim, bunu “okurlarımdan gelen yoğun istek üzerine” diye sunardım size ama, şimdi burada biz bizeyiz; kendimizi kandırmanın âlemi yok.

Şimdi Sulla arkadaş -eğer aklımda yanlış kalmadıysa- âlemci, neşeli bir delikanlı. Esasen zengin ve hâliyle soylu bir aileden geliyor. Adamın büyük büyük büyük dedesi tee iki yüz yıl öncesinin diktatörü, büyük büyük dedesi konsül, büyük dedesi Jüpiter rahibi, dedesi Praetor. Babasını hatırlamıyorum ki, bu da esasen aile servetini yiyip bitirenin babası olduğu ihtimalini akla getiriyor. Bizim Sulla da dediğim gibi âlemci bir adam ama, şimdi ben hemen her zaman olduğu gibi Plutark’ın yalancısıyım. Kendisi zengin bir kadının parasını yiyerek tekrar zenginler sınıfına giriyor ve hatta bugünkü Cezayir’e denk gelen Numidya’da yapılan savaşta büyük yararlılıklar gösteriyor. Bu başarıyı, kuzeyde töton kabilelerine karşı verilen savaşta sergilediği başarı izliyor ve Roma’ya döndüğünde -burası biraz çok karışık- kadılık gibi bir makama seçiliyor; ardından da Adana Valiliği’ne atanıyor. Adana görevi sırasında Kapadokya Krallığı’nın içişlerine karışan (demokrasi götüren) ve bu esnada Roma’nın Acemlerle ilk diplomatik temaslarını gerçekleştiren Sulla, artık yeterince şöhrete kavuştuğunu düşünüyor olacak ki, kalkıyor Roma’ya geri dönüyor.

Sulla, Roma Konsülü olunca ilk iş faizleridüşürüyor ve borç davalarında fakirlerizorlayan zorunlu teminatları kaldırıyor.Tarihin ilk PPK kararlarından olabilirbu bakın. Ben şimdi bakamıyorum,baksam da ne anlarım para piyasasıkurulundan…

Şimdi hafızam beni yanıltmıyorsa, MÖ 2. yüzyılın sonuna doğru bizim Sulla’nın o dönem yancılığını yaptığı Gaius Marius, Roma’daki bütün göçmenleri sınırdışı etme kararı alıyor ve bir anda işler karışıyor. Kim kime dum duma bir ortam var; kardeş kardeşi vuruyor, her gün bir kahvehaneye saldırıyorlar. Roma’nın hükmettiği halklar sadece Roma’da yaşamak değil ayrıca eşit vatandaşlık istiyor falan.

Bu Gaius Marius da gerçek bir siyasi hayvan; altı kere konsül olmuş, konsül olmalara doyamayan bir ayı. E, Roma derin devleti de kıllanıyor tabii ve onların da desteğiyle bizim Sulla, dünürüyle beraber huzur ve güven ortamını geri getirmek vaadiyle Roma Konsülü oluveriyor. Konsüllüğe gelince ilk iş olarak faizleri düşürüyor ve borç davalarında fakirleri zorlayan zorunlu teminatları kaldırıyor. Tarihin ilk PPK kararlarından olabilir bu bakın. Ben şimdi bakamıyorum, baksam da ne anlarım allasen para piyasası kurulundan, merkez bankasından, siz istiyorsanız bakın işte.

Bu iki karar, semirmiş Romalı zenginlerin elinde inim inim inleyen halk nezdinde Sulla’yı hayli popüler kılıyor. Sulla günümüz İtalya’sını sakinleştirdiğini zannediyor. Trabzon’a sefere çıkacak bu tam; bir de çıkmadan önce Roma’nın ezdiği diğer İtalya halklarının Roma vatandaşlığına geçmelerine dair bir kanunu da bloke edip öyle çıkıyor. E, Gaius Marius durur mu? Sanki kendisi göçmen dostuymuş gibi veriyor kıvılcımı, başlatıyorlar hain bir darbe girişimini. Sulla’nın damadı da bu ayaklanmalar sırasında ölüyor.

Sulla gelişmeler üzerine Yunanistan’a geçmeye hazırlanıyor; daha doğrusu herkes Yunanistan’a geçeceğini zannediyor ama ani bir kararla bir kaç lejyonu önüne katıp Roma’ya giriveriyor. Şimdi o dönemin anlayışında Roma’ya askerle girmek olmaz, Roma’ya askerle girilmez. Ha, bunu nereden biliyoruz? Sulla’dan Sezar’a, önüne gelen bu kuralı çiğnediği için biliyoruz. Bildiğin Şapka Kanunu gibi bir şey “Roma’ya askerle girilmez” kuralı; zira çiğnemeyen yok maaşallah. Ha, zaten yazılı bir kanun da değil ama işte dinî gerekçelerle, yok Jüpiter kızıyor yok bilmem ne diye bir şekilde yerleşmiş bir gelenek. İlk çiğneyen de bizim Sulla ve çiğnemesini de işte “Jüpiter’in kanunlarını bir kere delmekle bir şey olmaz, zorunluydu, reelpolitik bunu gerektirdi” falan diye meşru kılmaya çalışıyor. Bunun üzerine Marius okyanus ötesine kaçıp Afrika’ya sığınıyor.

Bizim Sulla’nın hikayesinin asıl önemli bölümü ise bundan sonra başlıyor (Oh, önümüzdeki ayın yazısını da kurtardık).