İskandinav mitolojisinde ve folkloründe inançsızlık, kötülük, vahşet, çirkinlik ve gecenin tekinsizliğini cisimleştiren troller, günışığına görüp taşlaşana kadar kötülük yapmaktan vazgeçmezlerdi… Aynı günümüzdeki troller gibi onlar da gerçek isimleri yani kimlikleri ortaya çıkınca güçlerini kaybedip yokolurlardı. Belki de aralarında zannettiğimiz kadar büyük bir fark yoktur.

Avrupa’nın her bölgesi, doğaüstü yaratıkların meskeni olarak dağlar, tepeler ya da kayalıklarla ilgili pek çok hikâyeye sahiptir. Bu doğaüstü yaratıklar kimi zaman elf, peri, cüce gibi isimlere sahipken kimi zaman da dev ya da trol olarak adlandırılırlardı. Varolmayan ülkeler ya da aniden ortadan kaybolan adalar gibi yerlerin aksine dağlar, tepeler ve kayalıklar gerçek mekânlardı ve nerede oldukları insanlar tarafından tam olarak bilinirdi. Ancak sahip olduklarına inanılan sihirli güç sebebiyle bunlardan uzak durulur, herhangi bir şekilde zarar görmeleri engellenirdi. Örneğin bir tarlanın ortasında bulunan büyük bir kaya herhangi bir doğaüstü varlığın meskeni kabul ediliyorsa yakınında tarla ekilmez, hayvanların kayaya değmesine izin verilmezdi. Bunların orada yaşayan doğaüstü varlıkları rahatsız edip kızdıracağına inanılırdı. Her an sinirlenmeye ve etrafına dehşet saçmaya hazır bu varlıkların belki de en çirkin ve vahşi olanı trollerdi. 

İskandinav kökenli troller, bölgenin her yerinde karşımıza çıkmakla beraber ana yurtları yurtlarının Norveç olduğu söylenir. Bu ülkede bulunan pek çok kaya ya da tepenin, aslında taşlaşmış birer trol olduğuna dair folklorik inanç, Trol dili anlamına gelen Trolltunga bölgesindeki pek çok kayanın trol kafasına benzemesiyle de desteklenir. Trol kelimesinin kökeni belirsizliğini korumakla beraber “doğaüstü, büyülü, kötücül, habis, inançsız, tehlikeli” gibi anlamlara geldiği düşünülüyor. Eski İsveç kanunlarında karşımıza çıkan “trolleri” kelimesi “zarar verme amacıyla uygulanan büyü” anlamındayken Kuzey Germen dilinde “trolla ya da trylle” büyü yapmak anlamına geliyordu.

Trol kayası Norveç’in Rogaland ilçesindeki “Kjeragbolten”in taşlaşmış bir trol olduğuna dair folklorik inanışlar var.

Geçmişten günümüze troller pek çok farklı şekilde karşımıza çıktılar. Genelde insandan çok daha iri ve uzun olarak tasvir edilmelerine, vahşi ve tehlikeli olmalarına rağmen doğaüstü yaratıklar içinde en insanımsı olanlar trollerdi. Bir görüşe göre bunun sebebi, trollerin insanlığın ortak hafızasında olumsuz bir yere sahip olan Neanderthal insanının sonradan folklorik bir öge olarak tezahür etmesidir. Başka bir deyişle, ejderha inanışının dinozor fosillerini gören insanlar tarafından başlamış olma ihtimali gibi, Avrupa’da Neanderthal insanına ait fosillerle karşılaşan insanlar da bunlardan edindikleri izlenimle trollerle ilgili inançlar geliştirmiş olabilir. Zaman içerisinde bu yaratıklar insan zihninde daha da irileşerek devlerle ilgili inanışın kökenini de oluşturmuş olabilir.

Bir başka görüş ise Hristiyanlığın 10.-11. yüzyıllarda bölgeye ulaşmasına kadar İskandinavya’da etkili olan Atalar kültü ile trol mitini ilişkilendirir. Buna göre Hristiyanlık öncesinde Kuzeyliler, .lmüş atalarına bazı kutsal korularda, tepelerde veya büyük kayaların üstünde oturup tapınıyorlardı. Özellikle geceleri ve yalnız olarak yapılan bu ayinler, bir nevi atalarla iletişime geçme yoluydu. Hristiyanlık bu inanışı şeytanlaştırmak suretiyle silmeye çalışmış, fakat insanlığın ortak belleğinin ataları yerine koyduğu bu kaya ya da tepeleri, ancak doğaüstü kötücül birer varlığa dönüştürebilmişti. 1276 tarihli “Magnus Hakonsen” yasalarındaki bir madde de bu görüşü destekler nitelikte. Buna göre, höyük sakini olarak adlandırılan bu kaya ve yükseltileri (ya da orayı mesken tutmuş olan varlıkları) uyandırmaya çalışmak kanun dışı ilan edilmişti. İlk defa olarak da bir şeyin “kâfir ve sevilmiyor olduğunu” göstermek için trol kelimesi burada kullanılmıştı.

Vahşi dev troller, küçük fesat troller

Troller pek çok farklı şekilde tasvir edilmekle birlikte temelde iki farklı geleneğe ait iki ana tipolojiye sahip oldukları görülür. Bunlardan ilki dev boyutunda, genelde çirkin ve vahşi yaratılışta olan orman, dağ ve köprü (su) trolleridir. Kuzey (Norse) mitolojisinde her trol bir dev değildir ama her dev, ya trol ya da bir yarı-tanrıdır. Birinci kategorideki troller, iri cüsselerinin yanısıra çıkık alt çeneleri, fırlak kaş bölgeleri ve surat yapılarıyla oldukça çirkin yaratıklar olarak tasvir edilmiştir. Ormanlarda, dağlarda ya da köprü altlarında bulunurlardı. Sjötrollet denilen deniz trolü, “hausmannen” (deniz adamı) gibi denizlerin koruyucu ruhuydu. 

Troller kötü yaratıklar olarak kabul edilirlerdi. Ortaçağ efsanelerinde şeytani varlıklar olarak gösterilmişlerdi. Hristiyanlık tarafından şeytanlaştırılmış bir pagan unsuru olarak, kilise çanı, haç hatta İsa’dan bahsedildiğini duymanın bile trolleri deliye döndürmeye yettiğine inanılırdı. Bir trolü alt etmenin yolu ya onu gün ışıyana kadar oyalayıp taşa dönüşmesini sağlamak ya da sorduğu bir bilmeceyi doğru cevaplamakla mümkündü. Ayrıca bir trol gerçek adını duyduğunda bütün gücünü o anda kaybederdi. Nitekim trollerin fırtına ve depremlere de sebebiyet verdikleri düşünülüyordu.

Trolleri çizen Norveçli Hayatını masal kitapları için troll çizimleri yaparak geçiren Norveçli illistüratör Theodor Kittelsen’in kaleminden bir Skogstroll, yani orman trolü.

İkinci tür troller ise sıklıkla Güney İskandinav geleneğinde görülürdü. Oldukça küçük cüsseli, esrarengiz davranışları olan, karanlık kuytularda yaşayan çirkin ve fesatlığa meyilli yaratıklardı. Bazıları rüzgarlara binerek yolculuk etme yeteneğine sahipti ve bunlara rüzgar trolü (Ysatter Kajsa) denirdi. Evlere gizlice girmeye meraklıydılar ve istedikleri zaman görünmez olabiliyorlardı. Dev trollerin aksine bir arada yaşamayı sever, hayvan besler, yemek ve ekmek pişirebilirlerdi. Aralarında zanaatkâr olanlar da bulunurdu. En meraklı oldukları eğlence ise büyük ziyafetlerdi. Büyük bir kayanın ardından girilen yeraltı mağaralarında yaşar, özellikle altın ve çeşitli hazineler biriktirmeyi severlerdi. Daima kötü olmak yerine kendilerine nasıl davranılıyorsa onlar da aynı şekilde karşılık verirlerdi. Bilerek ya da bilmeyerek insanlara büyük zararlar verebilirlerdi. Çok başarılı birer hırsız olarak evlere görünmeden girer ve yemekleri yer, bira ve ekmek yapanların mayalarını çalarak daima eksik iş yapmalarına yol açarlardı. Bazen dişi ve erkek troller çobanlara ve süt sağan kadınlara görünürler ve onlara cinsel tekliflerde bulunurlardı. Çeşitli otlar ya da bir haç vasıtası ile bunlardan kurtulmak mümkündü. Bütün diğer doğaüstü varlıklar gibi çelikten korkuyorlardı. En büyük düşmanları ise erken dönemde Yıldırımlar Tanrısı Thor ve elbette çekici Mjölnir’di. Trol dışında Cüce, Kobold, Goblin gibi isimlerle de tanınırlardı.

Masalların içinden İllüstratör John Albert Bauer, çizimlerinde sıklıkla Norveç mitolojisinin öğelerini  kullanıyordu. Dev ve cüce troller ve peri prensesler illüstrasyonlarında en çok karşımıza çıkan karakterler.

Her iki tip trol de Hristiyanlar tarafından gökten alt cehennem olarak görülen dünyaya düşmüş varlıklarla bir tutulmuş ve kötülük, fesatlık, inançsızlık, hırsızlık, yalancılık gibi pek çok olumsuz özelliğin kişileştirilmiş hali olarak görülmüştü. Hristiyanlık, ışığıyla bu iblisvari yaratıkları inananları vasıtasıyla tek tek yok edecekti. Bunun en kayda değer örneklerinden biri Spenser tarafından The Faerie Queen (Peri Kraliçesi) adlı eserde anlatılmıştır. Hristiyan kral sembolü olarak Kral Arthur, şeytanı temsil eden bir devi (trol) yenerek Hristiyanlığın ışığını daha da parlak hale getirmişti.

Hristiyanlığı yaymak için büyük çaba sarf eden Norveç kralı Olaf Haraldsson, 1030’da öldükten sonra adı etrafında bir Hristiyan efsanesi yaratılmış ve çeşitli öyküler ona atfedilmişti. Eski bir kuzey mitinden uyarlanan hikayede, Olaf’ın yaptırdığı kiliselerin trollerin attığı kayalar etkilenmediği anlatılır. Başka bir hikayede ise bir trol Olaf’a Trondheim Katedrali’nin yapımında yardım etmeyi teklif eder. Karşılığında ise Olaf, güneş ve ayı kendisine verecektir. Ancak Olaf trolün gerçek ismini öğrenir ve tam inşaat bitmek üzereyken bu ismi söyler. Böylece trol tüm gücünü kaybeder ve inşaatı bitiremez. Haliyle istekleri de yerine getirilmez.,

Şeytanın yeni yüzü Hıristiyan Kral Arthur’un şeytanı temsil eden trolü konuşarak etkisiz hale getirişini Frank Cheyne Pape çizmiş.

İskandinavya’dan dünyaya açılma

Trol teriminin ilk defa İngilizce konuşulan bir bölgede benimsenmesi 1700 yılına rastlar. 1841-1879 arasında eklemelerle zenginleşen pek çok yeni baskısıyla Asbjornsen ve Moe’nun Norveç Halk Masalları (Norske folkeeventyr) kitabı trolleri iyice tanınır hale getirdi. “Ak Ülkenin Üç Prensesi”, “Soria Moria Kalesi”, “Dapplegrin”, “Tatterhood”, “Dovrefell’deki Kedi” gibi masalların yanısıra dişi trollerin sahne aldığı “Güneşin Doğusu Ayın Batısı”, “Taş Kayıktaki Cadı” ve “12 Yabani Ördek” gibi masallarda troller prenses kaçırıyor, cadılık yapıyor, yılbaşında insanların evine eğlenmeye gidiyor, prensleri vahşi ördeklere çeviriyordu.

Trollerin popülaritesi, Yeni Romantizm akımının etkisiyle yerel folklor ve efsanelerin gündeme gelmesiyle 19. yüzyıl sonu-20. yüzyıl başlarında da devam etti. Troller konu olarak pek çok sanatçıya ilham verdiler. 1875 yılında Norveçli besteci Edvard Grieg troller ile ilgili, Henrik Ibsen’in “Peer Gynt” adlı eserinden ilhamla “Dağ Kralının Huzurunda” ve “Trollerin Yürüyüşü” isimli parçaları besteledi. Trollere tutku derecesinde bağlılığı ve ilgisiyle dikkat çeken Grieg, onların vahşi güçlerine ve evcilleşmez doğalarına büyük hayranlık duyuyordu.

Karanlık kuytularda yaşayan aldatıcı yaratıklar

Günümüzde ise birçok popüler kitap ve filmde trollere rast gelmek mümkün. Disney’in “Karlar Kraliçesi” (Frozen), J.R.R. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit’i, Rowling’in aynı adla sinemaya uyarlanan Harry Potter’ı, “Shrek” serisi, “Zindan ve Ejderha” isimli bilgisayar oyunu trollerle karşılaştığımız birkaç örnek…

En basit tabirle internet üzerinde kaos yaratma amacıyla faaliyet gösteren sahte hesaplara trol dendiği malum. Mitoloji ve folklor açısından bu trollerin, bahsettiğimiz doğaüstü varlıklarla hiçbir alakası yok gibi gözüküyor. Ancak dikkatli bakılırsa her ikisinin de kötülük yapmasının .nüne aynı yöntemlerle geçilmesi mümkün. Örneğin efsanevi troller, kendilerini taşa dönüştüren gün ışığından hoşlanmıyorlar. Aynı şekilde internet trolleri de kendilerini açığa çıkaracak, kimliklerini ifşa edecek her türlü ışık ve aydınlıktan çekiniyorlar. Mitsel troller karanlık bölgelerde ya da yeraltında yaşarken internet trolleri de karanlık, kapalı kuytularda saklanmayı tercih ediyorlar. Günümüz trolleri, aynı adını aldıkları yaratıklar gibi gerçek isimleri yani kimlikleri ortaya çıkınca güçlerini kaybederek yok oluyorlar. Bilinmek her ikisin de hoşlanmadığı bir şey. Belki de geçmişin ve günümüzün trolleri arasında zannettiğimiz kadar fark yok çünkü her ikisi de yalancı, kötücül ve inançsız. Tek amaçları insanları kandırmak ve yanlış yöne sevk etmek ama çelik gibi bir irade ve bilginin karşısında şansları yok…

Popüler kültürün çirkin canavarları Sinemaya da uyarlanan J.R. Tolkien’in Hobbitinde troller, Orta Dünya’nın en güçlü ama en aptal varlıkları olarak tasvir edilir.

Bir Trol Masalı: Kilise çanlarından nefret eden trol

Kilise çanlarının sesini duymaktan nefret eden bir trol, evi çok uzakta olmasına rağmen, kendisini rahatsız eden bir kiliseye koca bir kaya fırlatır. Kaya kiliseye isabet etmez ama çok yakınına düşerek ikiye ayrılır. Sonraları kilisenin civarında oturan köylüler trolün yılbaşı gecesi köye geldiğini ve kırık taş parçasını altın bir sütun üzerine koyduğunu ardından da kendileriyle ziyafete oturduğunu ve bütün gece dans ettiğini anlatırlar. Bu hikayeyi duyan zengin bir kadın doğruluğunu öğrenmek için damadını köye gönderir. Köye giden adam yolda trollerle karşılaşır. Kendisini dostça karşılayan troller adama etrafı runik yazılarla süslü altın bir boynuz içinde içki ikram eder. Boynuza hayran kalan adam, trollerin bir anlık dalgınlığında, atına atlayıp kaçar. Troller adamın peşinde düşmelerine rağmen yakalayamazlar. Sorunu çözebilmek ve boynuzu geri alabilmek için kadının evine gelirler ancak kadın isteklerini reddeder. Bunun üzerine troller boynuzun her yeri değiştiğinde kalenin yanması için lanet ederler. Gerçekten de üç defa kalede yangın çıkar. O günden sonra kadın ve ailesi boynuzu büyük bir dikkatle muhafaza eder. Benzer bir şekilde ele geçirilen başka bir boynuz halen Danimarka Krallığı’nda bulunmaktadır.