Türklerin kökenine dair geçen sayımızın kapak konusu, hem kamuoyunda hem bilimsel çevrelerde tartışma yarattı. İslâmiyet öncesi Türk tarihi ve sanatı ile uğraşan tarihçilerimiz, Batı’da sistemli ve planlı olarak geliştirilen ve bilimsel gerçekliğe aykırı kronolojik kurguya karşı genellikle duyarsız kaldılar. Prof. Dr. Şevket Dönmez, satırbaşlarıyla anlatıyor…

Türk atayurdunun coğrafi sınırları üzerine bugüne değin yapılmış tartışmaları, ortaya çıkan çelişkileri ve Pers dünyası arkeolojik bulgularının bu konu üzerinde neden kullanılmadığı gibi hususları gündeme getirdiğim #tarih dergisi Nisan ayı sayısındaki makalem, İslâmiyet öncesi Türk tarihi ile ilgilenenler arasında farklı yorumlarla karşılandı.

1990’lı yılların başından itibaren, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Batılı araştırmacılar Hint-Avrupa atayurdunu saptamak amacıyla Hazar Denizi Havzası’nda yoğun arkeolojik araştırmalara başlamışlardır. Bunlar içinde Belçikalı arkeoloji heyetinin kurguladığı bir kronoloji, Batılıların arkeolojik faaliyetlerinin arkeopolitik fikirlerin öncülüğünde geliştirilmekte olduğunu göstermeye yetmiştir. Belçikalıların araştırmalarına göre MÖ 800-MÖ 200 yılları arası İskit Dönemi, MÖ 200-MS 500 yılları arası Hun Dönemi ve MS 500-900 yılları arası ise Türkî Dönem olarak belirlenmiştir. Sözkonusu yeni kronolojik düzenden de anlaşılacağı üzere, günümüzde İskitler bir yana, en eski Türk topluluklarından biri olduğu bilimsel bir gerçeklik olan Hunlar’ın bile Türk kökenli olmadıkları vurgulanmak istenmektedir. Buna karşılık, İslâmiyet öncesi Orta Asya Türk tarihi ve sanatı ile uğraşan Türk biliminsanlarının, sistemli ve planlı olarak geliştirilmekte olan, bilimsel gerçekliğe aykırı bu kronolojik kurguya karşı duyarsız kaldıkları görülmektedir.

İslâmiyet öncesi Türk tarihi ve onun yardımcı bilim dalları olan eski Türk arkeolojisi ile Türk sanatı tarihi, yoğun biçimde Batılı meslektaşlarımızın yayın ve arkeopolitika baskısı altındadır. Orta Asya coğrafyasında bir elin parmaklarını geçmeyen çalışmalarımız, kendine bir sorun hedeflemediği için çözüme odaklı projeler de üretememektedir. Batılıların yoğun bilimsel ve yayın baskısı altında uluslararası bilimsel platformlarda bulunmayan uzmanlarımızın temel sorunu “Kendilerine Ait Olmayan Bir Atayurt” varsayımını savunmak zorunda kalmış olmalarıdır. Bugün gündemde olan “Altaylar’dan yayılma kuramı”, kökü dışarıda olan bir fikirdir ve Batı oryantalizmi ile Avrupa’dan empoze edilmiştir.

Hazar Denizi’nin doğusundaki değerli topraklar, Antik Çağ’da Transoxiana, Geç Antik Çağ’dan itibaren Horasan, Ortaçağ’da Turan, Maveraünnehir ve Türkistan olarak anılmıştır. Bugün Ceyhun (Amu Derya) ve Seyhun (Sir Derya) gibi iki dev nehre sahip olmasına karşın, Sovyetler Birliği dönemindeki hatalı tarım politikaları yüzünden çölleşmeye başlayan bölge, Aral Denizi’nin yokolma derecesinde kuruması ile büyük çevre felaketleri yaşamaya başlamıştır. Buna karşın geçmişte sulu tarıma uygun geniş toprakları ile uçsuz bucaksız bozkırları bulunan Maveraünnehir, her dönemde Orta Asya’nın insan yaşamına en uygun bölgesi olmuştur. Türk topluluklarının tarihsel süreç boyunca yaşamlarını geçirdikleri en önemli yurtları bozkırlardır. Kuzeyi ve doğusu geniş bozkırlara sahip Maveraünnehir Türkler’in yaşayabilecekleri en yumuşak iklim ve en kullanışlı coğrafya olmuştur. Bu değerlendirmeler ışığında gerek sosyal medya gerekse de farklı yollarla tarafıma iletilen soruları maddeler halinde yanıtlamaya çalışacağım:

1- Türkler neden Altaylar’da değil de Maveraünnehir’de ortaya çıktı?

Altay Bölgesi ve Doğu Moğolistan MÖ 1. binyılda buzul komşuluğunda bulunduğundan çok sert bir iklime sahipti. Bugün bile iklimsel zorluklar nedeniyle seyrek bir nüfusa sahip olan bölgede 3000 yıl önce önemli bir uygarlık oluşturacak bir ekosistem bulunmuyordu. Günümüzde doğuda Kamçatka’dan batıda Tuna Havzası’na, kuzeyde Sibirya’dan güneyde Mısır’a kadar uzanan dev bir coğrafyaya yayılmış Türk topluluklarının hiçbir ekonomik cazibesi olmayan, yüksek uygarlık altyapısı bulunmayan, medeni dünyaya uzak, sarı ırka yakın bir bölgeden çıkmış olmasını savunmak büyük bir yanılgıdır. Bugün tarihsel süreçten bize miras kalmış ne varsa, hiçbiri 3.000 yıl önceki Altaylar’da bulunmuyordu. Erken dönem Altay ve Moğolistan arkeolojisinde Türklerle ilişkilendirilebilecek bir bulgu da yoktur. MS 8. yüzyılda ortaya çıkan Türk alfabesi ve arkeolojik bulgular, türeme ile ilgili değil yayılmayla ilgili olmalıdır.

Perslerin en erken tarihlerden itibaren Türk toplumlarının varlığından dolayı Turan olarak adlandırdıkları Horasan ya da Maveraünnehir’in tarihsel süreç içinde Türkler’den başka kimseye ait olmadığı noktasında arkeolojik bulgular giderek artmaktadır. Bunun filolojik ve arkeolojik kanıtları Pers (Akhaimenid) kültüründe mevcuttur. Tarihsel kabul Türk adının ile kez MS 8. yüzyılda Göktürk döneminde kullanıldığı üzerinedir. Oysa ki Zerdüşt dininin kutsal kitabı Avesta’da “Turanlı” anlamına gelecek şekilde “Türk” adı MS 5. yüzyılda, yani bilinenden 300 yıl daha erken kullanılmıştır. Avesta’da anılan “Tura” kavmi ve “Turahya” yani Turan ülkesi, Türk adına tarihte yapılan en eski atıftır.

Buna ilave olarak MÖ 6. ya da 5. yüzyıla tarihlenen Persepolis Apadana Sarayı’ndaki Saka heyetini krala takdim etmek üzere görevli olan Medli şahıs ile elini tuttuğu Saka savaşçısı arasındaki saç, sakal, göz tipi ve kıyafet farklılığı doğal biçimde yansıtılmıştır. Med kıyafetli görevlinin arkasında yer alan hafif çekik gözlü, düz sakallı ve sivri başlıklı Saka savaşçısı, Türk topluluklarının tarihte bilinen ilk görüntüsüdür. Apadana Sarayı kabartmalarına fiziksel özellikleri ile başarılı ve doğru biçimde yansıtılan Saka savaşçılarının çekik gözleri ile seyrek ve düz sakalları, tarihsel Türk tipi ile büyük benzerlik göstermektedir. Ellerinde hediye olarak getirdikleri kürkler, giysiler ve değerli kumaşları taşıyan Saka elçilerinin önünde yer alan atın kuyruğunun bağlanmış olması, bu insanların göçebe olduğunu göstermektedir. Persepolis kabartmalarında tasvir edilen Sakalar, MÖ 6. yüzyıldan itibaren Hazar Denizi’nin doğusunda Persler’e bağlı satraplıkları temsil etmektedirler: Saka Tigrahauda (Uzun-sivri uçlu başlık giyen Sakalar) ve Saka Haomavarga (Haoma içen/yapan Sakalar) satraplıkları…

Maveraünnehir’in tarihsel toplumları ile bunların kültürel özelliklerini belirlemek için Batılılarca yürütülen çok sayıda arkeolojik proje bulunmaktadır. Bunların ortak amacı bölgenin Hint-Avrupalılar’ın atayurdu olduğunu İskitler, Hunlar, Kuşanlar, Eftalidler ve Sogdlar üzerinden kanıtlamaktır. Bu durum Türkler’le karışmış bir Pers kavmi olan Sogdlar dışında, Türk toplumları ile geleneksel bağlantıları bulunan Sakalar ile Hunlar’ın Batılılarca arkeopolitikaya alet edildiğine işaret etmektedir.

Bir Hititolog tarafından yakın geçmişte yayınlanmış kitap, Türklerin Altay kökenli olduklarını gen araştırmaları üzerinden kanıtlamaya çalışmaktadır. Arkeolojik ve tarihsel belgeleri bir yana bırakıp tarihsel gerçekleri gen araştırmaları ile tahrif eden bu yayın, ne yazık ki daha Göbeklitepe’nin bile olmadığı bir dönemde ve etnisitenin oluşmadığı bir çağda Türklerin varolduğu gibi anlaşılmaz ve anti-bilimsel görüşler içermektedir.

2- Tarihin ilk Türkleri göçebe miydi?

Yalnız Türkler değil tüm insan toplulukları tarihsel yaşamlarına göçebe olarak başlamışlardır. Bunların bir bölümü, özellikle Yakındoğu’nun Anadolu, İran, Mezopotamya, Suriye ve Mısır ile İndus coğrafyası insanlarının büyük çoğunluğu, MÖ 10.000-6.000 yılları arasında yerleşik düzene geçerken; Arabistan Yarımadası, Kuzey Afrika’nın batısı, Avrasya ve Orta Asya toplumları ise göçebe yaşama devam etmişlerdir. Sonraki süreçte tarımın yayılması ile Orta Asya’da küçük grupların yerleşmeye geçtiği saptanmıştır. Yerleşen ilk toplulukların kim olduklarını etnik köken temelinde saptamak neredeyse olanaksızdır. Sözkonusu toplumlar ölü gömme gelenekleri dışında bizlere ırkları ile ilgili ipuçlarını bırakmamışlardır.

Pers arkeolojik kaynaklarında izlenebilen Sakalar’ın ise ata iyi binmeleri, korkutucu düzeyde savaşçı olmaları, avcılık maharetleri onların göçebe oldukları göstermektedir. Zaten bugüne değin Sakalar’a ait herhangi bir yerleşme bulunamamıştır. Sakalar’dan sonraki süreçte Türk toplumlarının hem göçebe hem de yerleşik düzende yaşamış oldukları izlenebilmektedir. Ancak Sakalar’la aynı coğrafyada yüzlerce yıl sonra onların tarihsel özelliklerini taşıyarak yaşayan Oğuzlar’n çok büyük oranda göçebe hayata devam etmiş olmaları, konargöçer kültürün Türkler’in tarihsel sürecinde yerleşikliğe göre hep bir adım önde olduğuna işaret etmektedir. Yerleşik Türkler’in farklı kültürlerden rahatlıkla etkilenerek özlerini kaybetmeleri, göçebe Türkler’in geleneksel sosyo-ekonomik yaşam tarzlarını olan göçebeliğe ısrarla devam etmelerine neden olmuştur.

Sakalar’dan Persler’e Persepolis Apadana Sarayı’nda kralın huzuruna çıkmaya hazırlanan Kappadokia Heyeti’ndeki hediye atın kuyruğunun düğümlenmiş olması, Sakalar’ın Pers sanatına hayat tarzları ile yaptıkları önemli bir etkidir.

Persepolis Saka heyetindeki atın kuyruğunun düğümlü olması çok önemli bir göçebe bozkır geleneğidir. Persler, Proto-Oğuzlar olarak tanımladığım Sakalar’ın bu özelliğini dikkatle gözlemlemiş ve kabartmalara yansıtmıştır. Burada ilginç olan husus, at kuyruğu bağlama geleneğinin Pers resim sanatında yalnızca İran topraklarında değil, Orta Asya ve Anadolu coğrafyalarında da görülmesidir. Saka ve Pers geleneklerinde üretilmiş olan Pazırık Halısı üzerindeki at figürleri ile Tokat ili, Zile ilçesi yakınlarındaki Maşat Höyük’te bulunmuş bir çanak parçası üzerindeki at betiminin kuyruklarının şal benzeri bir nesne ile bağlanmış olması, bu geleneğin Türk toplulukları dışında da kullanılmış olduğunu belgelemektedir. Buna ilave olarak Persepolis Apadan Sarayı’ndaki Kappadokia heyetindeki atın da kuyruğu bağlıdır. Söz konusu bulgular, Sakalar başta olmak üzere tüm bozkır halklarının hayat tarzları ile Pers dünyası sanatçılarını etkilemiş olduklarına işaret etmektedir.


At kuyruğu bağlama Kuzey Kappadokia’da yer alan Tokat-Maşat Höyük’ün Pers tabakalarında bulunmuş olan çanak parçası üzerindeki kuyruğu şal benzeri bir aksesuarla bağlanmış at figürü, Persepolis kabartmaları ve Pazırık halısındaki atlarla benzerlik göstermektedir. Sakalar’la başlayan at kuyruğu düğümleme geleneğinin Hun-Oğuz- Göktürk sürekliliğinde Türk halklarında yaşamış olduğu gözlenmektedir.

3- İskitler ve Sakalar aynı mıdır?

İskitleri en ayrıntılı biçimde Herodotos’un aktarımlarından izlemekteyiz. Sakalar ise Pers yazılı kaynakları ile arkeolojik bulgularında görülürler. Herodotos’un anlattığı İskitler, eski Yunan dünyasına yakın insanlar olup Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde yaşıyorlardı. Herodotos bunların üç büyük gruptan oluştuklarını bildirir: Göçebe İskitler, Çiftçi İskitler ve Krali (Muhteşem) İskitler. Ukrayna, Kırım ve Güney Rusya’daki kurganlarda bulunan eserlerde betimlenmiş İskit savaşçıları iri yarı görünüşleri, uzun saçları, gür sakal-bıyıkları, Avrupai yüz tipleri ve kıyafetleri ile Pers dünyasında anlatılan Sakalar’dan tümüyle farklıdır. Yani Sakalar’ın aksine batıda, Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde yaşayan İskitler, Turani değil, proto-Slav görünümlüdür.

Uzun saçlı, gür sakallı Kırım Kul ‘Oha’da açığa çıkarılan altın vazo üzerindeki uzun saçlı, gür sakallı İskit savaşçıları tip olarak Proto-Slav görünümlüdürler.

İskit dünyasının doğusunda yaşadıkları için “Doğu İskitler” olarak da tanımlayabileceğimiz Sakalar ise çekik gözleri ve seyrek sakalları ile Hazar Denizi’nin doğusunda ve Aral Gölü’nün güneyindeki halkların etnik özelliklerine detaylı bakmayı zorunlu kılmaktadır. Tarihsel Türk tipinin hafif çekik gözlü, düz yüzlü, orta sıklıkta bıyık ve sakallı olduğu genel kabul görmüş bir gerçekliktir. Apadana Sarayı’ndaki Saka savaşçı figürlerinin tarihsel Türk tipi ile olan çarpıcı benzerliği, bugüne değin gözden kaçmış bir arkeolojik gerçekliktir.

4- Türklerde ceset yakma geleneği var mıdır?

Kurganlar Türklerin de ortaya çıktığı coğrafyanın bir mezar türüdür. Kurganlarda zaman zaman saptanan kremasyon (ölü yakma) geleneği en son Beşiktaş kazılarında bulunan mezarlar nedeniyle arkeoloji dünyası gündemine girmiş durumdadır. Türkler’in yaşadığı coğrafya ve ölü gömme gelenekleri araştırıldığında, geleneksel Türk gömü geleneğinde ölü yakma eyleminin hiçbir zaman olmadığı gözlenmektedir. Türkler’in ata kültü vardır ve ölülerini bir süre beklettikten sonra daima mumyalamışlardır. Bunun dışında komşu kültürlerden ve dinlerden etkilenmiş bazı Türk toplumlarında kremasyon uygulamasının varlığı saptanmıştır. Özellikle Çinlileşmiş ve Budistleşmiş Türklerde görülen ölü yakma geleneğinin Türk benliği ve geleneğini kaybetmiş toplumları etkilemiş olması, bu durumu Türkler’le ilişkilendirmemizi gerektirmemektedir.

Ölü yakma geleneği bir Hint-Avrupa uygulaması olup, buradan Çin dünyası ile Budizme etki etmiştir. Anadolu’ya Oğuzlar, Türkmenler ve Kıpçaklar’la taşınan ölü gömme gelenekleri içinde yalnızca mumyalama ve inhumasyon bulunmaktadır. MS 920-924 yıllarında Hazar Gölü havzasına seyahat eden İbn-i Fadlan, henüz İslâmiyet’e geçmemiş olan Oğuzlar’ın cenaze törenleri hakkında çok değerli bilgiler vermiştir. Oğuzlar’ın kurgan inşa ettiklerini bütün detayları ile anlatan İbn-i Fadlan, daha sonra ziyaret ettiği Rus topraklarındaki bir cenaze töreninde ise cesedin bir gemi içinde gemiyle birlikte yakılması olayını anlatır. Aynı şahsiyetin aynı gezide ve yakın coğrafyalarda tanık olduğu toprağa gömme ve yakma geleneklerinin sahiplerinin Türkler ile Hint-Avrupalılar olması, Türkler’in ölülerini yaktığı konusunda ısrarcı olanlara 1100 yıl öncesinde verilmiş anlamlı bir yanıttır.

Sakalar ve İskitler farkı

Don Nehri Havzası’ndaki yer alan Varonesh Kenti yakınlarındaki Chastye Kurganı’nda bulunan gümüş vazo üzerindeki başlıksız, uzun saçlı, gür bıyıklı-sakallı İskit savaşçıları Avrupai görünümleri ile Turanî Sakalar’dan çok farklıdırlar.